Atılım Şahan: “Ejderhalardan Korkuyorlar Çünkü Özgürlükten Korkuyorlar.”

Share Button

i_ve_never_been_so_wrong_____painting__by_freyjacelebrilcatpaw-d6znq6q

Hayal gücü, Fantezi ve Hobbitler Üzerine

“Önce Eru vardı. Tek olan. Eldar dilinde İlluvatar denilen.” Böyledir, Orta Dünya fanları tarafından bir nevi Kitab-ı Mukaddes muamelesi gören Quenta Silmarillion’un girizgâhı. Eldar (yani Elflerin) dilinde İlluvatar diye anılan Eru eliyle yaratılmıştır her şey.

 

Fantezi edebiyata meraklı herkes bilir ki Elflerin, Orkların, Hobbitlerin gerçek yaratıcısı, J.R.R. Tolkien adlı masalcı amcadır. Yine meraklılarının malumu bu Güney Afrikalı dilbilim uzmanı edebiyatçının eserleri basitçe hikâye/roman kitaplarından ibaret değildir. Muadili birçok bilimkurgu ve fantezi edebiyat üstadından farklı olarak kurduğu dünyanın coğrafyasından, toplum yapısına, tarihsel arka planından siyasî ilişkilerine kadar her detaydan okuru haberdar etme telaşındadır. Orta dünyanın çeşitli halkları için grameriyle, fonetiğiyle, etimolojisiyle sair diller tasarlamıştır. Olayların geçtiği diyarları o denli ayrıntılı kurgulamıştır ki hemen her eserinin son kısmındaki haritalardan yolculuk eden kahramanların güzergâhlarını takip etmek mümkündür. J.R.R. Tolkien edebiyatına merak salmak, tarihçeler, sözlükler, dipnotlar ve soyağaçları ile zenginleşen oldukça girift ve çok katmanlı alternatif bir dünyaya girmek gibidir.

the_hobbit_an_unexpected_journey_by_ahmetbroge-d5nmoml

Ursula Le Guin Kanunu

Eleştirmenlik müessesinin saygın localarında, İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü gibi koca koca akademik unvanlar taşıyan bir edebiyatçının, ateş saçan ejderhalar, konuşan ağaçlar, cüceler ve bilumum hayalî mahlukata meyyal olması durumuyla ilgili, edebî açıdan yakışıksız bir hafiflik şeklindeki yorumlardan, yazarın kaçış edebiyatına sığındığı iddialarına kadar çeşitli tenkitler zuhur etmiştir. Henüz iyi bilim kurgu, iyi edebiyattır kanısı yaygın değildir. Fantezi ya da bilimkurgu denilince metal bikiniler giyen kızların lazer kılıçlarıyla yeşil Marslıları kestikleri, edebî değer taşımayan, vakit geçirmelik, ucuz kurgular ve pespaye kitapçıklar akla gelmektedir. Bu sebeple J.R.R. Tolkien’i savunmak zorunda kalan bazı çevreler bile, kimisi kuzey mitolojilerinden devşirme kimisi tamamıyla özgün birçok farklı ırktan müteşekkil halkların ve bu halklar arasındaki savaşlar, ittifaklar ve entrikalardan örülü ilişkilerin, gerçek dünyanın (özellikle savaş dönemi Avrupa’sının) alegorisi olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Bu şekilde eğlenceden başka amaç hedeflemeyen ve insanı gerçek dünyadan koparan bu edebiyat janrını ciddiyetsizlik yaftasından kurtarıp, onu daha ulvî mesajların taşıyıcısı kılmaya çalışmışlardır. J.R.R. Tolkien bu nevden kritiklere doğrudan cevap vererek “varlığını sezecek kadar yaşlanıp bezdiğimden beri alegorinin her türlü tezahüründen bütün kalbimle nefret ederim” cümlesini edecek; ve kaçış edebiyatı yaptığına dair iddialara cevaben kaçış ihtimalinden en çok kimin korkuya kapıldığını soracaktır. Tabii ki gardiyanların.

 

Tam bu noktada Ursula Le Guin kanununu hatırlamakta fayda vardır. Le Guin’in daha 1974 yılındaki bir konuşmasında harikulade şekilde tespit ettiği üzere Amerikan halkı ejderhalardan korkmaktadır. (Why are Americans afraid of dragons?)

 

…Fark ettim ki birçok Amerikalı’ya sadece fantezi değil kurgu olan her şey ters geliyor. Millet olarak insan hayalinin ürünü olan her şeye şüpheli gözle bakıyor, hakir görüyoruz…

Savaş ve Barış’ı veya Yüzüklerin Efendisi’ni okumak bir iş değildir, zevk için okursunuz okursanız. ‘Eğitim Amaçlı’ veya ‘Kendini Geliştirme Faaliyeti’ şeklinde bir kulp bulamıyorsanız yaptığınız işe, püriten değer yargılarımız onu biraz bencilce bir lüks veya gerçeklerden kaçmak olarak niteleyecektir. Bir püriten için zevk almak değer verilecek bir şey değil bir günahtır.

Aynı şekilde bir iş adamının bakış açısıyla, bir davranış ancak kısa vadede somut bir getirisi olacaksa kabul edilebilirdir. Tolstoy ve J.R.R. Tolkien okumak için sadece bir edebiyat öğretmeninin bir özrü olabilir, parasını onlardan kazanıyor ne de olsa. Tabii iş adamımız da arada bir kendine bir best-seller okuma izni verebilir; iyi bir kitap olduğundan değil, çok sattığından, başarılı, iyi kazandırmış bir ürün olduğundan. Para tüccarımızın tuhaf, mistik kafasında iyi kazandırmış olması o kitabın varlığını haklı çıkarmaya yeter, o da onu okuyarak mevcut başarının gücünü, tılsımını birazcık paylaşabilir. Büyü denmezse buna, neye denir bilmiyorum.

…Büyülü yüzüğünü hayali bir yanardağa atmaya çalışan bir hobbitin sorunlarını okurken öğrenecekleriniz, ne toplumdaki statünüzü ne de gelirinizi olumlu yönde etkilemez. Hatta, arada bir ilişki varsa tam ters yönde olmalı. Fantezi ile para ters orantılıdır. Bu, ekonomistlerce Le Guin kanunu olarak bilinen bir kanun. Kanunun doğruluğuna sizi çarpıcı bir örnekle ikna etmeye çalışayım: Bir gün arabanıza, sırt çantası, gitarı, uzun saçları, gülümsemesi ve otostop yapan başparmağı dışında hiçbir sermayesi olmayan gençlerden birini alın. Çoğu zaman bu kaybolmuş çocukların Yüzüklerin Efendisi’ni okumuş olduklarını hatta kimisinin kitabı neredeyse ezbere bildiğini göreceksiniz. Bir de Aristotle Onasis’i veya Paul Getty’i ele alalım: bu adamların hayatlarının herhangi bir bölümünde, herhangi bir nedenle bir hobbitle alışverişi olmuş olabilir mi?

Yine de, ekonomik imparatorluklarını bir kenara bırakırsak, Onasis’in, Getty’nin ve diğer kasvetli trilyonerlerin fotoğraflarına dikkat ettiniz mi? Sıkıntılı tuhaf bakışlarına, sanki susamışlar gibi? Sanki bir şey kaybetmişler de nerede kaybettiklerini hatırlamaya, hatta neyi kaybettiklerini anlamaya çalışıyorlarmış gibi? Çocuklukları olabilir mi kaybettikleri?

Böylece imgelemin yararları, özellikle de edebiyatın ve en çok da masalların, efsanelerin, fantezilerin, bilim kurgunun ve diğer deli zırvalarının yararları hakkındaki savunmama geliyorum. Öyle inanıyorum ki olgunluk, insanın büyümesiyle olur, çocukluğuna burun kıvırmaya başlamasıyla değil. Erişkin bir insan yolda olmuş bir çocuk değil, erişkinliğe ulaşmış bir çocuk demektir. Erişkin bir insanin en iyi yanları bir çocukta da aynen vardır.

Çünkü fantezi gerçektir. Gerçekten yaşanmış olayları anlatmaz ama gerçeği anlatır. Çocuklar bilir bunu. Büyükler de biliyor, bildikleri için korkuyorlar. Fantezilerin gerçeği, hayatlarındaki yalanları tehdit ediyor çünkü; hayatlarını üzerine kurdukları, yanlış, sahte, gereksiz ve fani ne varsa tehdit ediyor. Ejderhalardan korkuyorlar çünkü özgürlükten korkuyorlar.”

 

Le Guin’in fantezi edebiyatla belli bir kesimi ilişkilendirmesi oldukça isabetli bir tahlilin ürünüdür. Gerçekten de hippilerden, çiçek çocuklardan sol sosyalistlere; feminizm hareketinden anarşizme, oradan savaş karşıtlığına, sivil itaatsizlik geleneğine kadar birçok  –ekserisi barışçıl–  muhalif grup ve protest fraksiyonlara tandanslı popülasyon, hayal gücünün ürünlerine karşı, egemenler saffında konuşlanmış işbilir kalantorlara göre daha toleranslıdır. Devrimcilik müesses nizamın emrettiği normların dışında düşünmeyi gerektirir. Gücünü statükodan alan ve tüm enerjisini yine sistemin memur ettiği görevleri layıkıyla ifa etmeye hasreden bir iş adamı veyahut bürokratın, daha paylaşımcı, daha eşitlikçi başka bir dünya hayali kurmaktaki yeteneksizliği ne kadar aşikârsa, kurgulanmış başkaca dünyaları öğrenmekte de o kadar isteksizdir. İngiltere’de mevcut politik eğilimlerin hepsine birden boykotçu bir tutum geliştiren beatnikler, -siyaset dünyasının, düzenle uzlaşmayan, şablona uymayan, tek tipleştirilmiş uysal yurttaş profilinin dışında kalan unsurları umursamamasından müsebbip- siyasî sistemi umursamadıklarını vurgulayabilmek için “Başbakan adayımız Gandalf” sloganını kullanmışlardı. 68 olayları sırasında “Frodo yaşıyor” sloganı dövizleri, pankartları süslüyordu. Türkiye’de Hobbit romanını ilk kez Türkçe’ye kazandıran Altı Kırkbeş Yayınevi’nin biraz espritüel anlatımı ile “1968’de uzun saçlı insanların bir ellerinde Hesse diğer ellerinde J.R.R. Tolkien kitaplarıyla dolaştıkları görülmedi. Bize kalırsa kitapları aynı ellerinde taşıyorlardı.”

 

Orta Dünya müdavimlerinin bittabi bildiği üzere J.R.R. Tolkien ve eserleri, fantezi edebiyat geleneği üzerinde deprem etkisi yarattı. Hatta J.R.R. Tolkien sadece fantastik öğeler kullanmakla kalmayıp ikincil bir dünya yarattığı için fantezi türünün fikir babası da sayılır. Karl Marx Marksizm, Sigmund Freud psikanalitik yaklaşım ya da Charles Darwin Evrim Teorisi için neyse J.R.R. Tolkien da fantastik edebiyat türü için aynı anlamı ifade eder. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit romanlarının birlikte 250 milyondan fazla satarak tüm zamanların en çok satan kitaplar listesinin zirvesine oturmasından mülhem, Yüzüklerin Efendisi’nin Türkçe’de ilk çevirisini yayınlama şansına nail olan Metis Yayınevi’nin arka kapak yazısı şöyle başlar: Dünya ikiye bölünmüştür denir J.R.R. Tolkien’in eseri söz konusu olduğunda. Yüzüklerin Efendisi’ni okumuş olanlar ve Yüzüklerin Efendisi’ni okuyacak olanlar. Gerçi satış başarısının edebî kalitenin başlı başına ölçüsü olmadığı hususunda Le Guin birkaç satır önce uyarmıştı bizi. Yinede kaçış edebiyatı şeklinde eleştirilen bir roman serisinin milyonlarca okurun ilgisine nail olması manidardır.

 

J.R.R. Tolkien, Güney Afrikalı olmasına rağmen Batı kültürünün içine doğmuş, dahası ihtisasını Batı dilleri üzerine yapmış bir entelektüel olarak, zihinsel yapısı itibariyle batı düşünce sisteminin lineer  (çizgisel), pozitivist ve aynı zamanda pragmatist karakterinin belirli bir ölçekte dışında seyreder. J.R.R. Tolkien’in yarattığı dünyayı anlamlandırma gayreti içinde kendimize yol ararken; İvan Gonçarov’un Rus düşünce sistemini, kültürel, sanatsal ve bilimsel yönlerden örnek aldıkları kıta Avrupa’sı mantalitesinden özgün bir yaklaşımla ayırdığı ve Rusya insanının Doğululara özgü zihinsel alışkanlıklarının altını çizdiği fazlasıyla haklı tespiti yolumuza ışık tutacak türdendir. İvan Gonçarov’a göre Avrupa (Batı dünyası) hayallerini gerçekleştirmek üzere kuranların kıtasıdır. Hayal kurmak ancak bir teşebbüsün ilk adımı olarak anlamlı ve gereklidir. Doğu düşüncesinde ise hayal kurmak gerçekliği değiştirmenin bir yönteminden ziyade gerçeklerin yerine ikame edilen bir alternatiftir. Batı’da gerçekleşmeyen hayal bir trajedi sebebiyken, doğuda hayaller zaten gerçekliğin ruhsuz soğukluğundan uzak durmak için kurulur. Doğulular (ki Gonçarov bu tanıma Rusları da dâhil eder) elle tutulur bir fayda beklentisi içinde olmadan, geviş getirir gibi, kendi içinde başlayıp, kendi içinde sonlanan hayaller kurmayı severler. Hayaller en fazla bir zevk-i sefa aracıdır. Le Guin’in dikkat çektiği üzere kapitalist üretim süreçlerinin ve modern toplum denilen garabetin zehri ile malul Batılı insanın, imgelemsel ve genel olarak düşünsel yapısı, endüstriyel devrimin şafağında çırçır makinesini, buhar makinesini ve daha nicelerini icat edebilecek kadar zengin olmasına karşın, ejderhalardan, fantazyadan, verimliliği ve faydası direkt ortaya koyulamayan her türlü kurgudan korkacak kadar akamet(verimsizlik) içindedir.

the_hobbit_by_miraradak-d5k9ii1

Güç Yüzüğü ve İktidar

Hobbit romanında Bilbo Baggins’in Gollum’dan apardığı yüzüğün -her ne kadar hikâyenin devam serisi olan Yüzüklerin Efendisi’ne kadar önemi anlaşılamasa da- çok ciddi bazı meziyetleri vardır. Birincisi yüzüğü parmağına takan kişi görünmez olmaktadır. Bu türden hayalî yetenekler arasında görünmezlik, ışınlanma, düşünce okuma, uçabilme gibi birçok insanın fantezilerini süsleyen özel güçlere oranla kötü niyetle kullanıma en teşne olanıdır. Görünmezlik kişiye eylemlerin sonuçlarından muaf kalabilme ayrıcalığı tanıması açısından ilk anda suç işleme serbestisi alanında kendine kullanım alanı bulabileceği fikrini akla getirir.

 

Biraz olsun siyaset bilim konularına bulaşma hevesine hasredersek; güç yüzüğüne sahip olmayı aslında iktidara sahip olmak şeklinde tercüme edebiliriz. Sosyolojide yapılmış devlet tanımları içinde herhalde en isabetlilerinden birisi şudur: Devlet belli bir coğrafyada şiddet tekelini elinde bulunduran en organize olmuş yapıdır. İktidar, çoğu kez bireylere zorunlu kıldığı yaptırımlardan kendisini muaf tutması açısından bir yanıyla zorunluluk halleri karşısında görünmezdir. İstediği keyfiyet derecesinde davranan ama bu davranışları sebebiyle sorumlu tutulamayan bir kişi ya da bir yapı düşün ki olanaklılığı, emrinde kolluk kuvvetiyle, maliyesiyle, bürokrasisiyle devasa bir zor aygıtı bulunmadığı takdirde ancak görünmez olmakla mümkündür.

 

İkinci bir meziyet olarak güç yüzüğü kendisine sahip olan kişinin ömrünü uzatmaktadır. Aslında sahip olmak durumu güç yüzüğü söz konusu olduğunda karşılıklıdır. Yüzük taşıyıcısı yüzüğe sahip olduğu kadar yüzük de taşıyıcısına sahip olmaktadır. Bilbo’dan önceki yüzük taşıyıcısının Smeagol’dan Gollum’a evrilen trajik sürecinden anladığımız kadarıyla yüzük, bu karşılıklı aitlik süresi boyunca taşıyıcının ruhunu da karartmaktadır. Sahiplerini daha bencil, daha yalnız kılar. Ve nihayetinde yüzüğe karşı takındıkları obsesif haller kurbanlarını karanlık suretli ucubelere dönüştürmektedir. Her ne kadar üstat sembolizm şerbetinin tadından hoşlanmadığını deklare etmiş olsa da yüzük basitçe bir simgesel eşleştirme ile erk/otoriteyi temsil etmektedir. Bu sebeple yüzüğe sahip olmak belirli bir bakış açısıyla iktidara sahip olmakla özdeştir. Yüzüğün uzun vadedeki deforme edici etkisi de normal olarak siyaset bilimin temel varsayımlarından biri olan, denetimsiz iktidarın kaçınılmaz yozlaştırıcı etkisine tekabül etmektedir. Nihayet yüzüğe karşı hissedilen bağımlılık hâlleri de koltuk sevdası diye bildiğimiz siyasî iptila durumunu tasvir etmektedir. Zaten üçleme boyunca yüzüğü gasp etmeye kasteden tekinsiz karakterlerin hemen hepsi yüzüğü kendi nüfuz ve iktidar alanlarını genişletebilmek için istemektedirler. Shire halkından gelen zararsız, minik hobbitin, yani Frodo’nun amacı ise yüzüğü almak isteyen diğerlerinin aksine onu kullanmak değil yok etmektir. Finalde izlediğimiz kadarıyla Frodo da kendinden önceki yüzük taşıyıcılarının kaderini paylaşarak yüzükten ayrılmakta tereddüt eder. Frodo’nun -Gollum kadar uzun olmasa da-  hepsine hükmedecek tek yüzükle geçirdiği zaman kişiliğini değiştirir.

 

Büyücülere yüzük kadim yasa koyucular tarafından yasaklanmıştır. O yüzden Gandalf bilgelik ve korku karışımı bir hissiyatla yüzüğün çekim gücünden uzak durmaya çalışır. Boromir ve Faramir yüzüğe sahip olmak için en çok istek duyanlardır. Hatta bir sahnede Boromir yüzüğü almak için hamle eder. Bilbo yüzüğü Frodo’ya hediye etme niyetinden son anda çark etmek ister ancak Gandalf’ın tehditvari telkiniyle yüzüğünden ayrılabilir. Bilgelik ve öngörülerinin hedefi vurmasıyla maruf Elf kraliçesi Galadriel bile yüzüğün çekim kuvvetine karşı koyamaz. Gollum yüzüğe duyduğu onulmaz fetişin ruhunda yarattığı maraz sayesinde kendini bilmez şekilde yüzüğün peşinde koşmaktadır. Yüzük onun için bir istek değil bir bağımlılık haddidir. Yüzüğün ve dolaylı olarak sınırsız gücün peşindeki ve etrafındaki tüm karakterler içinde yüzüğü istemeyen tek kişi Frodo’ya, Mordor yolculuğunda yoldaşlık eden Samwise Gamgee’dir. Çünkü gerçek hayatta da her gün rast geldiğimiz birçok kişinin aksine kendini tanıma ve kendini bulma yolculuklarının arifesindeki, rüzgâr nereden eserse savrulan, zayıf karakterli kimselerden biri değildir. Kim olduğunu ve nereden geldiğini bilmektedir. Bahçıvandır, dostluk ve bağlılık gibi Saiklerle (sebeplerle) zorunluluktan iştirak ettiği yol macerasını saymazsak, hayattan ne istediğini bilen insanların kararlılığı ile davranmaktadır. İç dünyasındaki tutarlılık ve uzlaşı oranında dışarıdan kendisine sunulabilecek iktidar, güç, otorite gibi yapay tatminlere kapalıdır. Bu açıdan serinin belki de tek gerçek kahramanıdır.

 

Peter Jackson

Güç yüzüğü ve Frodo’nun yolculuğundan biraz uzaklaşıp, bakışlarımızı şu sıralar sinemalarda gösterimde olan Hobbit’e çevirirsek: bilindiği gibi Hobbit Yüzüklerin Efendisi’nin öncesinde ama Silmarillion’un sonrasında vuku bulan olayları anlatır. Kendi halinde barışçıl bir halk olan hobbitler içinde, kendi hâlinde nazik bir hobbit olan Bilbo Baggins’in doğuya yaptığı enfes yolculuğun hikâyesidir. J.R.R. Tolkien’in çocuklarını eğlendirmek için kaleme aldığı eğlencelik bir roman olarak husule gelen roman, ilk yayınlanışından yaklaşık üç çeyrek asır sonra, günümüz teknolojisi ve her neviden sanatsal pratiği yutmaya hazır, tüketime odaklı pop kültürün de iteklemesiyle devasa bir proje hâline gelmiştir. Öncelikle beyazperdede izlediğimiz eser ilham aldığı romandan –uyarlama ölçülerine göre- hayli uzun ve değiştirilmiş bir formatta servis edilmektedir. Radagast, Azog, Saruman ve Sauron gibi romanda hiç bahsi geçmeyen karakterler eklenmiştir. Biraz da iki yüz sayfayı geçmeyen bir romandan üçer saatlik üç film çıkarma gayretiyle konu iyiden iyiye sündürülmüştür. Öyle ki yolculuğun ilk iki filmde tamamlandığını göz önüne alırsak son filme ejderhanın öldürülmesi ve beş ordular savaşı haricinde anlatılacak hiçbir şey kalmamıştır. Önümüzdeki yıl bu zamanlar maceranın nihayetini öğrenmek için sinema salonlarını dolduran izleyicileri, anlatacak bir öyküsü ve takip edilecek bir konu örgüsü olmayan, üç saatlik bir savaş sekansı ne dereceye kadar tatmin edecektir orası da şüpheli.

 

Hobbit’ten önce çekilip gösterime giren Yüzüklerin Efendisi’nin gişe başarısından müsebbip Orta Dünya’da geçen bu yeni serüven ticarî kaygılara kurban gitmiş gibi görünmektedir. Sanat felsefesinin abecesine merak salan herkesin malumu temel bir postulat vardır. Sanat eserinde kalitenin baremi biçim ve içerik arasındaki uyumdan geçer. İki satırlık rubailer de, muazzam büyüklüğü ve karmaşıklığı ile baş döndüren mega-mimarî yapılar da biçim-içerik şablonuna vurulup, sanatsal açıdan kritik edilebilir. Örneğin Yüzüklerin Efendisi gibi üç ciltlik, fazlasıyla teferruatlı ve çok katmanlı bir romanın sinema uyarlaması için üç bölümlük bir seri gayet olurlu iken, devam romanlarına göre daha basit ve butik bir öykü olan Hobbit’in beyazperde uyarlamasında biçem, içeriğin fazlasıyla önüne geçmiş gibidir. Şu ana kadar izleyebildiğimiz ilk iki film için konuşursak; iki bölümde de hiç durmayan aksiyon sahneleri eğlenceli bir seyir oluşturmasına rağmen, genel değerlendirmede seyirciyi Orta Dünya’nın atmosferine çekemeyen bir sakillik sırıtmaktadır.

 

Biraz daha eskileri hatırlamaya çalıştığımızda; roman serisinin film haklarını satın alan yapımcı firma tarafından Yüzüklerin Efendisi’nin sinemaya uyarlanacağı ilk kez anons edildiğinde (Hollywood dedikodularına bakılırsa) olası yönetmenler içinde Steven Spielberg’inde adı geçmişti. Tahmin ediyorum ki o dönem bu ihtimali düşünen hemen her J.R.R. Tolkien okurunun tereddüt ettiği nokta romanın özgünlüğüne halel geleceği yönünde olmuştu. Uyarlamayı teknik anlamda Peter Jackson’dan çok daha iyi kotarabileceği aşikâr olsa da sonuçta ortaya konulacak filmin, J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi değil, S.Spielberg’in Yüzüklerin Efendisi olacağı kaygısı neredeyse Orta Dünya fanlarının ortak görüşüydü. Sonuç itibariyle projenin rejisi için yine bir J.R.R. Tolkien hayranı ve Orta Dünya fanı olan Peter Jackson’da karar kılındığı açıklanınca birçok edebiyat ve sinema meraklısı rahat bir nefes almıştı. Sanırım Yüzüklerin Efendisi’nden on yıl sonra, artık Hobbit filmi için bu benzetmeyi kullanabiliriz. İzlediğimiz seyirlik, J.R.R. Tolkien ustanın özgün ve naif hikâyesinden çok, yıllar öncesinin meşhur dizisi Xena’nın yapımcısı olarak tanıdığımız Peter Jackson’ın hikâyesidir.

 

Her ne kadar Hobbit filmlerinde aradığımızı tam bulamadıysak da genel bir yargı olarak yine de şunu salık verebiliriz insanlara: Kurgusal yapıtları, özellikle mitolojik eserleri, masalları, fantazyaları izleyelim, okuyalım, çocuklarımıza okutalım. Çünkü Yüzüklerin Efendisi dostluk, bağlılık ve görev üzerine bir romandır. Harry Potter serisi bir büyüme öyküsüdür, Alice Harikalar Diyarında kemikleşmiş toplumsal normların bir eleştirisidir. Solaris insanoğlunun ruhuna tutulmuş bir aynadır. “Gerçek hayatta ne işime yarayacak” kabilinden burun kıvırmaya alıştırıldığımız tüm bu zengin kurgusal eserler aslında gerçek hayatta en çok işimize yarayacak olan araçlardır. Zira insan olabilmenin ve insan kalabilmenin araçlarıdır.

Share Button

Yorumlara kapalıdır