Derviş Ergün, Tohum

Share Button

Covid 19, görünmeyen canlı, fenomen değil ancak o etkiyi yaratıyor dünyada kalanlar için, sevimli değil, ölümcül, bu nedenle korku saldı insan üzerine bir de kenarda bekleyen siyasi-ekonomi-kültürel tehlike var edilen düşünceydi. Toplum iç dünyasında kırgın, yılgın ve öfkeliydi ancak yine de iyiye, güzele, doğruya, gerçeğe, adalete, özgürlüğe giden bir umut taşıyordu, bu duygu sade vatandaşın kalbinden geçenlerdi. Ancak kapitalist sistemin içindeki umut

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Derviş Ergün, Beğeni Estetiği

Share Button

Küresel sermayenin 1960’lı yıllarda geliştirdiği “yeni” sosyal ve ekonomik program “küreselleşme” adı altında katışıksız bir liberalleşmeyi içeriyordu. Kapitalizmin iflastan kurtulması, bu programın tüm dünya sathında hayata geçirilmesine bağlıydı. İlk denemeler 1970’li yıllarda Latin Amerika’da başlatıldı, görüldü ki sonuç alınıyor, program 80’li yıllarda Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın aralarında yaptıkları bir anlaşmayla tüm

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Derviş Ergün: Kiç’e giden her yol mübahtır. 

Share Button

             

                                                        

Bilmenin hazzını yaşayan cahilin güdük kalan bilgilenme tecrübesi, bilme kaygısının giderilmesinden ziyade, bilgide kendi düşüncesini tamamlayan genel doğrunun sahiplenilmesiyle alakalıdır. İzlediği filmde, okuduğu kitapta kendi hayat hikayesinin anlatıldığını düşünür, özdeşliği kişi odaklıdır. Ben merkezli bilgilenmede özne kendisidir ve ancak onun kavrayışında bilgi doğru yöne evrilir ya da yok sayılır. Eksik yanları olmasına rağmen tüketime sunulan bilginin meşrutiyetini sorgulamadan benimsemenin altında da aynı düşünce yatar. İspat edilene kadar tezin tüm bileşenleri yok hükmündedir, sırası geldiğinde tarihi belge düzmecedir, kavramlar ve olgular ters yüz edilir, sonuç olarak aklın düzeni karışıktır. Bu tür akıl sayıklamaları postmodernizmin ev sahipliğinde kurumsal kimlik kazanmıştır. Pratik hayat içinde aşağılanan figürün bilgisiz karşı çıkışları değil, bilme edinimi ve ya estetik rejim karşısında kendini geliştiremeyen yoz, bayağı, kaba anlayışa mahkum olmuş figürasyondan bahsediyoruz. Sanat nesnesinin kuruluşunda estetik veya sanat ilkelerini bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde göz ardı eden ya da kapasite yetersizliğinden kiçi oluşturmaktan sorumlu tuttuğumuz öznenin otokratik özelliğini deşifre ediyoruz.

Kiç, genel olan ve yaşama dair bir özü bulunmayan, maksatlı bir sosyal yapı içinde varlık gösterir. Kiç olanın kendinde topladığı bayağı ve yoz karakter, simülasyon sayesinde toplum nezninde itibar edilen kategorik bir değere dönüşür. Kalıcı olmayan, kendi yararını gözeten, pratik ve fırsatçı olan anlayış, mevcut yapıyı aşındırmak için her türlü manipülasyondan çekinmeyeceği açıktır. Özgün olanı ele geçirmek, sanat rejimini provoke ederek kendini yasallaştırmak, estetik değeri ortadan kaldırmak, beğeni kültürünü kendi lehine örgütlemek kiç olanın sahadaki marifetleridir. Asıl köklerinden sökülerek kiç olana eklenen gerçeklik, taklit veya simülasyon yoluyla algıda seçicilik yaratmaktadır. Simülasyon, sahteye kavram üzerinden gerçeklik işlevi yükler. Boudrillard’a göre; simülasyaon, “gerçek” ile “sahte” ve “gerçek” ile “düşsel” olanın arasındaki farkı yok eder. Yani gerçeğin yerini alacak ve onu temsil edecek taklit olan, orijinal adına yeniden üretilecektir. Yani gerçekle bir ilişkisi kalmayan yeni üretimlerin, gerçek olarak tüketimde yer alması. Resim1.2.3

Simülasyonla sağlanan sahte gerçeklik, tüketimin asli unsuru olarak pazarlanır, doğru ve iyi olan kavram bütünlüğünden kopartılır ve kendine göre tekrar üretilir. Sahtenin aslından daha kıymetli görünmesi, bir illüzyondur, arzu nesnesinin kışkırtılması ve ardından gelen hazzın yönetilmesi işlemine dayanır.  Postmodernizm; değer olgusunu, fayda temelinde bir fırsat olarak görür ve bu konuda yapılacak her türlü simülasyona açıktır. Kant’ın vurguladığı gibi “insan aklına rağmen inanmak zorundadır” saptaması, simülasyonla yönlendirilen öznenin olayları açık bir zihin gücüyle değerlendirmeyecek noktaya gelmesidir. Simülasyon, bu noktada neoliberal teorinin vurguladığı yeni toplum projesinde görev üstlenen önemli bir araçsal değer halindedir. Lyotard, postmodernizmi emperyalizmin kültürel aklı olarak niteler. İnsanlığın tüm kazanımları, postmodernizmin laboratuvarında kesilen, biçilen, eklenen, kenara atılan, ilave edilen yeniden yaratılan üzerinde çalışılan birer kadavradır. Bu operasyon yüce değerler adına sosyal yapı ve sanata karşı yapılmakta ve kiç olanla bir sorun yaşanmamaktadır. David Harvey, bu durumu; neoliberal pratiklerin ürettiği yabancılaşma, kuralsızlık, dışlama, marjinalleştirme olarak görür. Çevresel bozulmalara karşı halihazırda devinim halinde olan, genel ahlaki tiksinmeye yol açan bir rejim olarak özetler. Gerçekle yer değiştiren sahtenin en büyük tahribatı, bireyin kendine yabancılaşmasını derinleştirmek ve onu giderek organik yaşamdan koparmaktır.

DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Derviş Ergün: Estetik Akıl

Share Button

Eğer aklın iktidarına, ortakçı bir akıl çıkıyor ve gövdeyi istediği gibi yönetir duruma geliyorsa  akıl tutulması denilen ağır bir sorunla karşı karşıya kalmışız demektir. O nedenle ben aklı başta ikiye ayırıyorum. Birisi oyma akıl diğeri koyma akıl, demek ki birisi; şırayı küpe doldurur gibi başa koyulan akıl. Diğeri ise oyma akıl; bir heykeltıraşın taşı oyar gibi bilgiye, tecrübeye, yeteneğe, sezgiye, içindeki var etme duygusu ve saf sevgiye göre biçimlenen akıldır. Alt gruba dâhil edebileceğimiz birçok akıldan söz edebiliriz ancak onlardan en sık görüleni ve de en tehlikeli olanı uydum akıldır. Halk dilinde “aklıma yattı bu iş” türünden eylem öncesi ikna olmuş akıllardan çok söz edilir. İşte bu akıl uydum akıldır. Demek ki karar vericinin aklına yatan bir fikir en güzel eylem olabilir. Georg Simmel akıl, “en güvenilmez organımızdır” diyor böyle durumlarda. Eğer işler yolunda gitmezse “vay benim akılsız başım” demek genellikle çare olmaz. Hele bazı hayati öneme sahip kararlarda bu tür akıl sürümleri ölümcül olabilir. Yeri gelmişken Türk halkının pek okuma alışkanlığı olmasa da sözlü kültür aktarımına sahip derin bir tarihi geçmişi vardır. Bu nedenle mirastan edinme kolaycılığını bırakamaz ve çoğunlukla aklını nadasa bırakır. Ancak mili davalarda arif bir toplum olduğumuzu ispatlarcasına “ben aklımı peynir ekmekle yemedim” demekten de geri durmaz.

Hoyrat akıldan hiç söz etmeyeceğim. Pratik aklın sevaplarını başka bir yazıya bıraktım. Akıl oyunlarıyla zaman kaybetmeye gerek yok. Kant’ın sezgisel akla yüklediği anlam, akıl tarafından idrak edilenle, hissedilen ancak aklın karar veremediği aralığa dikkat çeker. Bu kavrayış, aklın aşkın hâli Yunus Emre’de zaten vücut bulmuştu. Mevlana, “kim olursan ol gel” kavramıyla aklın ve ruhun tinde birleştiği aşkınlık hâlinin  insana ait olduğunu bize anlatır. “Benim kafam basmaz bu tür ağır mevzulara” sayıklamaları, pış pış aklın ürünüdür. Bilgiye ve aklın suyu hürmetine, kesin doğru olana şaşı bakmak, cehalet değilse, aklın idrak sorunu hiç değildir. Bir güruhun alan hakimiyeti kurma macerasının akılsız tezahürüdür. Bu aynı zamanda ahlak sorunudur ve acilen giderilmelidir. Spinoza, “bilgilenmek etik bir sorundur ” diyor bilgi teorisinde. Aklı başında, oturup kalkmasını bilen, terbiyesi yerinde olana “okumuş adamın hâli başkadır” diyoruz. Denizli türküsünde ne güzel dile getirilir bu kavrayış “Evlerinin önü bulgur kazanı, herkes sever okuyanı yazanı”.  Zevzek aklın idrak edemeyeceği konulardır bunlar. Kökü dışarıda olan neo-liberal dayatmalar, “aklını kullan oğlum” zihniyetini aşıladı bu cenaha. Bu sloganın özeti, tut ipin ucundan dön köşeyi demektir. Haksız kazancın maymun hazzı “aklımı seveyim” öykünmesinde ifade bulur. Aslında bu durum aklın körleşmesidir ve hiçbir güzelliği göremeyecek kadar dünyası kararmıştır. Çünkü deveyi öldüren hars virüsü girmiştir aklına.

Ben aklın en estetik halini, başöğretmenimiz Atatürk’te gördüm. Aklın olgunluğunu, aklın derinliğini, keskin kavrayışı, sezgisel doğruluğu ve her şeyden önemlisi aklın sevgisini ben ulu önderimiz Atatürk’te gördüm. O hep okudu, her zaman, her yerde, Çanakkale’de bile. Savaşı yönettiği küçük kulübesinde; tahta bir iskemle, masa, puslu bir lamba, savaşa ait birkaç evrak ve sedirden başka bir şeyi yoktu. Fakat en çok sevdiği kitapları ve ateş adında köpeği vardı. Ateş, en çok top seslerinde korkardı, her top atılışında Atatürk’ü bırakıp kulübeye kaçardı. İşte bu estetik akıl, savaş alanlarında son şeklini aldı. Aklın duygusu; tifo, dizanteri, verem ve koleradan inleyen insanımızın çaresizliğinde hislendi. Aklın derinliği acı ve gözyaşıyla kazıldı. Hıyaneti gözleriyle gördü ve yaşadı. Can pazarında, ateşin, siperlerin yirmi metre önünde, emperyalizme karşı verdiği savaşta her gün doğdu, her gün öldü Atatürk, cesareti böylece kemikleşti incelmiş yüreğinde, işte bu anı kavrayamıyor aklı kıt zevat. “Ya istiklal ya ölüm ” parolasını yavrukurt marşı sanıyor.

Atatürk, Selanik’te henüz Manastır’a gitmeden askeri lisede okurken Cumhurbaşkanı olacağım diyor. Aynı masada oturan Salih Bozok’a dönerek, “sen yaverim olacaksın”, Tevfik “seni de dış işleri bakanı yapacağım” sözleriyle yüreklerini tazelerken, bu şakaların birahane geyiği olmadığını bizler yaşadık ve gördük. Tarihte bir “zaman” vardır bir de “an”. Zaman, bildiğimiz, işimizi gördüğümüz saat, gün, ay, yıldır. An ise tarihi bir akıştır, bir sonsuzdan bir sonsuza evrilen tarihin kırılma noktasıdır.  İşte Atatürk o “an”ın mimarıdır, Fatih, Sultan Süleyman, Hz. Muhammet gibi. Bilgi, sevgi ve inancın, aklın iktidarında bir mucizenin nasıl gerçekleştiğini, sadece on beş yıl içinde tüm dünya gördü. Bu bir tarihi andır, donmuş zaman hiç değildir. O anı görmek demek o anı bilmek, hissetmek, aklın derinliğinde sezmek, idrak etmek demektir. Yoksa idrak yoksulu akıldan cehaletten başka bir şey çıkmaz. DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Derviş Ergün: Eserin Kamusal Varlığı

Share Button

 

Toplumun ortak kimliğini temsil eden sembol ve şekillerin plastik nesne ifadesiyle, kamusal alanda yer alması, yazılı olmayan kültür tarihinde görsel bir yazılımdır. Şehrin mimari dokusuna eklenen heykel, obje, sembol, şekil veya anıt gibi eserler, sadece bulundukları meydanlara değer katmaz, aynı zamanda o kente bir ayrıcalık da katar. Paris’teki, Eyfel kulesi; “biz de çelik endüstrisinde varız” manasında, bir kutlama adına inşa edilmişti. Sembol veya plastik açıdan Paris halkı tarafından sevilip, sahip çıkılınca sökülmekten kurtuldu. Şimdi Paris’in sembolü olarak kendisine milyonlarca turist çekiyor. Kentin hafızasını oluşturan mimari yapılar veya sanat eserleri tarih içinde geçmişten geleceğe köprü kuran görsel belgelerdir. Bu belgeler sayesinde toplumlar kendi kültürünü tarif etme fırsatı yakalar. İçlerinde barındırdıkları anlam ve mana o topluma ait heyecan ve duygulardır ve bu nedenle her toplumun sanat eseri kendine benzer, kendini anlatır, buradan evrensele ulaşır. Kültürel zenginlik denilen değer olgusu, eserlerin varlığını garanti altına alan ve onun çoğaltılmasına olanak tanıyan düşünce ikliminde vücut bulur. Eğer sahip çıkılmazsa “ alıcısı olmayan sanat o yeri terk eder” örneğinden hareketle, eser üretmeyen, yani kültür yoksunu bir topluma dönüşmesi kaçınılmazdır. Kaç yüz ton et ve ekmek tüketim belgesini, kültürel zenginliğe hiçbir katkısı olmadığını kavramak zorundayız.

Kamusal alanda sergilenen sanat eserinin yaşama şansı kamuoyunun ilgi ve alakasına mı(?) yoksa siyasi geleneğin tavrına göre mi (?) şekillenir. Anıt özelliği taşıyan eserlerin, kamusal alanı işgal etme nedenleri; estetik veya plastik olduğu kadar, bir anlatımı ifade eden tarihi bir olayı ya da onun kahramanını anlatmasıdır. Toplumun ortak belleğini temsil eden bu eserler; içlerinde barındırdıkları derin manayı, zamana karşı her gün yeniden izleyicisine aktarmakla görevlidir. Tapusunu devraldığı kamusal alan, o eser için özel mülkiyet konumundadır ve görsel hafızanın her an canlı kalması için geçmişe tarihlenen zamanı geleceğe taşır. Toplumun tasada ya da sevinçte ortak olduğu moral değerleri, o toplumun karakteristik özelliğinde derin izler oluşturur ve bu değerler bellekte canlı olarak yaşamaya devam eder. Bir anıt eserin konusunu oluşturduğunda görsel, plastik bir dil olarak tekrar izleyicisine döner. Kendi mülkiyetinde toplumun ortak sesini haykırır, bu sesleniş; bazen bir kahramanlık destanı bazen bir aşk öyküsü ya da hüzünlü bir yok oluşu anlatır. Eserler bu özellikleriyle toplumun hissedip anlatamadıkları duygulara tercüman olan görsel hafızanın yaşayan canlı nesneleridir. Bu açıdan On dokuz mayıs zafer anıtı sadece atın üzerinde bir adam figürü değildir.

O anıt bir tarihtir; Galata köprüsü üzerinde, beyaz bir ata binmiş (Fatih Sultan Mehmet gibi) Fransız general d’Esperey’in “hoş geldiniz” diyecek olan! Osmanlı bandosunu, “atımı ürkütüyorsun” bahanesiyle kamçılamasına… İşgal kuvvetlerinin vatandaşa zulüm etmesi, aşağılaması,  kolunu bacağını kırmasına… Ancak biri dur demeli bu dayanılmaz acıya, acaba kim kurtaracak? Sorusuna… Büyük taarruzda kritik bir tepe olan Çiyiltepe’yi söz verdiği zaman diliminde ele geçiremeyen ve bu durumu onursuzluk kabul edip, intihar eden kahraman Reşat albaya… Üzerinde yaralı asker düştüğü halde, hiç oralı olmayan ve Kula’dan, İzmir’e sanki zafere kilitlenmişçesine koşan yağız ata… Alaşehir’de her yer yangın yeri, dumanı tütüyor, yarı çıplak bir kadın kendini parçalıyor, düşman, kızının ırzına geçmiş bir anaya… Yani mazlum bir milletin var oluş zaferini anlatılıyor, anıtın her bir kıvrımında. Bu nedenledir ki; kamuya mal olmuş eserler toplumun ortak değerleri hatta ortak mülküdür. Yaşamaları ya da ölümleri bir kişinin tasarrufuna bağlı kalamaz.

Devleti ve siyaseti yalnızca iktidarı ele geçirme ve genişletme tekniği olarak değerlendiren öğreti Makyavelist öğreti ye karşı, siyasi tekniğin iktidar idealine, hukuk ve adalet kavramlarıyla karşı çıkış gündeme geldi. S. 58. Parlamenter Demokrasinin Krizi, Carl Schimitt

“Özgürlüğü yaratan sanattır” Kant, kendi döneminin siyasi inancının, yani kamusallığın gelişmesine duyulan inancın ve halkın özgür olduğu sürece kaçınılmaz biçimde kendini aydınlatma yeteneğine sahip olduğunun ifadesidir. S. 60. Parlamenter Demokrasinin Krizi, Carl Schimitt

1640 Long Parliament’ı sırasında iktidar yoğunlaşmasına karşı, kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler dengesine karşı ilk teoriler ortaya çıktı. s. 63, Parlamenter Demokrasinin Krizi, Carl Schimitt

Bütün bir hukuk devleti öğretisi, önceden yürürlüğe konmuş, ,istisnasız herkesi bağlayan ve kural olarak tüm zamanlar için geçerli olan yasa ile somut spesifik ilişkileri dikkate alarak, hal ve icaba göre şekillenen kişisel emir arasındaki zıtlığa dayanır. S.65. Parlamenter Demokrasinin Krizi, Carl Schimitt

Kamusallık ve değeri hakkında Hegel, şu son derece özgün açıklamalarda bulunur: “ Zümre meclislerinin yarattığı kamusal alan, yurttaşların mükemmel bir şekilde eğitildiği büyük bir piyestir ve halk en çok bu yolla kendi çıkarlarının gerçek niteliğini öğrenir” kamusallık;  “Devletin çıkarları açısından en büyük eğitim aracıdır.” Halkın istekleri ve görüşlerinin açıklandığı “örgütlenmemiş bir usul”olan kamuoyu ancak bu şekilde ortaya çıkar. S.73. Parlamenter Demokrasinin Krizi, Carl Schimitt

Sosyal ilerleme ve her türlü ilerleme; temsili kurumlar yani düzenlenmiş özgürlük aracılığıyla- kamusal müzakere, yani akıl aracılığıyla gerçekleşir. S. 75. Parlamenter Demokrasinin Krizi, Carl Schimitt

Bugün insanların kaderini belirleyen büyük siyasal ve ekonomik kararlar artık kamusal tartışma içinde dengelenen fikirler ve parlamentodaki müzakereler sonucu ortaya çıkmamaktadır. S. 76. Parlamenter Demokrasinin Krizi, Carl Schimitt DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Derviş Ergün: Rıza İmalatı

Share Button

Mistik düşüncelerin doğruluğunda, Çin, Türk, Arap, Hint medeniyetlerinde ilerleme daha çok kültür alanındadır. Üretim kültür anlayışına göre şekillenir. Modern topluma geçilmesi, devlet denilen kurumun inşası, hukuk ve ona bağlı cumhuriyetin doğuşu ve demokrasinin çalıştırılması, üst üste, alt, alta harman olmuş yüzlerce topluluğu barındıran Avrupa bölgesinde şans bulur. Sosyal dokunun karmaşıklığı ve derinliği, var olma çelişkisini tetikleyen ana unsur olarak safları daha belirgin hale getirir. “Alta kalanın canı cıksın” misali saldırgan rekabet, ana karayı daha sonra deniz aşırı bölgeleri doğal sömürü alanına dönüştürür. Sömürü bölgelerinden akan artı değer, ana karada birikmeye başladığında, içerde paylaşımın doğru dürüst yapılabilmesi ve sömürünün selameti açısından demokrasi ve hukuk çalıştırılabilmelidir. Örneğin, özgürlük fermanı (Magna Carta) olarak bilinen belge, İngiltere kralının yetkilerini kısıtlayan anlaşmadır. Sonuçta yeni burjuva bir hukuk zaferi elde etmiştir. Hak etmenin memnuniyeti ve başarısı örgütlenmeyi, ortaçağ zihniyetine karşı mücadele etmeyi öğretmiştir Avrupa insanına ve böylece Rönesans gerçekleşir. Sosyal uyanış ve insanın keşfi, arkasından gelen aydınlanma, bilimin özgürleşmesi, sanayileşme ve kapitalizmin doğuşu, sınıf mücadelesi, modernizm derken 20. yüzyıla gelindi. İçte “modern” kavramı etrafında biçimlenen gelişmişlik, dışta “batı medeniyeti” olarak sömürge olarak dünyayı yeniden biçimlemek mümkündü. Ancak bu proje için iki savaş yeterli olmadı.

Savaş sonrası kapitalizm, emperyalist özelliğini devam ettirmek için 1950’li yıllardan itibaren post modern politikaları devreye aldı. İlk çıkış yıllarında “globelleşme” küreselleşme kavramı çok ciciydi ısıtıyordu soğuk ortamı. Küreselleşmenin nimetleri liboş, işbirlikçi, sözde solcu, entel, dantel gibi kişiler tarafından Allahın bir lütfu gibi anlatılıyordu tüm dünyaya. Etnik milliyetçilik, mezhep temelinde inanç, travesti, homoseksüel, marjinal guruplar, anarşistler, çıkar gurupları, vb. demokratik yönetim kültürün birer ana unsuru olarak gösterildi. Demokrasi ve insan hakları liberal politikalara göre yeniden tarif edilmeliydi. Ulus devlet ve cumhuriyet değerleri eskimiştir, yeniden düzenlenmeli ya da tamamen bu işten kurtulmalıydı. Fırsat eşitliği, yaşama hakkı, adalet, hukukun üstünlüğü, vb. kısaca insana ve doğaya ait değerler hayata geçirilmeliydi. İlerleyen yıllarda bu telkin ve dayatmalar “uygarlık” transferi denilen yeni nesil sömürü yöntemi olduğu er geç anlaşılacaktı.

Ancak bu politikalar seksenli yıllardan itibaren adım adım hayata geçirildi. Bunalım atlatılınca küreselleşme küresel güce yani emperyalizme aslına döndü. Doksanlı yıllarda sosyalist blok iflas edince önü tamamen açıldı, tek adamlık başladı. İki binli yıllarda tek adam teklemeye başladı. İmdada Asya ülkeleri yetişti. Küresel ekonomiye emek yoğun mal üretimiyle destek oldu. Dördüncü evrede yani iki bin onlu yıllarda işler karıştı, Asya ülkeleri emperyalizmi büyütürken kendileri de büyümüştü. Bu gerçek ortada iken tek adamlığı sürdürmek mümkün değildi. Bu işten kurtulmak için iki bin yirmili yılları içine alan beşinci plan devreye sokuldu. Afrika ve Müslüman coğrafya etnik ve mezhep temelinde bir birine kırdırılıp boşalan alana yerleşmek ve doğrudan sömürmeye başlamak. Nasıl olsa bölgeye uygarlık ve demokrasi geliyordu! Ancak proje ölü doğdu. “Yağmurdan kaçarken doluya tutuldu.” Kuzey komşumuz sahaya indi “toplayacağın balı bensiz yiyemezsin!” diye serde olan ayılığını gösterdi.

Şimdi kara kara düşünüyor, acaba bir birine küs aşiretlerle, bir avuç etnikçi-bir çuval mezhepçiyle, ortadan toz olan liboşlarla bu iş kurtarılabilir mi? Sınıf mücadelesinden emekliye ayrılan, şimdi Emperyalizmle cilveleşen solcudan bir iş çıkar mı? Körler sağırlar birbirini ağırlar. Noam Chomsky, bu konuyu iki cümleyle özetliyor. “Emperyalizmin alternatifi yoktur” inancını destekleyen ve onu kurumsallaştıran seçkinler sınıfına karşı, alkış tutanlar “rıza imalatı” konusunda üretilmiş, akla hizmet edenlerdir. Dayatma ve müdahalelere karşı direnç gösterebilecek halkı, ikna etmek için görev alırlar. Bu işler ancak bu kişilerle kotarılabilir, bunlara kısaca oyun kurucu, gündem belirleyen işbirlikçi denir. Emperyalizm, kendi isteği ne ise, tüm insanlığın da isteği aynıdır düşüncesini savunur. Güç eşitsizliği, karşısında güçlüden yana tavır alan aydın, aslında kendi güçsüzlüğüne boyun eğmiştir. Keskin kavrayış yeteneğine sahip olduğu halde, aç gözlü, hırslı ve ahlak dışı eylemleri, sessizce dışarıdan izler. Göz ardı edilmiş, pusuda bekleyen adamı deşifre etmekten kaçınır ya da onların hikmetinden faydalanma yoluna gider. Batı kulübünden bağımsız hareket etme cesareti gösteremez. Küresel gücün, “Yeni Dünya düzeni” kavramı içinde yer tutmanın haklılığını savunur ve hatta bu işin militanlığını yapar. Masumiyet kirlendiğinden baskın olan güce tetikçi olmaktan hicap duymaz. Emperyalizm için o ülkenin döneği, liboşu, solcusu, sözde aydını, haini geride daha ne varsa çok önemlidir. Onlar olmadan o ülkede bir santim bile ilerleyemez. 28. 02. 2016
Derviş Ergün
dervisergun@yahoo.com DEVAMINI OKUYUN

Share Button