Atılım Şahan: Kendini Aratan Yönetmen Alfred Hitchcock

Share Button

hitchcock

Alfred Hitchcock sinema sanatının en büyük ustalarından biridir. Hollywood’daki ortalama yönetmen profilinin aksine, Hitchcock, mevcut hikâye anlatma teknik, yöntem ve usulleri ile sinematografik incelikleri yerli yerinde kullanmadaki başarısı bir yana; yenilikçi –hatta devrimci- artistik anlayışıyla yedinci sanata muazzam katkılar sunabilmiş özgün bir sinemacıdır. Siyah-beyaz, sessiz sinema dönemlerinde mesleğe atılmış, Star Wars filmlerinin çekildiği yetmişli yıllara kadar mesleğini icra etmeye devam etmiştir. Bu özel durumun önemini vurgulamak adına şöyle bir örnek verelim. Charlie Chaplin, Sergei Eisenstein, Orson Wells ya da D.W. Griffith gibi “sinemadam”lara bu sanatın meraklıları nezdinde kitle kazandıran ve deha titrini yakıştıran olgunun bir yönü de eserlerini sinemanın çocukluk çağında vermiş olmalarıdır. Öyle ki her biri sanatsal bütünlük veyahut sinema dilinin sürekliliği açısından zuhur eden ihtiyaçlara göre bir kısım yeniliklerin mucidi ve ilk uygulayıcısıdırlar. Ama sinema sanatını Lumiere Kardeşlerin bıraktığı noktadan alıp geliştiren büyük yönetmenlerin içinde, profesyonel meslek yaşamı süresince bu sanatın geçirdiği şaşırtıcı evrimi görmeye nail olanı yok denecek kadar azdır. Görsel efektler, makyaj ve özel efektler, üç boyutlu (3d) çekim teknikleri, Dolby stereo dijital ses kayıtları ve benzeri teknolojik aplikasyonlar ile perdedeki seyirliği güzelleştiren sinemacı tayfası ise diyalogsuz, müziksiz, efektsiz, renksiz filmleri hatırlayamayacak kadar genç bir kuşağı temsil etmektedir. İşte Hitchcock’u özel kılan detay burada saklıdır. Hitchcock, 1930’lardaki Hollywood stüdyo sisteminin altın çağında da İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyan yeni gerçekçiliğinin yükseliş yıllarında da, Fransız yeni dalga akımının en gözde sinematik eğilim hâline geldiği 1960 lar’da ve sonrasında da film çekmeye devam etmiştir. Hitchcock sinemasının tarihi, sinemanın tarihine denk düşer.

strangers on a train

İngiltere’de çektiği ilk dönem filmlerinin neredeyse tamamı sessiz filmlerdir. Kırklardan sonra Hollywood sinemasına el atmış ABD’de de başyapıtlar çıkarmaya devam etmiştir. Edebiyatla hatta diğer sanat disiplinleriyle de arası her daim iyi olmuştur. Öyküsünün orijinalliği ile meşhur birçok filmin senaryosunu bizzat kaleme almasına karşın, Clemence Dane( Winifred Ashton)ve Helen Simpson tarafından yazılan Enter Sir John adlı romanın sinema uyarlaması Murder’i saymazsak edebiyat uyarlama senaryoları da genelde iyi kotaran bir yönetmendir. Özel olarak bir tanesine işaret etmek gerekirse Patricia Highsmith’in Trendeki Yabancılar (Strangers on a Train) adlı harikulade psikolojik romanından –ki kimi eleştirmenlerce Kafka ve Dostoyevski’nin eserleri ile mukayese edilmiştir- sinemaya uyarlama aynı isimli polisiye-gerilim şaheserini sayabiliriz. Film, romanın özgün hikâyesinden oldukça belirgin bir ölçüde sapsa da sinema tarihinin en iyi uyarlamaları arasında sayılmaya devam eder. Murat Gülsoy’un ifadesiyle “Belki de bir sanat yapıtının kendinden farklı bir başka sanat yapıtını doğurmasına güzel bir örnek diyebiliriz.” Üstadın filmlerine isim bulma konusunda da yeteneği vardır. North by Northwest filmini ele alalım. Filmin adına William Shakespeare’in Hamlet’indeki ünlü tiraddan esinlenerek karar vermiştir. 1945 yapımı Spellbound filmi için sürrealist ressam Salvador Dali ile çalışmıştır. Filmdeki üç dakikaya yaklaşan rüya sahnelerinin tasarımı Dali’ye aittir. Hitchcock’un çok yönlü sanatsal zenginliği sadece bununla sınırlı değildir.  Bir ara televizyonculuğa merak salmış; bir ara uzun metrajı bırakıp kısa filmlere yönelmiştir. Tv için yaptığı bu kısa metrajlı işleri de oldukça ilginçtir. The Matrix’den yaklaşık 40 yıl önce hibernasyon uykusunu olanaklı kılan bir makineye bağlı bir adamın, tüm hayatını bilgisayar destekli bir rüya simülasyonu olarak yaşamasını anlatan bir hikâyeye de imza atmıştır.

psycho-alfred-hitchcock-35821_1024_768

Ustaların ustası bir yönetmenin 60’ından sonra kısa filmlerle, Tv. dizileriyle haşır neşir olması Amerikalı eleştirmenlerin pek de anlayamadığı bir yönelimdir. Gerçi Oscar Akademisi öteden beri Hitchcock’a karşı her zaman biraz mesafeli olmuştur. Bir iki örnek vermek gerekirse, 1960 yılında Sapık (Psycho) gösterime girdiği ilk günden itibaren hem Avrupalı eleştirmenlerce hem de seyirciler nezdinde tüm zamanların en iyi gerilim filmleri arasında sayılırken, en iyi film ödülü Ben Hur filminin yönetmeni Billy Wilder’a verilmiştir. Yine 1964 yılında Academy Award jürisi, usta yönetmenin Kuşlar (The Birds) filmiyle adaylığına karşın, -o zamanın teknolojik olanaklarına göre daha iyi bir efekt kullanımı mümkün değilken- en iyi özel efekt ödülünü Joseph Mankiewicz’in Cleopatra filmine vermeyi uygun görmüştür. Alfred Hitchcock’un Hollywood macerası bir nevi Martin Scorsese sendromudur. Fransız “yeni dalga – new wave” akımının en büyük yönetmeni François Truffaut, Eric Rohmer ve Claude Chabrol gibi dünya çapında isimler Hitchcock’u ustaları  olarak gördüklerini açıkça ifade  ederken, Camilla Paglia gibi bir filoloji profesörü ise yönetmenin bir ihtimal –Sapık ile beraber- en ünlü filmi Kuşlar hakkında kitap yazıp, yayınlatırken, filmleri Avrupa sinema okullarında ders olarak okutulurken, o Academy Award (Oscar) jürisi tarafından ısrarla heykelcikten uzak tutulmuştur. Otoriteler nezdinde ne denli görmezden gelindiyse, Amerikalı izleyiciler ve genç kuşak sinemacılar tarafından (C.Paglia’ya göre Alfred Hitchcock Sunar / Alfred Hitchcock Presents adlı, bir gerilim antolojisi olan televizyon programı nedeniyle) çok güçlü bir kişilik olarak algılandı.

 

Hitchcock,  sinema tekniği açısından da birçok yeniliğin mucididir. Asla zoom – mercek oyunu yapmayı sevmeyen, traveling kamera kullanmamaya özen gösteren Kanadalı yönetmen David Cronenberg’in aksine Hitchcock bu tür kamera numaralarına bayılır. Vertigo filminde yükseklik korkusunun sebep olduğu baş dönmesi sahnelerini çekebilmek için geriye doğru optik kaydırma yaparken aşağıya doğru raylı sistem üzerinde yol alan jimmy jib düzeneği kullanarak yeni bir görsel illüzyon keşfetmiştir. Perspektif uzunlamasına çekilirken, fon değişmesine karşın, bakış açısı sabit tutulmuş ve her şey oyuncunun bakış açısının merkezini oluşturan odaktan kaçıyormuş hissi vermeyi yakalayabilmiştir. Yönetmenin Truffaut ile yaptığı uzun mu uzun ve detaylı söyleşiye bakılırsa, bu teknik üzerine tam 15 yıl düşündükten sonra mükemmelleştirebilmeyi başarmıştır. Hitchcock bahse konu heyecan profilini oluşturan bir sahneyi ilk kez 1940 yılında Rebecca filmini çekerken gözünde canlandırmıştır. Joan Fountaine’in adli soruşturma sırasında bayılırken her şeyin kendinden uzaklaşıverdiği şeklindeki hissiyatını göstermek istemiştir. (Kendi ifadesine göre Hitchcock’un bu sahne için ilham kaynağı, Londra’daki Albert Hall’un Chelsea Arts Salonunda aşırı içkili olduğu bir geceye ilişkin şahsî tecrübesidir.) Rebecca’da çekemediği bu sahneyi yıllar sonra Vertigo’yu çekme zamanı geldiğinde geriye kaydırma (dolly) ile optik kaydırmayı (zoom) aynı anda, birlikte kullanarak çözümlemiştir. Bu çekim hilesi daha sonra pek çok kez taklit edilmiştir.

 

Senaryo yazımı sanatına MacGuffin dediği bir teknik kazandırarak, herhangi değerli bir nesne etrafında dönen soygunlu, casuslu, kovalamacalı filmlerin temel yapı taşlarını belirlemiştir. Bizzat kendisinin uydurduğu bir kelime olan MacGuffin, bugün aksiyon/polisiye sineması senaristlerinin en çok başvurduğu hikâye anlatma tekniğidir. En bilinenlerinden bir iki örnek verelim. Ronin, The Maltese Falcon, Jackie Brown, Back to the Future Part 2, Pulp Fiction’ın gizemli çanta etrafında dönen hikâyesi diye uzar liste. Kendisinin tabiriyle “sinema, başrol oyuncusunun yaptıklarını kayıt altına almaktan ibaret değildir.” Daha fazlasını da sunmayı bilmiştir.

Lifeboat

Yine onun ismiyle özdeşleşen bir diğer espri “cameo” hadisesidir. Ünlü birinin ya da yönetmenin kendisinin filmin herhangi bir karesinde küçücük bir figürasyonla görünmesi demek olan cameo, Hitchcock’un hemen her filminde tekrarladığı bir detaydır ki, artık onun sanatıyla bütünleşmiştir. Son dönem filmlerinde izleyici cameo sahnesini yakalamaya çalışırken filmin konusunu kaçırmasın diye düşünerek, ilk sahnelerden kendini gösterir olmuştur. Açık okyanusta batan bir gemiden kurtulmuş bir kaç kazazedenin hayatta kalma mücadelesini anlatan Lifeboat filminde bile bir şekilde kendini gösterecek formülü bulmuştur. (Tüm film okyanusun ortasındaki bir botun üstünde geçmesi Hitchcock’un dehası için engel teşkil etmemektedir)

birds-image

Aktörlerden en çok Cary Grant ve James Stewart, aktrislerden ise Grace Kelly ile çalışmayı sevmiştir. Çok Şey Bilen Adam (The Man Who Knew Too Much) filminin yeniden çevirmini (remake) –belki de başka yönetmenlere olan güvensizliğinden dolayı- kendisi yaparak, sinema tarihinde çektiği filmi bir zaman sonra başka oyuncularla tekrar çeken ender rejisörlerden olma ilginçliğinin maliki olmuştur. Filmin Amerikan versiyonu da ilk İngiliz versiyonu kadar beğenilmiş ve ses getirmiştir. Bu film haricinde kimisi orijinal adıyla kimisi farklı bir adla 20’den fazla filmi yeniden çevrilmiştir. Sapık (Psycho) ve Kuşlar (The Birds) filmlerine devam filmleri çekilmiştir. Trendeki Yabancılar’ın (Strangers on a Train) hikâyesini parodileştiren Danny DeVito’lu Annemi Trenden Nasıl Atarım? (Throw Momma from the Train) ilk film kadar ünlü olmuştur. Sağlığında dile getirdiği, tüm hikâyesi bir telefon kulübesinde geçen bir film çekme hayali, ölümünden 20 küsur yıl sonra Joel Schumacher tarafından gerçekleştirilecektir. (Phone Booth) Her ne kadar vasatın üstüne çıkamasa da nihayet 2012 yılında Sacha Gervasi’nin Hitchcock’un öyküsünü anlatan filmine sıra gelmiştir. Tüm sinemacılar arasında belki de en değerlisinin bizzat sinema eserinin konusu olması ne kadar doğaldır. (Keşke daha iyi yapımlarda işlenebilse ustanın hayatı) En iyisi Hitchcock’un sette çok tekrarladığı bir motto ile bitirelim. “Sette tek kural vardır. Kamera mutlaktır.”

Share Button

Yorumlara kapalıdır