Asiye Aydan Çakar: Neşesi Yeter! Balkan Ruhu

Share Button

1797303_10152182971444004_494469015_n

Balkanlar tam olarak neresi? Nerede başlar ve biter? Balkanlı denilince aklımızda ne belirir? Kendimizi bu sınırları belirsiz kırmızı kutunun içinde mi yoksa dışında mı tutuyoruz?

2013 İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Alman yapımı Hermann Vaske belgeseli “Balkan Ruhu” yukarıdaki soruları tartışıyor. Slavoj Zizek‘ten Angelina Jolie’ye, Marina Abramovic ‘ten Nuri Bilge Ceylan’a ve Baba Zula’dan Eleni Angelopoulos’a kadar birçok sanatçının röportajlarıyla ilerleyen belgesel ucu açık ama eğlenceli-çoşkulu-dramatik bir masal anlatıyor. Tam da Balkanlar gibi…

Üzerinde Balkan Spirit (Balkan Ruhu) yazan bir kırmızı kutunun nehire bırakılması ile başlayan belgesel, aslında kendini bir kutuya sıkıştırmak isteyene mesajını verir, “Beni istediğin yerde tutamazsın, ben yolculuğa çıktım bile.”

Zizek, arkasında haritayla Balkanları tanımlamaya başladığında elindeki kırmızı kutucukları kullanır. Belgeselin tamamında kullanılan kırmızı kutu metaforu, Avrupa’nın Balkanları nasıl gördüğüyle ilgilidir, kurallarını koyduğu, sınırlarını belirlediği, çizgilerin dışına çıkmadığı takdirde onu sevdiği, kan kırmızı bir alan.

 

maxresdefault

Vahşi, alkolik, histerik Balkanlar, zamanla Avrupalıların birbirini ötekileştirmek için kullandığı bir araca dönüşmüştür. Şöyle ki; Slovaklar için Balkanlar kendi topraklarının güneyinden başlar, Yunanlar için Balkanlar kuzeydedir. Avusturyalılara göre kendi topraklarının doğusundan başlar. Oysa bir Alman’a sorsalar Avusturya Balkanlarla çok karışmıştır ve onun bir parçasıdır. Zizek, bunlardan söz ederken, haritada bahsi geçen tüm bu ülkelere bir kırmızı kutucuk yerleştirir ve yönetmen işin ironisini izleyiciye bırakır.

Marina Abramovic, Balkanların doğu ile batı arasında bir köprü olduğunu, köprülerin de hep rüzgârlı olduğunu söyler ve bir Bosna fıkrası anlatır; “ İki Bosnalı kadın kırık-dökük duvarların ardından şehre bakar, birinin kucağında bir maymun yavrusu vardır. Diğeri ona neden kürtaj yaptırmadığını sorar.” Savaş sırasında 200 bin Boşnak kadının tecavüze uğradığını hatırlarız. Sonra sanat okulundan yeni mezun olmuş bir adam, savaş sırasında askerlikten kurtulmak için okula kayıt yaptırdığını anlatır. Gülerek “ bir daha savaş çıkmaz herhâlde” der. Ve belgesel seyirciyi gülmekle ağlamak arasında serseme çevirerek devam eder.

Zizek,Kusturica’yı anmadan da geçmez, onu Balkanları Batı’ya tam da onların istediği şekilde sunmakla eleştirir. Tüm yaptığı yemek içmek öldürmek olan bir Balkanlar… Yani müziğini dinlemekten, filmleri izlemekten hoşlandığı, uzakta olduğu sürece onu güldüren, ama göçmen olarak ülkesinde istemeyeceği, gündelik hayatta temas etmek istemeyeceği insanlar.

Ve Yunanistan’a gelir söz, Batı tarafından itinayla Balkanlar’dan ve Doğu’dan uzak tutulan Yunanistan. Zizek; “ Batılılar Yunanlara Avrupa’nın ataları olduklarını, Aristo’nun çocukları olduklarını söylediler. Oysa Antik Yunan kendini Avrupa ile özdeşleştirmemiştir.” Yönetmen Eleni Angelopoulos, Zizek’i destekleyerek Yunanların hep antik kültürlerine sarıldıklarını söyler ve ekler; “ Oysa Konstantinopolis’e yakın olmanın nesi kötü?”

Abromovic, yeni performansı için Belgrad’ta röportajlar yaparken 35 yıldır bu işi yapan bir sıçan avcısı ile tanıştığından bahseder ve ona göre adamın meslek sırrı aslında Balkanlar’ın hikâyesidir. Şöyle ki, adam önce yakaladığı bir sıçanın gözlerini oyar ve serbest bırakır. Bu paniklemiş kör sıçan tüm diğer sıçanları öldürür, ta ki daha güçlü bir sıçan onu öldürene dek.

Peki Batı için uzak olduğunda güzel olan Balkanlar, bizler için ne ifade ediyor? Bosna Savaşı? Kara Kedi-Ak Kedi? Ortak kelimeler? Çingeneler?  Savaş sırasında Türkiye’ye göç eden Boşnaklar? Eski Osmanlı toprakları?

Belgesel boyunca kucakta taşınan, ağaç dallarından sallanan, nehirlere atılan bu kırmızı kutu, filmin sonunda üstüne basılarak parçalandı. Bu artık Batı’nın çizdiği sınırlardan çıkıp, kendi düzensiz alanımızı yaratıyoruz demenin harika bir yoluydu. “Birbirine karışan hüznümüz ve sevincimiz ile, kendi içinde tutarlı düzensizliğimiz ile biz bir kaosuz ve biz buyuz.” der gibi. Ya da Goran Bregoviç’in dediği gibi, “Kendinden geçmeyen delidir.”

Share Button

Yorumlara kapalıdır