Bedri Baykam: Başağa ve Arbaş’ı Foça’da Andık.

Share Button

FOÇA’DA MUTLU OLMAK DOĞAL BİR DURUM!

Küçük ve şirin bir Ege ilçesi düşünün…  Saldırgan turistik işletmelerin, insanı denizden ve hatta yaşamdan soğutan,bangır bangır, sözde ritmik özde karaktersiz gürültünün yeralmadığı, sakin ve artık maalesef unutmaya yüz tuttuğumuzhalka açık nefis sahiller, güzel restoranlar, mağazalar, barlar, güler yüzlü medeni insanların barış ve mutluluk içinde yaşadıkları bir “kasaba”… Foça’dan

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Bedri Baykam: The West And The Rest: Find The Differences!

Share Button
Bedri Baykam

ICOM Almanya, Uluslararası Müzeler Konseyi, yılda bir kez çıkardığı dergide Bedri Baykam’ın “Batı ve Dünyanın Geri Kalan Kısmı, Aradaki Farkı Bulun”* başlıklı Almanca makalesini yayınladı. PDF’de 60-62. sayfalar arası görebilirsiniz. Makalenin İngilizcesini de aşağıda bulabilirsiniz.

Dear ICOM member friends,

It’s a pleasure to be together with you with this article. I will be frankly open and I believe that this dialogue is very important for all of us! So,

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Bedri Baykam: Sanat Ortamımızın Ateşle İmtihanı

Share Button

Türkiye’de yalnız yaşayıp, pencerelerinden mahallede oynayan çocukları izleyen teyzeler bile, bir kaleci çok yakışıklı olsa da, bunun onun “en iyi kaleci” olduğunun işareti sayılamayacağını bilirler.

Türkiye’deki sanat koleksiyonerlerinin önemli bir kısmı, bu teyzelerin futboldan anladığı kadar sanat ortamının alfabesini bilmiyorlar.

40 yıl önce, sanata ister pul koleksiyonculuğu özeni ile ister hastalıklı bir tutku ile bağlı olsunlar, koleksiyonerler maddi olanakları oranında, kendi zevklerine göre eser alır ve onlarla yaşamak isterlerdi. Peki bugün aynı yöntemler uygulanıyor mu?

=&0=& Ne kadar parayı, ne kadar “uyanık” şekilde nasıl kullanıp, kimlerden kaç adet eser almayı başardıklarını insanlara gösterebilmek! “Ne? Sen Osman’dan 80’e mi aldın! Ha ha, ben 60’a aldım!”, “Ne? Sen Fatma’dan daha bu sene yeni mi iş aldın? Ben 3-4 yıl önce fiyatları bunun yarısıyken aldım!”, “Ne? Sen Mahmut’tun işlerini galeriden mi aldın? Ben atölyesinden yarı fiyata aldım”. “Ben 5 yıl önce aldığım Marta resimlerini geçen yıl %50 karla sattım. O parayla şu genç ressamın atölyesini kapattım! Gör, 3 yılda ne prim yapar!” Bu liste böyle uzar gider. Konuşulanlar hep kim kaça almış, kaça satmış, kim ne kar, ne zarar yaptı üzerinden yürür. Kurulan cümleler artık hep ekonomik yorumlardır: “Dolar bazında değmez bir yatırım”, “Bu parayı bunlara yatırırsan en az beş yıl kar beklentin olmasın”. Bu yorumların hiçbirinde, sanatçının o eserinde veya o serisinde ne anlatmak istediği, eserin onda uyandırdığı karşı konulamaz hisler veya o sanatçının işlerinin 20 yıldır nasıl zenginleşerek ilerlediği gibi veriler yoktur. =&1=& yoktur. Bir resmin =&2=& adayı olarak, fiyat dahil nasıl her alanda fark yaratma kapasitesine sahip olduğu yoktur. Bir sanatçıya ömür çizgisi üzerinden inanarak ondan tutku ile eser toplama yoktur. Bir sanatçının hak etmediği durumlara düşürülmesine isyan ettiği için inadına ondan yapıt alan insanların şövalye ruhu yoktur. Bu insanlar, fışkıran ekonomik dehalarını bir teşhirci gibi duyurup tatmin olma peşindedirler. Aynen kimi müzayedelerde toplu histeri içinde hareket etme ve birbirlerinin kalkan ve kalkmayan ellerini gözeterek dedikodu ve kolektif sessiz “mimetizm” içinde aldıkları kararlarda olduğu gibi…

=&3=&

Sanat alıcısının hiç bilmediği noktalardan biri de, bir eserin yapıldığı yılın, o resmin en önemli verisi olduğudur. Sanat tarihi, her şeyden önce yapıtların doğum tarihleri ile ilgilidir. Bu hafta Akaretler ArtWeek’de karşıma Elvira Bach resimleri çıktı. Bizim kuşağın Yeni Dışavurumcu ekolünün Berlin hattından gelen bir sanatçıydı. 40 yıl önceki sergilerden bildiğim, dostum Fetting veya Salomé ile çeşitli sergilere katılmış, kariyer yapmış bir sanatçı. Evet, belki kendi çizgisinde devrimlere imza atmamış ama yeni dışavurumcu hattın içinde yerini korumuş bir isim… O yapıtlara bakan Türk alıcısının benzer bol renkli figüratif işler yapan genç sanatçılarla nasıl haksız yere eşdeğer bakabildiğini düşündüm. “Ne yani bu resimler on kere daha pahalı, sanki çok daha mı güzeller?” kıyaslaması, Türkiye’nin en eski müzesinin yalnız 15 yaşında olması ile ilgili bir eğitim sorunudur. Hangi sanatsal devrimi kimin yaptığı ve tarihe kalma ihtimalinin çok daha fazla olup olmadığı gibi temel konuların Türk piyasasında bir karşılığı yoktur. Ünlü eleştirmenlerin veya küratörlerin analizlerinin bir önemi yoktur. İki kaş göz ile birbirini yönlendiren paralı cehaletin ukalalığı, sanat tüccarlarının ellerindeki kurtulmaya çalıştıkları eserleri zorla yönlendirmeleri, sanatın gerçek tüm kriterlerini yok etmek konusunda adeta birbirleriyle yarış içindedirler. Bir eserin “ucuzluğu”, burada “öncülük” veya “yeni parlayan yıldız adayı” gibi temel verileri geçerek, ana kriter haline gelir! Bir başyapıtın veya en çok aşık olacağı bir eserin arayışı yok hükmündedir.

Ne? Sen hala Türk sanatçılardan mı iş alıyorsun! Yatırım değeri yok ki!” =&5=& DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Bedri Baykam: ŞİMDİ SIRA BU COŞKUYU İKTİDARA TAŞIMAYA GELDİ!

Share Button

İçimiz umut dolu… Demokrasinin, seçme-seçilme hakkımızın uğradığı saldırı ve Ekrem İmamoğlu’nun yaşadığı haksızlığa karşı, bu sefer tartışılamaz bir farkla sandıktan çıkmak için haftalardır süren çalışmanın semeresini almamıza 4-5 gün kaldı… CHP ve İYİ Parti’nin öncülük ettiği, diğer partilerin de destek verdiği Ekrem İmamoğlu, var gücüyle İstanbul halkıyla buluşmaya devam ediyor. Mitinglerde, halk unuttuğu hayallerini, coşkusunu, Cumhuriyetçi kökenlerini buluyor tekrar.

Refah Partisi’nin kazandığı 1994 seçimlerinde, solun büyük partisi SHP, oylara sahip çıkma konusunda o kadar yokları oynamıştı ki… Akıl almaz ve mantıksız bir özgüvenle, kimsenin sandığa sahip çıkmadığı korkunç bir seçimdi. Merkez sağ ve merkez solun “sözde devlet adamı”, ihtiras dolu liderlerinin hiçbir ikazı dinlemeden birbirlerini kayıkçı kavgasıyla denize dökmeleri, o tarihte Tayyip Erdoğan efsanesini böylece birden siyaset sahnesine sürmüştü. O tarihten beri bu gaflet, ülkeye nelere mal oldu tabii ki hepiniz biliyorsunuz. Ama artık demokrasimiz o kadar ağır yaralar aldı ki, halkımızın en apolitik kesimleri bile uyandı! Genç iş insanları, TÜSİAD, futbol seyircileri, demokratik kitle örgütleri, her biri “taraf olmayan bertaraf olur” sözünü biraz zorla da olsa anlamış durumda.

Bu nedenle İmamoğlu ısrarla “Artık herkes konuşacak, iş insanları da konuşacak sanatçılar da konuşacak herkes konuşacak” diyor!

2002’den beri, yani CHP, SHP, DYP ve ANAP’ın RTE dönemini beraberce ve sorumsuzca ürettiklerinden beri, liderler arası canlı yayında tartışma izleyemedi sevgili ülkemiz. Erdoğan-Baykal kapışmasının üzerinden 17 yıl geçtikten sonra nihayet ilk defa lütfettiler de, Türkiye futbol maçlarından daha çok ilgi çeken bir tartışma yaşayabildik!

Yıldırım ve İmamoğlu arasında 2 değil, 3 saat süren açık tartışma, milyonları ekranlara kilitledi. Bence, AKP bu açık oturumunu niye kabul etti biliyor musunuz? Çünkü zaten İmamoğlu’nun kazanmakta olduğunu gördükleri için “karşı karşıya gelsinler bakalım belki bir gaf yapar oylar kayar, zaten kaybediyoruz daha kötü ne olabilir ki?” dediler! Bu arada ellerindeki tek sözde koz olan “Ordu Valisi’ne hakaret” iddiasını neresinden şişireceklerini bilemediler. Söz konusu kasette net bir hakaret olsa, herhalde troller sosyal medyada hepimize bunu ezberletirlerdi.

Son dört günde bu “münazara” ile ilgili sayısız yorum dinledik. Vallahi Binali Bey’in söylediği şeylerin neredeyse hiçbirini anlayamadım! “Dört pusula varken nasıl yalnız biri nasıl yanlış olur?” cümlesi hakkında da hiçbir gerekçe göstermeden orta yere anlaşılmaz yorumlar bıraktı. Her şey elinizde iken İBB’de yapmadığınız indirimleri İmamoğlu yaşamımıza soktuktan sonra mı programınıza aldınız?”sorusu da aynen havada kaldı.“Gönül belediyeciliği kazandı”afişleri hakkında Yıldırım yine ikna edici olamadı, çünkü o afişlerde kazanan ilçe başkanlarının değil, kendi fotoğrafı yer alıyordu! Binali Bey “İBB’de kişisel verilerin neden kopyalandığı”=&6=&sorusunu İmamoğlu’na sordu. Halbuki bu verilerin tamamı kamuyu ilgilendiren halka açık verilerdi. Kim neden gocunuyor bu kopyalamalar nedeniyle ben anlayamadım. İBB’nin ihale ve diğer ticari faaliyetleri, “devlet sırrı” veya “ticari sır” olabilir mi? Neyse geçti artık, sayfayı çevirelim, o gün sarf edilen sözler arasında, şaşırtıcı, anlamsız yersiz bulduğum başka yorumlar da vardı ama artık Pazar’a odaklanalım.

CUMHURBAŞKANI YİNE ŞAŞIRTMAYI BAŞARDI!

Tartışmasız en ilginç demeci veren yine Cumhurbaşkanı oldu! Bu sefer de evvelsi gün, kendisinden şunu öğrendik: =&10=& DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Bedri Baykam, Gerçek Koleksiyoner-Sözde Koleksiyoner Farkı

Share Button

Bedri Baykam  30 Mayıs 2019

Bu hafta 29. kitabım çıktı, “Sistem Eleştirileri”.  İlk kitabım “Boyanın Beyni” 1990’da gün yüzü görmüştü. Şimdi baktığımda, çağdaş Türk sanatının kuruluş tüzüğü ve dünyaya açılma senedi gibi bir belge görüyorum.

Yeni kitabım, üç ana konu üzerine sanat polemiklerini gündeme taşıyor. “Piyasa ve Müzayedeler”, “Küratoryal Eleştiriler” ve “Devlet-Sanatçı İlişkileri”. Sanat

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Bedri Baykam: Şanslı Hayvanlar ve Kalpsiz İnsanlar

Share Button

 

Doğru yerde doğru zamanda olmak önemlidir. Şans, bazen yardım eder. Benim için iyi kalpli ve sağlam Atatürkçü bir ailede doğmuş olmak, “doğru yer ve doğru zaman”dır. Anneme, babama ve tüm aileme bana gösterdikleri özen ve sevgi için minnettarım. Ben dürüstlüğü, aile bağlarını, yardımseverliği onlardan öğrendim. 35 yıldır yazdığım her satırdan, verdiğim konferanstan sorumlu olmamdaki tutarlılığı, bu sağlam mayaya borçluyum.

Bunun dışında, ömrümde genel olarak hiç doğru yerde, doğru zamanda olmadım. Ne uçakta, ne sinemada yanıma Museum of Modern Art’ın direktörü, ne Hollywood’un en büyük yapımcısı, ne Picasso, ne de dünyanın en açık vizyonlu koleksiyoncusu düştü. Hiçbir askerlik arkadaşım ne kültür bakanı oldu, ne de banka sahibi… Ömrümde hiç hazıra konmadım. Paranın kendisine veya mala mülke önem verdiğimden değil, ama sanatçılık, hele uluslararası düzeyde, her açıdan çok pahalı bir meslek.

Bazen hayvanlar yanlış zamanda yanlış yerde bulunurlar. Bir mahallenin köpeği, çöpte günün artıklarını kolaçan etmeye gider, ama omurgasız bir belediyenin itlaf ekibi onu oracıkta ağına düşürüp ölüme yollar, hem de 30 saniyecik bir farkla…

Bazen de doğru yerde doğru zamanda bulunurlar. Cumartesi günü çok keyifliydi. Sevgili Uğur Dündar, beni ve Piramid Sanat’ı ziyaret etmeye geldi. O ayrıldıktan sonra bizim ekipten Sedef, Piramid’in önünde 2-3 aylık bir yavru kedi bulmuş. İtiraf edeyim, hastası olduğum tüylü bir tekir tipolojisine sahip kendileri! “Arapları korkutuyordu, aldım getirdim” dedi. O anda kediyi transfer ettim! 2 dakika önce vızır vızır arabaların tehdidi altında canlı kalma savaşı veren bu kedicik, Baykam ailesinin bir ferdi oluverdi. Onu Piramid’deki diğer iki kedi (birini Nişantaşı’nda, diğerini Eskişehir’de sokakta bulmuştum) ve iki köpeğimin yanına değil, eve aldım. Çünkü oğlum da aylardır bir kedi istiyordu!

Aynı gece Suphi ile aşılarını yaptırdık ve o andan itibaren evin yeni maskotu oldu. Şimdi her saniyesini bizimle paylaşarak mutluluk saçıyor etrafa! Yalnız kedi değildi doğru yerde doğru zamanda olan, esas bizler ona erişen şanslılardık! Bakın Luka’nın fotoğrafına!

Hayvan dostu insanlarla beraber yaşamak benim için büyük bir keyif ve kaçınılmaz bir durum. Çünkü hayvanlarla arası soğuk birine anlayış göstersem bile, sürekli bir ilişkiye giremezdim. Hem sevgili eşim, oğlum, hem tüm Piramid ve UPSD ekibi hayvan aşıklarıyla dolu.

EGE CANSEN NEDEN BÖYLE DÜŞÜNÜYOR?

Ama herkes aynı frekansta olamıyor. Kardeş bir gazetenin yazarını ağır bir şekilde eleştirmek tarzım değil. Ege Cansen’in geçenlerde Sözcü’de yazdığı “Hayvanperestlik” başlıklı yazıya gerçekten içerledim. Empati kurmaktan yoksun bir yazıydı. Hem hayvanlara, hem de hayvanseverlere karşı! Eski bir yazısını da referans göstererek şunları yazmaya cüret edebilmiş: “Başıboş köpeklerin belediyeler tarafından toplanıp bir barınma merkezine götürülmesi ve belli bir süre içinde sahiplenilmeyenlerin uyutulması gerektiğini yazdım”  

“(…) apartman girişlerine birbirinden pis, mikrop yuvası kartondan köpek yatakları veya kulübeleri konmaya başlandı. Kulübelerin önü de hayvan severlerin getirdikleri yağlı yemek artıklarıyla doldu”

“Türkiye’de adeta köpeği kutsallaştıran yeni bir din oluşmuştu.”

Emin olun, insanın nasıl bir geçmiş sonucu bunları düşünebildiğini bilmiyorum. Bu dünyanın yalnız biz insanlar için var olduğunu kim anlattı sizlere? Yüz milyarlarca galaksi veya bir o kadar yıldız arasında dünya isimli gezegende, yaşam hakkının yalnız biz insan canlısına ait bir hak olduğunu sanmak nasıl bir mantık-zeka-evrensel ve ilahi hukuk anlayışının sonucudur? Ormanları, denizi, suyu, ezcümle doğayı kirletiyor oluşumuz maalesef artık normalleşti (!). Daha zeki ve saldırgan olmamız diğer canlılara karşı Nazivari davranma haklar vermiyor. Bu anlayış, benim gözümde affedilmez canilik ve doğaya, insanlığa, evrene karşı işlenmiş ağır bir suçtur. Ama bu da onları ne ilahi adalet, ne evrensel hukuk önünde koruyamaz. Türkiye’nin belediye itlaf ekipleri, Danimarka’nın balina katilleri, Uzakdoğu’nun canavar mutfakları, -her biri büyük ihtimalle ailelerinden kaynaklanan ağır defolu bir geçmişten gelen- herkes eşit derecede veya birbirinden ağır suçlu insanlardır.

Bizim toplumumuz merhametlidir. Ama şunu da belirtmem lazım, aşırı travmatik ve medyatik bir mevzu olduğunda birkaç günlüğüne kenetlenmekten ziyade (örnek: bacakları kesilen yavru köpek) her gün acı çeken ve imkansızlıklardan dolayı can veren dostlarımız için sürekli bir duyarlılık gerekiyor. Ormanlarda dağlarda dolaşarak, ömrünü buna adamış arkadaşlarımız var. Onlara destek olalım.

Sonuç olarak bizim yeni kedicik, Luka kurtuldu. Ege Bey, kedileri hiç olmazsa nispeten daha selim ve faydalı buluyormuş! (Çünkü onlar fare tutuyormuş). Ama buna rağmen kediler ve onları korumaya çalışanlar da Ege Bey’ den nasiplerini alıyorlar:

“Her sabah on binlerce kadın, kocaman el çantalarının içinde veya arabalarının bagajları da plastik poşetlerde kedi maması taşımakta, gezi parkuru üzerinde belli değil noktalara bunları koymaktadır. Mamaları, kediler, köpekler, kargalar ve martılar yemektedir. Onların pisliği yetmiyormuş gibi görevi kenti temiz tutmak olan bazı belediyeler, kartondan ‘kedi evleri’ yaptırıp bunları otobüs duraklarını yerleştirmiştir. Pislik diz boyudur”

Ege Bey, soruyorum size: Bir dahaki yaşamınızda bir sokak kedisi veya köpeği olarak doğsanız, sizin gibi konuya bakan bir insan hakkında neler düşüneceksiniz? DEVAMINI OKUYUN

Share Button