Işıl Savaşer: Postmodern Algı

Share Button

Sanat tarihçilerinin görüşlerine göre, modern sanat 19. yüzyılın son çeyreğinde izlenimciler ile başlamıştır. John Ruskin, 1860 yılında beş ciltten oluşan “Modern Painters”’in ilk cildini 1842’de yayınlamış ve dönemin adını koymuştur. “Paris’te Charles Baudelaire, 1846 yılında Ruskin ile aynı dönemde Salon sergilerinden başlamış, 1863’te modern hayatın ressamına uzanarak dönemin eleştirisini yapmıştır”.[1]

20. yüzyılın ilk çeyreği

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Işıl Savaşer: Bacon’dan Beuys’a…

Share Button

Savaş sonrası dönemde modernist sanatçının üstün bir duyarlılığa sahip olduğu anlaşılmıştır. Yüzyılın ortalarında İngiltere’de heykeltıraş Henry Moore ile Barbara Hepworth’ün yapıtları ülkeye eksikliği hissedilen bir uluslararası sanat görüntüsü kazandırmıştır. Özellikle Moore’un figüratif heykelleri, kökleri derinlere uzanan adak olma haliyle evrenselleşmiş bir retoriği buluşturmuştur. 1951 tarihli “Uzanan Figür”, kendisinden önceki

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Derviş Ergün, Güncel Sanat Polemiği

Share Button

Üst başlık altında tarif edilen sanat çalışmalarını; bir isimlendirme sorunu olarak görmekten ziyade, yeni bir olguyu, yeni bir söylemi kendine dert edinmiş çalışmalar olarak görmek daha doğru olur. Güncel Sanat da bu tanımlamalardan bir tanesidir. Bazen iç içe geçmiş kavramlar, ayrı tanımlamalar olmasına rağmen birbirinin yerine kullanılır, bu durum kendi içinde bir tutarsızlığı barındırsa da çoğu zaman asıl kavramın kendisi önemli görülmez. Güncel

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Hülya Aydar: Ruhsallıkta Düşlerin Olanağı Üzerine

Share Button

Eda Çığırlı’nın “Düşler” sergisinden esinle…

Düşler öyle bir kesişme noktasında duruyorlar ki hem felsefe-bilim geleneğine hem din-mitoloji ağına hem de sanata sızmışlar, şekil alırken şekillendirmiş, anlatırken anlatılmışlar. Düşlerin bu karmaşık varoluşu gerçeklikle karşıtlık konumunu sorgulatırken özellikle beni olanağı ve kaynağı ile ilgili düşünmeye götürdü. Bu yolculuk düşlerin ruhsallıktaki yerine bakmamı kaçınılmaz kıldı,

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Akın Demiral: Bir Göç’ün Portresi

Share Button

Renksiz bir diyarın kıyısında, rüzgarla etekleri savrulan, bedenleri ılık hava ile salınan donuk yüzlerine vuran güneşin sıcaklığıyla gözlerindeki renklerin katmanlarında yok oluyordu zaman anlamsızca…

Zaman mı yenmişti bu yüzleri, yoksa bakışlar mı soldurmuştu renkleri…

İsimsiz hikayelerin kimliksiz kadınları, Zerrin Pehlivan’ın kadınları; göç etmiş bedenleri ve ruhları arasında bir boşluk hissinde yakalıyor bizi. Göç’ün tanımını yapmak zorunda

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Nuray Yılmaz: Unutturmanın Politikasına Karşı Hatırlamanın Sanatı: Eda Çığırlı’nın Hafıza Adlı Sergisinin Düşündürdükleri

Share Button

Bir gün hafızamızı kaybedecek olmak düşüncesi hepimizi korkutur. Çünkü hafıza demek kimlik demektir, varlığımızın bilincine varmaktır. Gelecek, geçmişin şimdideki tezahürü olan hafızanın üzerinde inşa edilir. Yoko Ogawa bu temel korkulardan biri olan hafızanın yitimi korkusunu, distopik bir roman olan Hafıza Polisi’nde işlemiş.[1]

Hafıza polisi, adı bilinmeyen bir adada geçer. Bu adada bazı nesneler günbe gün kaybolur, önce şapkalar, sonra kurdeleler

DEVAMINI OKUYUN
Share Button