Mehmet Gazioglu, Dönüşüm, 12 Kasım – 7 Aralık 2019, GaleriMiz

Share Button

GaleriMiz, 12 Kasım – 7 Aralık 2019 tarihleri arasında Mehmet Gazioğlu’nun “Dönüşüm” adlı kişisel sergisiyle izleyici ile buluşuyor.

Mehmet Gazioğlu’nun metal malzeme ile ortaya koyduğu, hazır nesne, rastlantısallık, kurgu, ifade ve soyutlama kavramlarını sorguladığı bu sergi, izleyiciyi birçok olgunun kesiştiği noktada sorgulayan, yeniden bakmayı öneren sanatsal bir deneyime davet ediyor.

Nilgün Yüksel, sergi için kaleme aldığı metinde onun yapıtlarına

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

İlk Günah, Mahpeyker Yönsel, Girne Trafo Sanat Galerisi, (17-23 Aralık 2018)

Share Button
Mahpeyker Yönsel’in ‘‘İlk Günah’’ adlı sergisi Girne’de açılıyor. Sanatçı, Adem ve Havva’yı kutsal kitaplarda betimlenen hallerinin tam tersine, bugüne ait insan tiplemeleri ile sanat tarihindeki figürleri alıp yeniden yorumlamıştır. Resimlerinde ilk günah mitini kendi sanat anlayışı düzeyinde geliştirerek, ona yaratıcı kişiliğiyle farklı bakış açıları getirmektedir. Konuyu özgün yaklaşımıyla incelediği figürlerinde, kişisel gözlemiyle içinde bulunduğu çağın insan figürlerini kullanıp günümüz insanının günahını ele almaktan geri kalmaz. Şenol Özdevrim’in küratörlüğünü yaptığı sergi 17-23 Aralık tarihleri arasında Girne Trafo Sanat Galerisi’nde gezilebilecek. Tüm sanatseverler davetlidir. 1985 yılında Adapazarı’da doğdu. 2003 yılında Eskişehir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nden mezun oldu. 2007 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü Resim Ana Sanat Dalında Lisans Eğitimini, 2010 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nde Yüksek Lisans Eğitimini tamamladı. 2017 yılında da Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Sanatta Yeterlik eğitimini tamamladı. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok sergi ve sanat çalıştayına katıldı. Toplam 16 ödül aldı. Eserleri özel ve resmi koleksiyonlarda bulunmaktadır. Halen Namık Kemal Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Resim Bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır. DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Hülya Küpçüoğlu, ’Ağaçların Öyküsü’ Sergisi CO11’de 13 Aralık -27 Aralık 2018

Share Button
Hülya Küpçüoğlu’nun Ağaçların Öyküsü Adını Taşıyan Yeni Sergisi CO11’de 13 Aralık’ta Açılıyor. Sergide sanatçının uzun yıllardır üzerinde çalıştığı ‘doğa’ teması ön plana çıkıyor. Doğaya karşı yapılan yıkımları, doğanın güzellikleri üzerinden sunan sanatçı, kaybettiklerimizi anımsatıp, doğaya karşı farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Doğa hakkında okudukları, gördükleri ve edindiği izlenimleri kendi üslubu doğrultusunda resimler ve üç boyutlu çalışmalar aracılığı ile paylaşıyor. Serginin adı hakkında sanatçı şöyle söylüyor “Küçük bir çocukken, eniştem ve kuzenlerimle Kadıköy’ün ara sokaklarında dolaştığımız bir gün, eniştem bize ‘Hadi ağaçların öyküsüne’ gidelim dedi… Hâlâ anımsadığım o ara sokakta bulunan bir marangoz dükkânına girdiğimizde yaşlı bir adam bizi karşıladı. Orada, ağaçlardan yapılmış olan objelere bakakaldım. ‘Ağaçların Öyküsü’ o dükkânın adı idi ve sonraki yıllarda pek çok şey gibi o da kayboldu gitti… Benim hatıralarımdan ise asla silinmedi…” CO11’de 13 Aralık’ta açılacak olan sergi 27 Aralık’a kadar izlenebilir. CO11 Adres:  Yeşilce Mahallesi Yunus Emre Cad. Dalgic Sok. YBY&Co Binasi No 11Sanayi Mahallesi Kâğıthane/İSTANBUL           DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Barış Cihanoğlu, SORE, 22 Kasım – 29 Aralık 2018,Labirent Sanat

Share Button
Barış Cihanoğlu’nun sanatsal yaratım sürecini besleyen ve bu sergisinde etkisi güçlenen “Yara/Sore” kavramı, onun için fiziksel travmanın ötesinde bir anlam taşıyor ve daha çok ‘’yara’nın’’  psikolojik etkileri üzerine odaklanıyor. Derimizin üzerinde açılan yaranın izi kalsa bile, acısı geçicidir. Yara acımızın somut göstereni, çektiğimiz ızdırabın bedenimizdeki tezahürüdür. Oysa ruhsal yaraların acısı tecrübe edenin mahremiyetinde ve çoğunlukla kalıcıdır.   Cihanoğlu’nun son dönem ürettiği işleri, insanın doğum anında ana rahminden kopuşuyla başlayan süreçte yaşadığımız yalnızlık hissi, parçalanmışlık ve ikilem gibi duygulanımların içimizde yarattığı manevi acı ve bu acıya karşı gösterdiğimiz direncin ve içsel dışavurumun ifadesi olarak okunabilir. Acı, insanı kendisinden koparması ve sınırlarıyla yüz yüze getirmesi anlamında kutsal bir yara’dır. Acı, moral bir denetim altında tutulduğu ya da aşıldığı takdirde insanın bakışını genişletir, yaşamın bedelini, geçip gitmekte olan anın tadının çıkarılması gerekliliğini hatırlatır. Her şey insanın ona yüklediği anlama bağlıdır. Vurduğunda yaşama zevki diye bir şey bırakmaz, tersine, uzaklaştığında da bu zevki yeniden harekete geçirir. Yaşama coşkusunu hatırlatır. O aynı zamanda insanın eksikliğini hatırlatan ve o’nu varoluşsal esas ile yüzleştiren bir memento mori’dir[1]. “Sore” sergisinde, hayatın akışında bazen hiç fark etmediğimiz, görmezden geldiğimiz ya da yanından geçip gittiğimiz sıradan nesneler, Barış’ın tutkuları, özlemleri, fantezileri, ihtirasları ile biçimlenip birer arzu nesnesine dönüşüyor. Barış’ın duyum alanına giren hemen her nesne, bizim algıladığımız işlevinden farklı, sınırlarının ötesine genişleyerek, yeni anlamlara ve biçimlere evriliyor. Kolektif bilinçaltımızın derinliklerinde saklı tutkulardan, özlemlere, fetişten, fantezilere, çocukluk anılarımıza kadar yaşamın içinde insanı doğrudan ilgilendiren hemen tüm meselelerin yansıması, Barış’ın sanatsal yorumuyla ifade buluyor. Sergi, sanatçının günlük yaşamında organik bağ kurduğu farklı malzemelerden ürettiği çalışmalarıyla, genel çerçevede varoluş meselesine, özelde ise “Yara” kavramı üzerine odaklanıyor. Barış’ın sanatsal ifade yöntemlerinde dönemsel çeşitlenmeler yaşansa da, özünde klasik temelli diyebileceğimiz figüratif anlayışının güçlü etkileri hissedilirken, “Sore” sergisiyle var olan bu anlayışın köklü bir değişime girdiğine de tanık oluyoruz.  Sanatçı “Sore” başlığı altında topladığı sergiyi, kendi içinde de birkaç farklı kategoriye ayırmış. Resimsel anlayışının omurgasını oluşturan desen üzerine boyanmış pentür resimlerden, ahşaptan yontulduktan sonra renklendirilmiş heykellere, rölyef etkili asamblajlardan, kolajlara ve hazır nesneler üzerinde yaptığı müdahaleler ile kurgulanmış enstalasyonlara kadar, birçok farklı disiplinde ürettiği işleriyle, izleyenleri kendi dünyasına ortak olmaya davet ediyor. Cihanoğlu’nun insana, varoluşa ve yaşama dair başat tüm meseleleri ele aldığı yeni çalışmaları 22 Kasım – 29 Aralık 2018 tarihleri arasında Labirent Sanat’ta görülebilir. Labirent Sanat Asmalı Mescit Mah. Sofyalı Sok. No: 22 K: 1 34430, Beyoğlu / İstanbul Ziyaret saatleri: Salı – Cumartesi | 11.00 – 19.00 Sanatçı Hakkında: Barış CİHANOĞLU Barış Cihanoğlu 1975 yılında Ankara’da doğdu, 1999 yılında Hacettepe Üniversitesi resim bölümünden başarı ödülü alarak mezun oldu. Profesyonel sanat yaşamında katıldığı yarışmalarda toplam 9 adet ödülün sahibidir. Şu ana kadar 20 kişisel sergi açan sanatçı, birçok nitelikli sanat etkinliğinde yer almıştır. Art Basel, Art Miami ve Contemporary İstanbul gibi uluslararası çağdaş sanat fuarlarına katılmıştır. Yurtiçi ve yurtdışındaki birçok önemli koleksiyonda eserleri yer alan sanatçı, çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde sürdürmektedir…   [1] David le Breton, Acının Antropolojisi, Çev. İsmail Yerguz, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 16. DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Evrenin Duşu Da Sanat Mı? Sabahat Çıkıntaş, Mine Sanat – Antonino Sanat Galerisi (13 Kasım – 14 Aralık 2018)

Share Button
ÇIKINTAŞ ESTETİĞİNİN DİRİMSEL YÖNÜ   Sanatta her şey, özellikle de başlangıçta, duygu işidir.[i]                                                                                                                                                              V.Kandinsky   Sabahat Çıkıntaş, sanat kavramını, fırça ya da kalemin kendilerine özgü tarzlarını kullanmak yerine daha nesnel materyaller kullanarak vurgulamayı tercih eden bir sanatçıdır. Doğa ve evrendeki değişim olgusunu varoluşsal bir izlekten hareketle sorgulama alanına dâhil eden sanatçı, daha çok “semiyotik” bir tabiatın öğeleriyle ortaya çıkan çok çeşitli sanatsal çalışma ve etkinliklere imza atmış, çizgi dışı ve yenilikçi ifade olasılıklarını çalışmalarında bir araya getirmiştir. Başat bir düşünce olarak sanat, içinde yaşanılan zamanda tam olarak karşılanamayan istemlerin üretilmesine aracılık eder. Çalışmalarında yer alan her türlü fragmanlaştırma, rastlantı ve kaotik entropiye rağmen Çıkıntaş, evrensel dengenin farkında bir kişilik olarak doğanın dirimsel karakterine uyumlu ve kozmik bir birim arayışına tutkun düzenlemeleriyle öne çıkar. Bu doğrultudan hareketle, kare başta olmak üzere, daire, küre, dikdörtgen, üçgen, prizma ve kübik geometrik yapılar çalışmalarının yapı taşlarını oluşturur. Öte yandan, özellikle son dönem ürettiği yapıtlarında seçmiş olduğu teknik daha çok kolaj ve asamblaj (birleştirme) tekniğidir. Bilindiği gibi kolaj ve asamblaj, kendini zıt parçalarda açığa çıkarır. Çıkıntaş, “Düzenlemeler” ve “Duygu Trafiği Göstergeleri” adlı çalışmalarında olduğu gibi, kendi hayatında uzun yıllar yer etmiş; onunla yaşamış ya da fonksiyonel güncelliğini yitirerek bir kenara bırakılmış eski eşya, dergi, gazete, ambalaj naylonu ve fotoğraf gibi hazır nesneler kullanarak kurguladığı çalışmalarında genellikle bu teknikleri kullanmıştır. Bu düzenlemelerin her biri sanatçının içsel varoluş sorgulamalarının adeta yüzeye yansıyan parçaları gibidir. İşlevselliğini yitirmiş compact disc’lerin üzerine yapıştırılan görsel göstergeler ve sloganlarla kurgulanan bu seriler, ‘dönüşüm’ (transformation) kavramına yazgılı görünür. Daha öncesinde bir şekilde yaşamında yer eden her hangi bir ‘şey’, tekrar kullanıma sokulmuş; düşünsel bir sorgulama sonucunda ‘sanatsal nesne’ye dönüşmüş; başka bir boyuta evrilmiştir artık…   Çıkıntaş, ilk aşamada, tesadüf ve doğaçlama olarak ortaya çıkan spontane dışavurumlarla soyut formlar çizmeye başlamış, daha sonraki aşamalardaysa ele geçirdiği atık nesne fragmanlarını sezgisel kolaj uygulamaları biçiminde bir takım düzenlemeler yaparak oluşturmuştur.  Sanatçının sonuçta görsel bir sunum haline getirdiği bu atölye çalışmalarının çok geniş bir alana yayılması her şeyi parçalayıp işlevsel bağlamlarından koparılmış soyut veya geometrik yapılara dönüştürme girişimi hakkında söylenebilecek hususlar ister istemez öznel bir yaklaşım ve okuma problematiğini de zorunlu kılmaktadır.  Daha farklı bir anlatımla, Çıkıntaş’ın bu biçimde bir örtük anlam ya da süblime mesaj çalışmaları, Yeni Dada formalizmi, Duchamp’ın “Hazır Nesne”(Ready Made) bağlamındaki işleri veya güncel sanatta sıkça karşımıza çıkan kimlik, tinsellik ve mahremiyet gibi kavramsal oluşumlarla benzerlik gösterir ve bu tarz bir sanatsal öneri; her türlü çağdaş sanat yorumu, yaklaşımı ya da çözümlemesi, her şeyden önce tek başına tartışmalı bir süreç ortaya koymaktadır. Çıkıntaş sanatının temel ilkeleri, kendi ruhsal titreşimlerinin ifadesi olarak somut değil, soyutlanmış formlar biçiminde kendisini gösterir. İlginç bir şekilde sanat nesnesine başka anlamlar vererek onu yeniden dönüştüren Çıkıntaş, görüsü ve teknik becerisi ile kendi başına hiçbir anlamı olmayan biçimleri, belirli bir amaca yönelik fikir ve kavramlarla doldurur. Bu durum, sanatsal biçeminin kavramsal karakterini açıkça ortaya koyar. Çıkıntaş estetiği aslen, geleneksel estetik ve entelektüel sanat felsefesinden ziyade, bir ruh durumu ya da duyarlılık tarzı olarak karşımıza çıkmaktadır. Soyut sanatın öncüsü Vassily Kandinsky’nin mistik bir yapıda birleşen formları nasıl bir içkin gereklilikten güdülendiyse, Çıkıntaş formları da,  ezoterik bir yapıda birleşen yapıları ve ruhani iç dinamikleri ile aynı içsel gerekliliğin nihai ürünleri olarak değerlendirilebilir. Gerçekte, gazetelerden kesilmiş ya da gündelik hayattan imgeler taşıyan grafik parçalarının ya da sözcüklerin yapıtlara katılması, biçimsel açıdan Kübistlerin ve sonrasında Dadacıların kullandıkları teknikleri anımsatır. Geçen yüzyılda yaşamış Dadacılarla aynı kaygıları taşımıyor olsa da, kendine özgü görüş, duyuş, anlayış ve anlatış üslubu (biçem) bakımından öznel bir fikri, karşıt bir fikirle sorgulayarak yeni bir anlayışla sunmaktadır. Tıpkı Hegel’in “diyalektik mantık” anlayışında olduğu gibi: Önce tez, sonra anti tez ve sentez… Hegel’e göre sanat, maddeye sokulan ve maddeyi kendine benzeten sanatçının ruhudur. Çıkıntaş’ın kolaj ve asamblaj düzenlemelerinin yanı sıra diğer sanatsal pratikleri, tamamen kendi içsel duygulanımlarının sanatına yansıyan görüntüleri olarak Hegel öğretisine yakın görünür. Örneğin; solo sergi açılışlarında giydiği tasarım kostümler, bu gerçeği doğrular gibidir. Çıkıntaş estetiği, doğanın dirimini ve düzenini, giyilebilir bir sanat nesnesinden hareketle, bu kez sanatçının kendi bedeni üzerinden göstermiştir. Eski ve işlevselliğini yitirmiş bir eşya üzerine kurguladığı kolaj düzenlemelerini kostüm olarak giyerek sanatının aynası olan sanatçı, sergi sunumuna da böylece dahil olur. Ayrıca üzerine giydiği sanat yapıtından parça parça bölümlerin, elinde tuttuğu boş tuval şasesinden göründüğü ilginç bir sanatsal pratik, sergide izleyici ile buluşturulur. Diğer taraftan böylesi bir performans, hayatın sanatsallığına bir işaret gibi de yorumlanabilir. Çıkıntaş’ın neredeyse her sergisinde bir gelenek haline getirdiği kostüm performanslarında olduğu gibi kendine özgü sanatsal bakış açısı ve Dionysos’cu cesur girişimleri, sıra dışılığıyla gerçekten de övgüyü hak eder. Kimi çalışmaları, tıpkı doğanın ya da evrenin gizil yapısında olduğu gibi çokluktan, birliğe; yani özden töze giden bir betimlemeyi önerir. Bu çalışmalarda Çıkıntaş, daha çok renkler ve biçimlerin matematik uyumunu gözler önüne serer. Doğal hayatta birbirinin yaratıcısı olan veya birbirinin tamamlayıcısı olan olguların ahengi oldukça estetik görünmektedir. Doğa ile baş başa kalındığı zaman hissedilen bu olağanüstü duygu, onun ritmik uyumudur. Bilindiği gibi uyumun yani harmoninin temeli çoklukta birliğe dayanmaktadır. Kozmik alanda birbirine bağlı hatta iç içe geçmiş ritimlerin ahenkli yapısı, çokluktan birliğe giden bir olguya gönderir. Suprematism’in öncüsü Kazimir Malevich’in bir objeye bağlı olmaktan kurtardığı saf biçimler öğretisi olan ‘soyut geometrik’ anlayışında olduğu gibi, Çıkıntaş estetiğinde duygulanım, his ve sezgi, en iyi bir şekilde, saflaşmış biçim ve monochromatic rengin açıklı koyulu varyasyonlarıyla ifade edilir. Sanatçı, hem geleneksel, görüntüsel ve sembolik uygulamalarla, hem öznel kurgular ve constructivist yapılarıyla, hem de ritmik bir düzenin içinde çoklu parçalara bölerek ayrıştırma ve ironiyi hapsettiği soyut geometrik düzenlemeleriyle izleyicisinin ilgi alanına dâhil olur. Bir simyacı gibi o, evrendeki gizli uyumu yakalayıp tuval yüzeyine yansıtmayı başarmış, içinde bulunduğu mekânda izleyicisini çoktan etki alanına almıştır artık…   Çıkıntaş yapıtlarının, denge-dengesizlik/düzen-düzensizlik gibi statik durumlarının içinde meydana getirdiği devinimle,  sadeleştirilmiş renk varyasyonlarının yaydığı titreşimle ve hali hazırda içinde bulunduğu mekân ile birlikte okunması gerekir. Öte yandan, bir kısmının farklı ve genelde işlenmiş alçakgönüllü malzemeler kullanılarak oluşturulan çalışmalar olduğu düşünüldüğünde, ciddi anlamda geleneksel beklentilerle kuşatılan bir sanat biçeminin kırılması bağlamında, sanat formlarının, kendilerini sınırlayan geleneklerden kurtarılmasına yardımcı olması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tarz alternatif teknik ve yenilikçi bir sanat anlayışını, tekdüzeliğe düşmeyerek sanatı canlandırmaya aracı girişimler olarak değerlendirmek gerekiyor. 13 Kasım-14 Aralık 2018 tarihleri arasında Harbiye Kenter Tiyatrosu’nun üzerinde yer alan Antonino Sanat Galerisi’nde sanatçının bir solo sergisi düzenleniyor. “Evrenin Duşu da Sanat mı?” başlıklı sergi, sanatçının yapıtlarından seçilmiş örnekleri görmek için iyi bir fırsat! Meral BOSTANCI (MA)[ii] Eylül, 2018 [i] Kandinsky, V. (2009) Sanatta Zihinsellik Üstüne, s. 64. Çeviri: Tevfik Turan. Hayalbaz Kitabevi: İstanbul. [ii] Art Theory and Criticism. DEVAMINI OKUYUN
Share Button

KAYNAK OLARAK ÜTOPYA | RESOURCE UTOPIA,Elgiz Müzesi, (14 Kasım 2018 – 12 Ocak 2019)

Share Button
14 Kasım 2018 – 12 Ocak 2019 Açılış: 13 Kasım 18:0014 November 2018 – 12 January 2019 Opening: 13 November 18:00 Elgiz Müzesi Alman Filozof Ernst Bloch’un Ütopya fikirlerinin peşinde gerçekleşen uzun dönem fotoğraf ve video projesi  “Kaynak Olarak Ütopya” ya ev sahipliği yapıyor.  Goethe Institut İstanbul’un organize ettiği , Pavlov’s Dog Berlin ve NOKS Bağımsız Sanat Alanı’nın proje ortağı olduğu ” Kaynak Olarak Ütopya” projesi  kapsamında fotoğraf ve video alanlarında iş üreten, Türkiye’de yaşayan 40 yaşın altındaki 8 sanatçı, 8 ay süren atölyelerin ardından ürettikleri işlerini 14 Kasım 2018 – 12 Ocak 2019 arasında Andreas Rost (küratör ve fotoğrafçı) , Volkan Kızıltunç (NOKS Bağımsız Sanat Alanının kurucu ortağı, sanatçı ) ve Michael Biedowicz (ZEIT magazin fotoğraf editörü ve Pavlov’s Dog fotoğraf galerisinin kurucusu) küratörlüğünde Elgiz Müzesi’nde sergileyecekler.  Projeye açık çağrı yoluyla başvuran sanatçılar arasından seçilen Altay Tuz, Beril Ece Güler, Burak Dikilitaş, Cansu Yıldıran, Egemen Tuncer, Müge Yıldız, Serhat Kır ve Sevinj Yusifova, ütopyayı hem bir ilham kaynağı hem de bir temel olarak aldılar ve gerçekliği meta seviyesinde aydınlatan, yaşanan deneyimleri yansıtan ve gelecekteki olayların metaforları haline gelebilen görsel hikayeler yaratmayı amaçladılar. Elgiz Museum proudly presents a photography and video exhibition in pursuit of ideas for other utopias entitled “Resource Utopia”, in collaboration with Goethe Institut Istanbul, Pavlov’s Dog Gallery Berlin and NOKS Independent Art Space. Following a period of workshops, 8 artists from Turkey under the age of 40 will exhibit their photography and video works between 14 November 2018 – 12 January 2019. Inspired by the German philosopher Ernst Bloch’s ‘Principle of Hope’, the exhibition consists of the outcomes of three workshops that lasted for 8 months. Artists Altay Tuz, Beril Ece Güler, Burak Dikilitaş, Cansu Yıldıran, Egemen Tuncer, Müge Yıldız, Serhat Kır and Sevinj Yusifova were selected by Michael Biedowicz (photo edior of ZEIT Magazine and founder of Pavlov’s Dog Art Gallery), Andreas Rost (curator and photographer) and artist Volkan Kızıltunç (co-founder of NOKS Independent Art Space). The artists are invited to interpret utopia both as a source of inspiration and as a basis that intends to illuminate meta-realities that consist of visual stories, reflecting experiences that may become metaphors of future realities. Exploring the generated visual realities, the exhibition focuses on the present rather than the future, as it consists of mainly photography and video works. Almost like an expression tool, time-based mediums act as an analogy for the present moment with a possibility to be analyzed in the future. DEVAMINI OKUYUN
Share Button