Küratöryel pratikler üzerine yazmak, aynı zamanda günümüz sanatının farklı temsil biçimlerini de tartışmaya açmak anlamına gelir. Kaldı ki, çağdaş sanat sergilerinde sanatçı, yapıt, sergileme biçimi, mekân, izleyici ve küratör arasındaki ilişkiler, yalnızca estetik ya da organizasyonel tercihler üzerinden açıklanamaz. Sergileme pratiği, sanatçının ve yapıtın nasıl seçildiğini, hangi mekânda ve hangi bağlamda konumlandırıldığını, nasıl sunulduğunu ve izleyiciyle hangi koşullarda karşılaştırıldığını belirleyen sürecin ifadesidir.
Küratörün sanatçı ve mekân seçimi, mevcut sanatçı ve mekân ilişkilerini yeniden düzenlemesi, sanatçıyı ve yapıtı belirli bir anlatı içinde konumlandırması ve süreci yürütme biçimi, serginin görünürlük rejimini ve etkisini oluşturan temel unsurlardır. Bununla birlikte sergi, kamuya açıldığı andan itibaren küratöryel kararların ötesine geçen bir deneyim alanına dönüşür. Farklı izleyiciler ve profesyonellerle kurulan karşılaşmalar, serginin anlamını çoğaltır, dönüştürür ve bazen başlangıçtaki çerçevesini aşar. Bu nedenle sergi, farklı öznelerin, ekonomik koşulların, kurumsal beklentilerin ve temsil stratejilerinin kesiştiği; görünürlüğün, anlamın ve deneyimin sürekli yeniden üretildiği bir alandır.
Bu metinde genç bir küratör olan Mahmut Yaman Pakdil’in küratöryel pratiği üzerinden, çağdaş sanat sergilemelerinde sanatçı, yapıt, sergileme, mekân ve küratöryel müdahaleye ilişkin bir tartışma yürütmenin de anlamlı olacağını düşünüyorum. Çünkü buradaki tekil değerlendirme, bir küratörün mesleki yaklaşımını mercek altına almanın yanı sıra genç küratörlerin bakış açılarını, sergileme süreçlerini nasıl ele aldıklarını ve ne tür sınırlar, sınırlamalarla karşılaştıklarını izlemek için de bir zemin sunmakta. Bu bağlamda Pakdil’in farklı mekânlarda, farklı ekonomik ve kurumsal koşullar içinde gerçekleştirdiği çalışmalar, çağdaş sanatın birleştirici olduğu kadar dışlayıcı olabilen dolaşım ve görünürlük pratiklerini değerlendirmek açısından elverişli bir örnek.
Çağdaş sanat sistemi içinde bugün önemli bir yer tutan bienallerden lokal sergilemelere kadar en çok öne çıkan tartışmalardan biri sanatçının görünürlüğüdür. Star küratörlerin adının geçtiği ve yüzlerce sanatçının katılabildiği o büyük şaşaalı organizasyonların ardından akılda kalan sadece birkaç sanatçı ismi olur. Böylesi organizasyonlarda yaratıcı özne için en can alıcı sorun, emeğinin sürecin içinde erimesi, adının küratör ya da ünlü sanatçı adının yanında silinmesidir. Lokal alanlar ise baştan fark edilip fark edilmeme endişesiyle inşa edilme riskiyle karşı karşıyadır.
Bu halde, sergileme sürecinde temel meselelerden birinin sanatçının ve yapıtın görünürlüğünün nasıl sağlanacağı olduğunun altını çizmek gerekir. Bir sanatçının sergide yer alması, yalnızca yapıtının seçilmesiyle gerçekleşmez; mekânın niteliği, yapıtların birbirleriyle ilişkisi, sergileme biçimi, iletişim stratejileri ve izleyicinin karşılaşma koşulları da bu görünürlüğün parçasıdır. Küratör, bu süreci biçimlendiren başlıca öznelerden biri olarak, sanatçının özgüllüğünü korumak ile onu belirli bir temsil ve dolaşım rejimi içinde sunmak arasında hareket eder. Sanatçının adını ve yapıtını öne çıkarmak, onları salt pazarlanabilir bir imgeye indirgemeden nasıl mümkün olabilir? Küratöryel müdahale, yapıtın anlamını açan bir imkân olmaktan ne zaman çıkarak onu belirli bir anlatının nesnesine dönüştürür? Bu sorular, görünürlük meselesini yalnızca tanıtım ve erişim sorunu olmaktan çıkararak temsil, seçilim ve iktidar ilişkileriyle birlikte düşünmeyi gerektirir.
Öte yandan küratöryel süreç, sanatçı, yapıt ve küratör arasındaki ilişkinin de doğru konumlandırılmasını gerektirir. Serginin kurulduğu mekân, yapıtların algılanma biçimini dönüştürürken sanatçı adının hangi bağlama yerleştiğini de belirler. Özellikle tarihsel, kamusal ya da özgül mimari özelliklere sahip mekânlarda sergileme, yapıtı nötr bir arka plan içinde sunmak yerine mekânın belleği, maddeselliği ve kullanım biçimleriyle ilişkiye sokar ve yaratıcı özneyi özel bir alan içinde yeniden konumlandırır. Öte yandan küratöryel müdahale, izleyicinin, serginin anlamını hangi duyusal ve düşünsel süreçler üzerinden kuracağını da etkiler.
Bu tartışmanın bir diğer boyutunu, küratöryel pratiğin içinde işleyen yakınlık ve mesafe ilişkisi oluşturur. Sanatçıyla kurulan yakınlık, yapıtın üretim koşullarını ve özgüllüğünü anlamak açısından gerekli olabilir; ancak bu yakınlık, küratörün kendi bakışını yapıtın önüne geçirme riskini de taşır. Buna karşılık mesafe, eleştirel bir bakışın kurulmasını sağlayabilir; fakat aşırı mesafe, sanatçının deneyimini ve yapıtın bağlamsal özelliklerini silikleştirebilir. Bu noktada küratörün işlevi sabit bir denge kurmanın ötesinde her serginin koşullarına göre mesafe ve yakınlık arasında yeni bir strateji geliştirme gücünde de yatmaktadır.
Pakdil’in pratiği, ortaya koyduğumuz bu meseleleri farklı sergileme bağlamları üzerinden izlemeye olanak tanır.
Pakdil’in küratöryel pratiğinde görünürlük meselesi, özellikle çok sayıda sanatçının aynı sergi içinde yer aldığı durumlarda daha belirgin hâle gelir. 2022 yılında Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdiği REUNION, 47 sanatçının bir araya geldiği geniş katılımlı bir sergidir. Böylesi bir sergilemede sanatçı sayısının fazlalığı, bir yandan farklı üretimlerin aynı çatı altında buluşmasını mümkün kılarken, diğer yandan tekil sanatçının ve yapıtının serginin bütünü içinde ayırt edilmesini güçleştirebilir. Pakdil’in bu sorunu gidermek için bulduğu çözüm sergileme yapmakla kalmayıp küratöre sanatçıları hem kamuyla hem sanat profesyonelleri ile buluşturan bir işlev yüklemesidir. Bunun için sürece de yapıtı doğru okuyacak editör, yazar, medya gibi daha geniş görünürlüğü sağlayacak aktör ve kurumları entegre eder. Burada halkla ilişkilerin yapacağı çalışmayı üstlenmiş gibi görünse de sürecin bizzat küratör tarafından bu üçüncü şahıslarla müzakere edilmesi, serginin daha net anlaşılmasını sağlamakla kalmayan, serginin görünürlüğünü ve dolayısıyla sanatçının görünürlüğünü belirleyen sürecin devamıdır.
Her ne kadar Yaman Pakdil, görünürlük üretimini küratör sorumluluğunun bir parçası haline getirmiş olsa da her serginin koşulları dolayısıyla her sergide küratörün karar alanı aynı değildir; kurumsal beklentiler, bütçe, mekânın olanakları, sergileme süresi ve projenin ticari niteliği, küratöryel müdahalenin sınırlarını belirler ve bu da her seferinde yeni bir dinamik yaratma mantığını da beraberinde getirir. Örneğin, FOCUS Art Fair gibi ticari dolaşımın hız kazandığı bir ortamda küratöryel emek, yerinde kurulum, seçilmiş işlerin doğru biçimde sunulması ve kısa sürede etkili bir temsil kurulması üzerinden işler. Bu fuardaki sergilemede sanatçı ve yapıtların seçimi Pakdil’e ait değildir; onun sorumluluğu, belirlenmiş sanatçı ve yapıtların fuarın yapısına uygun biçimde yerleştirilmesi ve sunulmasıdır. Fuarın işleyişi, bienal ya da kurumsal bir serginin daha uzun soluklu araştırma ve tartışma süreçlerinden farklı bir sergileme biçimi gerektirir. Pakdil’in burada yaptığı, seçim yetkisinin sınırlı olduğu bir bağlamda mevcut malzeme üzerinden doğru bir düzenleme kurarak yapıtların kısa süreli ve yoğun karşılaşmalara açık hâle gelmesini sağlamaktır. Dolayısıyla ekonomik ve kurumsal koşullar küratörün hareket alanını daraltırken, aynı zamanda onun sergileme becerisinin ve bağlama göre pozisyon alabilme kapasitesinin sınandığı alanlara da dönüşür.
Pakdil’in sergileme pratiğinde mekân seçimi de dikkat çeken unsurlardan biridir. Çalışmalarında yalnızca geleneksel galeri mekânlarına bağlı kalmak yerine, tarihsel niteliği ya da kendine özgü fiziksel özellikleri bulunan alanları sergilemenin bir parçası hâline getirir. 2023 yılında Dolmabahçe Sarayı Sanat Galerisi’nde gerçekleştirdiği ANBEAN, tarihsel ve kurumsal belleği güçlü bir yapı içinde yer alırken, aynı yıl Kapadokya’daki Güray Müzesi’nde gerçekleştirdiği FUGITHORA ise mekânın fiziksel özelliklerinin doğrudan sergileme kararlarını belirlediği daha özgül bir örnek oluşturur. Dolmabahçe Sarayı’nın bugün farklı sergileme birimlerini barındıran tarihsel bir yapı olması, serginin de mevcut mimari ve kurumsal bağlamla ilişkiye girmesini getirirken Güray Müzesi gibi özgül bir mekânda mesele, yapıtların yerleştirilmesinden önce mekânın kendi koşullarını okumayı gerektirir. Pakdil’in katkısı, bu iki alanı aynı yöntemle ele almak yerine, her birinin gerektirdiği farklı ilişki biçimini kurabilmesinde belirir. Bu açıdan FUGITHORA sergisi incelenmesi gereken bir örnektir. Mekânın doğalından kaynaklanan nemli yapısı duvarlara sabitlenmiş uzun süreli bir sergileme olanağını dışlar. Bunun için küratörün uyguladığı şeffaf askı ve sabitleme sistemini yalnızca teknik bir çözüm olarak da değerlendirmemek gerekir. Bu çözümle, yapıtların taş yüzeylerden ayrıştırılması, mekânı geri plana iterken aynı anda onu bir seyir nesnesine dönüştürür. Daha önce içinde devinilen ve kendi anlamını üreten mekân, bu müdahaleyle serginin aktif bir bileşeni hâline gelir. Burada Pakdil’in küratöryel yaklaşımı, mekânı nötr bir arka plan olarak kullanmak yerine onun algılanma biçimini farklılaştırmaktır. Mekânla kurulan yakınlık, bir tür yabancılaşma üzerinden yeniden üretilir: İzleyici artık yalnızca mekânın içinde dolaşmaz; mekânın nasıl sergilendiğini de deneyimler.
Traces of Memory’de ise bu yaklaşım, izleyici deneyiminin sürekliliği üzerinden açılır. Pakdil’in Londra’da gerçekleştirdiği Traces of Memory sergisi, Lütfü Kaplanoğlu’nun bellek, zaman ve kişisel deneyim etrafında şekillenen çalışmalarını izleyici katılımına açık bir sergileme kurgusu içinde ele alır. Sergi alanında yerleştirilen dijital ekrana bağlı, QR tabanlı Memory Wall (bellek duvarı) izleyici katılımı için tasarlanır. Ziyaretçiler eserlerin onlara çağrıştırdığı duyuma karşılık gelen bir kelimeyi QR kod üzerinden bu duvara gönderir. Her yeni gelen kelime ekranda devinmeye başladığında sergi de dönüşmeye başlar. Bu, sergiyi tamamlanmış ve tek seferlik bir sunum olmaktan çıkarır. Her yeni yanıt, önceki deneyimlerin üzerine eklenerek serginin anlamını yeniden kurar. Üstelik bu anlam, çağrışımlarla ilerleyen, sanatçının belleğine ve küratörün müdahalesine eklemlenen bir anlamdır. Okuma ya da yorum bilinç akışının alanına dahil edilmiş, eserle izleyici arasındaki mesafe kaldırılmıştır. Pakdil’in burada belirginleşen katkısı, katılımı yalnızca izleyiciyi sergiye dâhil eden sembolik bir jest olarak bırakmaması; izleyicinin bıraktığı izi serginin devam eden yapısına yerleştirmesidir. Böylece sanatçı, küratör ve izleyici arasındaki ilişki sabit bir aktarım modelinden çıkarak zaman içinde genişleyen bir karşılaşma alanına dönüşür.
Tüm bu zihinsel egzersizden sonra şimdi yazının başlığındaki mesafe ve yakınlık kavramlarını daha net ortaya koyabiliriz. Yaman Pakdil’in küratoryal pratiğinde mesafe ve yakınlık, sanatçı, yapıt, mekân ve izleyici arasındaki ilişkiyi kuran iki temel kavram olarak karşımıza çıkar. Pakdil’in sanatçıyla kurduğu ilişki, sanatçının üretim sürecine, düşünce dünyasına ve yapıtı biçimlendiren koşullara yaklaşmayı da içerir. Ancak bu yakınlık, yapıtla özdeşleşmek ya da sanatçının deneyimini olduğu gibi yeniden üretmek anlamına gelmez. Aksine, belirli bir mesafeyi korumak, yapıtı sanatçının kişisel deneyiminin doğrudan bir uzantısı olmaktan çıkararak farklı koşullarda yeniden okunabilecek bir alan olarak görmeyi mümkün kılar. Bu noktada küratörün rolü, sanatçıya ve yapıtına yaklaşırken aynı zamanda araya mesafe koymak ve sanatçı ile yapıt arasında yeni bir ilişki kurmaktır. Değişen koşullar içinde yapıtın nasıl sergilenebileceğini düşünmek, eserin doğru konumlandırılmasının yanı sıra sanatçının da yeni bağlamlarda görünür olmasının yollarını açar. Mekân düzenlemelerinde de mesafe ve yakınlık kavramlarını bu açıdan değerlendirmek gerekir. İzleyicinin esere tek bir noktadan ve tek bir biçimde bakması yerine farklı konumlardan yaklaşabilmesi, mekân içinde hareket edebilmesi ve eserlerle kendi deneyimi üzerinden ilişki kurabilmesi, sergiyi daha kişisel bir deneyime dönüştürür. Yakınlık, sanatçıya ve yapıta yaklaşmayı, onları anlamaya çalışmayı ve kişisel bir bağ kurmayı mümkün kılarken; mesafe, bu bağın özdeşleşmeye dönüşmesini engeller ve farklı bakışların, yeni anlamların ortaya çıkabileceği alanı açık tutar. Pakdil’in küratoryal pratiğinde bu iki kavramın birlikte işlemesi, hem sanatçıya hem yapıta hem de izleyiciye aynı anda yer açan bir sergileme anlayışında karşılık bulur.
Sonuç olarak Pakdil’in küratoryal pratiği, sanatçının ve yapıtın hangi koşullarda görünür olacağını, kimlerle ve nasıl karşılaşacağını belirleyen çok katmanlı bir süreç olduğunu göstermektedir. Farklı mekânlar, ekonomik koşullar ve kurumsal yapılar içinde gerçekleştirilen bu çalışmalar, küratörün hareket alanının her zaman eşit olmadığını ve sergileme süreçlerinin de bu eşitsizliklerden bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koyar.
Bourdieu’nun alan kuramından hareketle ekonomik, kültürel ve sosyal sermaye sanat alanındaki hiyerarşik yapılanmayı da gözler önüne serer. Bu bağlamda hem sanatçının hem küratörün çalışmalarının gücü kadar üretimi ve katılımı daha olanaklı kılan ekonomik güç, kurumsal destek ve sosyal çevre kaçınılmaz olarak tüm yapıyı belirleyen, yeniden üreten bir örgütlenmedir. Bu da küratöryel tavır da zorunlu olarak her seferinde yeni bir sistem kurma dayatmasını doğurur.
Bunun yanı sıra bir sanatçının görünürlük kazanması kadar, hangi sanatçıların hangi koşullarda bu dolaşımın dışında kaldığı da küratoryel pratiğin düşünülmesi gereken boyutlarından biridir. Bu nedenle kapsayıcılık, yalnızca daha fazla sanatçının sergiye dâhil edilmesiyle değil, sanatçıların üretim koşullarının, farklılıklarının ve özgüllüklerinin görünürlük süreçlerinde nasıl karşılık bulduğuyla birlikte ele alınmalıdır. Pakdil’in farklı sergilerde geliştirdiği çözümler, küratörün bütün bu koşulları ortadan kaldıran bir özne olmadığını; aksine mevcut sınırlar içinde yeni ilişkiler kurarak sanatçı, yapıt, mekân ve izleyici arasındaki dolaşımı yeniden düzenlediğini gösterir. Bu açıdan küratoryel pratik, bir yandan görünürlüğün ve karşılaşmanın imkânlarını genişletirken diğer yandan seçme, konumlandırma ve temsil etme süreçleri aracılığıyla yeni sınırlar da üretebilir.
Dolayısıyla mesafe ve yakınlık, yalnızca sanatçı, yapıt, mekân ve izleyici arasındaki ilişkiyi açıklayan kavramlar değil; aynı zamanda küratörün bu eşitsiz ve değişken alan içinde nasıl konumlandığını anlamamızı sağlayan bir çerçevedir. Pakdil’in pratiği, genç küratörlerin bu alan içinde karşılaştıkları sınırlamalarla birlikte, sergileme biçimlerini yeniden düşünerek yeni karşılaşma ve görünürlük olanakları yaratabileceklerini göstermesi bakımından anlamlı bir örnek sunmaktadır.


