Meltem Yakın Üldes: “Acıklı Şeyleri Unut”

Share Button

7 acedia faith by endegor

“Ben bir insanım, bu da mutsuz olmam için yeterli bir sebeptir.”

Menander

 

“Bu dertler hayatımızı kapsar ve ölümlü insan için en komik ve absürd olanı bu hayatta sürekli mutluluk esası aramasıdır. Hiçbir şey sürekli değildir, kişi bu dünyaya uymadığını, bunun için donanımlı olmadığını bilmez.”

Robert Burton

 

Sanatın, felsefenin, edebiyatın ana kaynağı çoğunlukla sanatçının/düşünürün yaşamı, toplumu ve gerçekliği sorgulamasının yarattığı iç hesaplaşmadır ve bu hesaplaşmanın ağırlığının (elbette pek çok diğer etkenle birlikte) derin bir depresyona ya da daha genel olarak ruhsal bozukluklara sebep olması büyük bir olasılıktır. Bazı durumlarda hastalığın yaratıcılığı tetiklediğine inanılır; özellikle kalıtsal da olabilen manik-depresyonun, mani evresinin yaratıcılığı ve üretimi artırdığı bilinir ancak gerekli alt yapı ve düşünsel derinlik olmadan tek başına hastalığın bir deha yaratabileceğine inanmak zordur. Yaratım aşaması ise her zaman sancılıdır. Bu bir kendini aşma çabasıdır ve bir insan normal şartlarda bunu başaramaz. Bu, elbette herkes “hasta” olacak demek değildir ancak gerçek bir yaratma sürecinde ruhsal dalgalanmaların olmaması mümkün değildir. Kişi için acı verici bir durum olsa da sanat bu çelişkili ruhsal durumlardan, bu gel-gitlerden beslenir. Heidegger “Her türlü yaratıcı hareket melankolinin içindedir.” der ve hatta sıkıntıyı varlığın temel havası olarak adlandırır. Aristoteles’e atfedilen “Felsefe, devlet bilimi, şiir ya da sanat alanlarındaki sıra dışı adamların açıkça melankolik olmalarının ve bazılarının, kökeni kara safra olan hastalıklara yakalanmasının nedeni nedir?” cümlesi, Kraepelin’e kadar melankoli olarak adlandırılan depresyonun ve ruhsal bozuklukların, yaratıcı zekanın simgesi mi deliliğe giden yol mu olduğu konusundaki tereddütün Antik Çağ’dan beri düşünürleri, bilim adamlarını meşgul ettiğini gösterir.

 

Ancak 21. yüzyılın sorunu daha çetrefillidir; ilaçlarla “iyileşen”, “hoşnut” bir toplumdan o toplumu dönüştürebilecek, daha ileriye götürebilecek güçte sanatçılar-düşünürler çıkacak mıdır? Hemen herkesin depresyonda olduğu bir dünyanın şaşırtıcılığı ve iç burkuculuğu kadar kitleler hâlinde haplarda mutluluk arayışımız da şaşırtıcı ve acınası değil midir? Bu soruya muhtemelen, “sanat ve felsefe, kişinin zaman zaman hayatına mâl olan büyük acılar pahasına mı var olmalıdır?” diye karşı çıkılacaktır. Buna cevap vermeden önce, mevcut sistemlerin sürekliliği için böyle insanların varlığının ciddi bir tehdit olduğunu hatırda tutarak biraz düşünmek gerekir.

 

İyi hissetmemek bazen “iyidir”…

 

Zaten moda, statü, başarı gibi yapay kavramların bombardımanı altındaki sanal bir gerçeklikle çevriliyken bir de –insanlık dışı yaşam koşullarına rağmen- mutlu olma çabasında bir zorlama yok mudur? Bir insan daima mutlu, huzurlu ve uyumlu olmak zorunda mıdır? Yapay mutluluk bir anormallik barındırmaz mı? Dünya kan ağlarken, insanın tüm varlığı, olan bitene içgüdüsel biçimde isyan ederken belki de durup bir irdelemek gerekir; neden milyarlarca insan kendisini iyi hissetmiyor diye… Belki de iyi hissetmemek bazen “iyidir”. Belki “gerçekten” iyi olabilmek için insanın dönüp kendi içine ve çevresine bakması, ardından da çözümleyebilmek için acının sonuna kadar gitmesi gerekir. Bu kolay değildir; korkuyu, yalnızlığı ve hüznü getirir beraberinde ve böyle hisseden insan toplumdan uzaklaşır, farklılaşır ve yadırganır.

 

Tarihin başından beri tüm sistemler toplum düzenini korumak adına “farklı” olanla savaşmışlardır ve bu savaştan en çok nasibini alanlar önce melankolik, sonra deli diye anılan insanlar ve bu kavramlarla yakın bağı olduğuna inanılan sanatçılarla düşünürler olmuştur. Binswanger melankolinin verili norm sistemlerine uyamayan insanların seçtikleri bir yaşam tarzı olduğunu söyler. Bu tanım da çoğu sanatçı için geçerlidir. Her zaman delilikle deha arasında bir yerde olduğundan şüphelenilen sanatçılar yapıtları kadar toplumsal yaşama uyum sağlayamamak konusunda da ünlüdürler. Rollo May “Yaratma Cesareti” (Metis Yay.) adlı kitabında “Şaşırtıcı ölçüde mekanize olmuş bir dünyada yaşıyoruz. Usdışı, bilinçdışı fenomenler bu mekanizasyona karşı daima bir tehdit oluşturuyorlar. Şairler çayırlarda ya da tavan arasında hoşa giden yaratıklar olabilirler ama montaj hattına sokulan bir çomaktırlar. Düzenekleşme tekbiçimciliği, önceden-bilinirliği ve düzenliliği gerektirir ve tam da bilinçdışı görüngülerin özgün ve usdışı olmaları olgusu, kentsoylu düzen ve tekbiçimciliğe yöneltilmiş reddedilmez bir tehdittir” der. May aynı kitapta, sanatçıların ve diğer yaratıcı insanların, sistemlerimizin olası yıkıcıları olduğu gerçeğinin kaygısından kaçıp kurtulamayacağımızı, yaratıcılığın doğasından ötürü ussallığa ve dış kontrole yönelmiş bir tehdit olduğunu söyleyerek devam eder; “Dogmatikler bu yüzden sanatçıların ipini kaçırmak istemezler. Kilise onu kimi devirlerde önceden vazedilmiş konulara ve yöntemlere koşabildi. Kapitalizm sanatçının ipini onu satın alarak tutmak niyetinde ve Sovyet gerçekçiliği bunu toplumsal menetme ile yapmayı denedi.(…) Sanatçıyı kontrol etmek mümkün olsaydı -olduğuna inanmıyorum- bu sanatın ölümü demek olurdu” der.

phpThumb_generated_thumbnail

“Acıklı şeyleri unut”

 

Kurt Vonnegut’un “Maymun Evine Hoş Geldiniz” (Dost Yay.) adlı kitabında topladığı kısa hikâyelerinden “Harrison Bergeron” hikâyesi “normallik, yetenek, eşitlik” gibi kavramlarla ilgili etkileyici göndermeler içerir ve son derece ironiktir: 2081 yılında geçen hikâyede insanlar Birleşik Devletler anayasasının getirdiği zorunlulukla her bakımdan “eşitlenmişlerdir”. Kimse kimseden daha güzel, daha yetenekli, daha akıllı, daha çevik değildir. George ve Hazel Bergeron çiftinin oğulları Harrison asi davrandığı için devletin ajanları tarafından yakalanmıştır. Ancak anne baba bu olayı uzun uzun düşünememiştir çünkü anne zaten değerlendirme yapamayacak kadar vasat bir zekâya sahiptir. Babanın zekâsı ise ileri düzeyde olduğu için kulağında küçük bir zihinsel engel radyosu taşımaktadır ve kanun gereği radyoyu hiç çıkartmaması gerekir. Radyo bir hükümet vericisine ayarlıdır ve her on beş dakikada bir George gibi normalin üstünde zekâya sahip insanların beyinlerine, düşünmelerini engellemek için keskin bir gürültü yollanır. Ayrıca güçlü olduğu için, tüm diğer güçlü insanlar gibi engellenmesi gerekiyordur ve bu sebeple boynuna asma kilitle asılmış yirmi iki kiloluk bir torba taşımak zorundadır. Çift televizyonda bir bale gösterisi seyretmektedir. Zarif veya özgür bir hareket yapamasınlar diye ayaklarına ağırlıklar bağlanmış balerinler hakkında konuşmaya çalışırlar. Bu arada hapiste olan oğulları Harrison’u bölük pörçük düşünmeye başladığı anda George’u titreten çok kuvvetli bir sinyal gelir. Kocasının bitap düştüğünü gören Hazel, saçma dolu torbadan biraz yük boşaltmasını önerir kocasına ancak bunun cezası iki yıl hapis ve büyük bir para cezasıdır. Burada çok önemli bir şey söyler George; “Eğer onlardan kurtulmayı denersem, başkaları da aynısını yaparlar ve çok geçmeden herkesin herkesle yarıştığı karanlık çağlara geri dönüveririz. Bunu istemezsin değil mi?” Karısı, “Aman, Tanrı korusun!” diye cevap verir. Çiftin oğulları Harrison hapisten kaçmış ve ailenin o an seyretmekte olduğu kanalın stüdyosunu basmıştır. Son derece güçlü bir atlet ve dahi bir çocuk olduğu için engellenmesi çok zor olmuş, takılan iki bin beş yüz kiloluk aletlerle bir robota benzemiş ancak yine de baş edilememiştir. Harrison meydan okuyup üzerindeki ağırlıkları, kafasındaki aletleri atar ve cesur bir balerinle bir süre dans etmeyi başarır. Ancak engellendirme komutanı gelir ve av tüfeğiyle ikisini de öldürür. O anda yayın kesilir. Hazel ekrandaki kararmayla ilgili bir şey söylemek için kocasına döndüğünde, George’un bir kutu bira almak üzere mutfağa gittiğini görür. George döndüğünde bir sinyalle daha titrer. Yerine oturduğunda Hazel’in ağlamış olduğunu görüp nedenini sorar. Hazel unuttuğunu söyler. George “Acıklı şeyleri unut” der. Hazel cevap verir, “Hep öyle yaparım”.

Joana Cruz

Vonnegut’un hikâyesini gerçek bir hikâyeyle karşılaştıralım; Alman idealizminin romanı sayılan Hyperion’un yazarı Hölderlin öfke ve hüzün nöbetlerine tutulduğu gerekçesiyle 1806 yılında zorla Tübingen Psikiyatri Kliniği’ne kapatılır. Muhtemelen “acıklı şeyleri unutamamıştır”. Hücrede deli gömleği giydirilir ve yüzüne kliniğin dâhiyane buluşu olan deri maske takılır. Altı ay sonra klinikten kendi bakımını bile üstlenemeyecek kadar “zararsız” olarak çıkarılır; klinik görevini başarıyla tamamlamıştır, Hölderlin bir çeşit bitkisel hayattadır artık. Bakımını bir marangoz üstlenir. Annesi bile onu ölene kadar bir kere olsun arayıp sormaz, oğlu bir papaz olmayı reddetmiştir çünkü. Oysa annesi üstün yeteneğini gördüğü hâlde, bıkmadan usanmadan ona “papaz olunca da mutlu olabileceğini” söylemiştir. Bundan sonra tam 36 yıl boyunca “Hölderlin Kulesi” olarak anılacak odasından çıkmaz ve yanında kaldığı ailenin dışında kimseyle konuşmaz. Hölderlin düzene uyum sağlamakta zorlanan, acı çeken sanatçıya dair mükemmel bir örnektir. İdealist/romantik felsefenin en büyük ozanlarından biri böylece ömrünün son 36 yılında Vonnegut’un hikâyesindeki ağırlıkları taşır. Ne yazık ki Hölderlin sistem tarafından yok edilen sanatçının ne ilk ne de son örneğidir.

Hyperion-Cover-for-Web

Toplum “normalleşmiş”, “ehlileşmiş” aile fertlerini sever. Kamusal alanda kabul edilebilmek için toplumun normlarına uymak zorunluluğu vardır. Bu anlamda insanlar arasındaki eşitliğin değil de “eşitlemenin” uygulandığını söyleyebiliriz. “Milletin ortak çıkarı” inancı insanî olmayan pek çok hareketi de böyle güçlü bir bahanenin arkasına saklanarak beraberinde getirir. Vonnegut’un hikâyesinde ortak çıkar için insanlar “eşitlenmişlerdir”. Artık sanatçılar yoktur, düşünürler yoktur. Özgürce düşünebilen kimse yoktur. Abartılı bir hikâye gibi gözükse de “aynılık”ın sistem hâline getirilmeye çalışıldığı toplumlardaki çöküşün de çok farklı olacağını düşünmüyorum.

 

Acaba bilim, kurulu sistemlerin sorgulanmadan devamı için uyuşturulmuş, hâllerinden yapay olarak memnun insanlar yaratmak, dolayısıyla beraberinde “tehlikeli insan olan sanatçıyı, düşünürü” zamanla hiçbir dış baskının başaramayacağı kadar uyumlu bir kuzuya dönüştürmek -belki de öncelikle var olmasını engellemek- için gerekli kontrolü kendiliğinden sağlıyor olabilir mi?

 

Depresyonun tarihine kısa ve karamsar bir bakış

 

Hippokrates, “Kaygı ve üzüntünün uzun sürdüğü durumlar melankolidir.” diyerek daha İ.Ö. IV. yüzyılda depresyonun ve anksiyetenin genel bir tanımını yapmıştır. 20. yüzyıla kadar melankoli olarak adlandırılan depresyonun ve ruhsal bozuklukların genel tarihine bakıldığında “eşitlenemeyen, farklı” bireylerin tarihin büyük bölümünde “normal” insanlar tarafından nasıl konumlandırıldığı açıkça görülür. Antik Çağ’da ve Rönesans’ta rastlanan, melankoli ile deha arasında bağ kuran ılımlı yaklaşım dışında bu insanlar -özellikle Ortaçağ’da- şeytanın etkisinde oldukları gerekçesiyle en ağır işkenceleri görürler, teşhir edilirler, yakılarak öldürülürler, en iyi ihtimalle yalnızlığa mahkûm edilirler. Skolastik felsefeye göre melankolik mizaçlı kişi en ağır cezaya çarptırılmıştır. 383 yılında Evagrius acedia diye adlandırdığı melankoliyi iblisin ayartmalarının en korkuncu olarak tanımlar ve böylece melankoli Büyük Gregorius’a kadar ölümcül günahlardan biri sayılır. Aydınlanma Çağı ile birlikte eskiden günahkâr denilen insan artık deli kabul edilir. Delilik ise toplumsal bir üretim sorunudur ve üretimi engellediği için aslında gizli bir suçtur. Toplumların arzu ettikleri şekilde çalışamayanlar bir çeşit asalak olarak görülür. Melankoliye bilimsel açıdan yaklaşılan 17. ve 19. yüzyıllar arasında beynin fonksiyonlarını ve yapısını tespit edebilmek amaçlı sayısız deney yapılır. Bu yıllarda melankoli artık tamamen temizlenmesi gereken bir hastalık olarak kabul edilir. İngiliz hekim Thomas Willis 17. yüzyılda nöbetleşe ortaya çıkan mani evreleri ve melankoli evrelerinden söz eder. Böylece tıpta melankoli ile ilgili ilk kez gerçeğe yakın tespitler başlamıştır. Bu dönem hastalar için engizisyondan pek de farklı olmayan çok acı verici bir dönem olur. Özellikle 18. yüzyılda doruğa erişen bir acımasızlıkla, kurallara uymayan “anormal” insanlar hiçbir hakka sahip olmadan hastanelere kapatılırlar. Hastalara fiziksel acı vermenin kişinin zihnindeki acıyı azaltacağını ileri sürülür. Bu dönemlerde “deliler” hücrelere kapatılırlar, zincire vurulurlar ve demir kafeslerin içinde teşhir edilirler.

The Anatomy of Melancholy by Cenin von Catlien

20. yüzyılda ise ruhsal bozuklukların hastaya acı vermeden, insanca tedavisiyle ilgili devrim niteliğinde olumlu bilimsel gelişmelerin sayısı her geçen gün artmakla beraber bir yandan da özellikle İkinci Dünya Savaşı ile birlikte, soru soran, sisteme karşı çıkan insanlar hemen hemen tüm düzenlerde ya yok sayılmışlar ya gerçekten yok edilmişlerdir. Onlar “toplumun huzurunu bozanlardır”. Naziler tarafından 1941’de ruh hastalarının sistematik olarak öldürülmeleri emredilir.  Almanya’da 1933-1945 yılları arasında topluca “deli” olarak adlandırılan melankolikler, şizofrenler, epileptikler vs. “milletin ortak çıkarı” için sistematik olarak yok edilir. Bu dönemde Naziler pek çok sanat yapıtını da, toplumun ahlakını tahrip ettikleri gerekçesiyle “soysuz/yoz sanat” ilan edip meydanlarda yakarlar; bu semboliktir, Ortaçağ’daki “cadılar” artık sanatçılardır, ancak bu sefer bedenleri değil, önce ruhları yakılır.

 

Son yüzyıldaki bilimsel gelişmeler insanların ruhsal bozukluklarla ve özellikle de depresyonla ilgili daha çok bilgi sahibi olmalarına sebep olmuştur. Bu bilinçlenme toplumların hastalığa bakış açısını değiştirme anlamında olumlu bir gelişmedir, bu inkâr edilemez. Sorun, genele uyum sağlamak, mutlu olmak, günlük yaşama devam edebilmek adına insanın kendisini ve dünyayı sorgulamayı unutmak üzere olmasıdır. Modern toplumda insanın da çevresinin de iç hesaplaşmanın ve yabancılaşmanın getirdiği dalgalanmaya “tahammülü” ve “vakti” yoktur. Nasılsa çözüm en yakın eczanededir, bilen bilmeyen haplardan medet umar. En katı yaptırımlar bile toplumun kendisini bu uyuşukluğa böylesine isteyerek ve yeni bir tür cehaletle teslim etmesi kadar etkili olamaz. Oysa bunca gerçek acının ve haksızlığın cirit attığı bir dünyada, sormayan, şüphe etmeyen, isyan etmeyen, öfkelenmeyen toplumlardan ne düşünce çıkar ne de sanat.

 

Baudelaire’in Janin’e yazdığı bir mektup bu durumun ve bir sanatçının mutsuzluğu çağıran farkındalığının fazlaca karamsar ama iyi bir ifadesidir: “Mutlu bir insansınız siz. Bu denli kolay mutlu olmanızdan dolayı acıyoruz size, Mösyö. Bir insanın kendisini mutlu sanacak kadar alçalması mı gerek!… Ah! Mutlusunuz Mösyö. Ya! Eğer siz: ‘Erdemliyim ben’ deseydiniz ben bunu anlardım: Başkalarından daha az acı çekiyorum. Ama hayır, mutlusunuz siz. Demek ki kolayca hoşnut oluyorsunuz! Acıyorum size ve kendi keyifsizliğimi sizin üstün mutluluğunuzdan daha değerli buluyorum. Yeryüzünde gördüğünüz şeylerin size yetip yetmediğini sormaya kadar varacağım…”

 

*Bu yazıda Serol Teber’in “Melankoli” (Say), Héléne Prigent’in “Melankoli-Bunalımın Başkalaşımları” (YKY) ve Andrew Solomon’un “Depresyon Atlası”(Okuyan Us) adlı kitaplarından yararlanılmıştır.

* Yazı PSİKEART dergisinde yayımlanmıştır. (2011, Sayı;13, sayfa: 107-111)

Share Button

Yorumlara kapalıdır