Sinem Pehlivan: Kültür Sermayeleri ve Sanat İlişkisi

Share Button

european_capital_of_culture_by_citylover-d31153w

Bireyin bir toplum üyesi olarak varlık kazanması, bir kültürü benimsemesi ve özümsemesi ile mümkündür. Kültür, toplumun ve insanın öğrendiği, benimsediği bilgi, yetenek, gelenek ve görenek, beceri ve alışkanlıklarını barındıran toplumun değerler olgularının bütünüdür. Toplumların genel özellikleri de kültürleri ile oluşur.

Avrupa’da 18. ve 19. yüzyıllarda ilkel olmaktan çıkan insanoğlu yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin, makine endüstrisini doğurması sonucu Avrupa’nın sermaye birikimi arttı ve sanayi toplumuna geçiş yapıldı. Sanayi toplumu bilgi toplumuna dönüştü: “Bilgi toplumu yeni teknolojilerin gelişmesi nedeniyle bilgi sektörünün, bilgi üretimi ve bilgi sermayesinin ve nitelikli insan etmenin ön plana çıktığı, eğitimde sürekliliğin arandığı, iletişim teknolojileri yoluyla toplumu ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal bakımdan sanayi toplumunun ilerisine taşıyan bir yapıdır.” (Aktan ve Tunç, 1998: 128).[1]

Bu yapıyı, toplumsal ve kültürel bir örgütlenmenin olduğu bir yerleşim alanında yani kentlerde rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Öncelikle kent terimini, içinde yaşayanların tarım dışı iş dallarında çalıştığı, nüfus yoğunluğu fazla, yaşayanların barınmadan eğlenceye tüm ihtiyaçlarının karşılandığı, sürekli bir toplumsal gelişim gösteren, bütünleşme derecesinin fazla olduğu yerleşim yeri ile tanımlamanın haricinde fertler arası ilişkilerde geleneksel ilişki kurmaktan çok rasyonel davranışların ağırlıkta olduğu yerleşme biçimi ve topluluk türü olarak tanımlayabiliriz.

Kent kavramı mekânsal, demografik ve yönetim özelliklerinin yanı sıra, ekonomik ilişkiler, toplumsal ve siyasal yapılanma ve karmaşık bir etkileşimin belirlediği ayrı bir yaşam şekli ve farklı bir kültürel değerler sistemini kapsamaktadır. Esasen sosyal yönden heterojen bir topluluk olarak kabul edilen kentlerin, diğer bir ifadeyle bu benzerlik taşımayan (heterojen) özellikler bütününün gerek toplumsal, gerekse kültürel yapının örgütlenmesindeki fonksiyonel önemi de buradan kaynaklanmaktadır.[2]

Bir kenti oluşturan öğelerin bütünü beraberinde kentsel dokuyu da oluşturur. Bu dokuyu oluşturan elemanlar mekân, form, renk, ışık, su, doğa gibi etmenlerdir. Bu birleşim sonucunda kentin fiziki yapısı şekillenir. İnsan ise bu birleşimden oluşan kentin ana eksenini oluşturur. Bütün bu etmenler de sanatın terminolojisi ile yakından ilişkilidir. İnsan bu dokudan oluşan çevresine sanat aracılığıyla baktığında gerçeğin farkına varacak ve nasıl bir çevrede yaşadığını, yaşamının nelerle çevrelendiğini algılayacaktır. Sanatçı da içinde yer alan duyarlılık sayesinde, çevresi ile yaşam arasında bağ kurarak kendisinde var olan estetiği de sanat yoluyla kentin içinde dışa yansıtacaktır. Kentler de daimi devingenlikleri sayesinde sanatçıyı kışkırtır ve üretimlerine sonsuz kaynak oluşturur. Toplumları çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıran kültürel gelişmenin kaynağı olan kentler, tarihsel süreçte kendilerine özgü birikimler ortaya çıkarmışlardır. Bu birikimler, kentin içinde bulunduğu doğal çevre ile etkileşimi sonuca bağlamış, kültürel birikim ile şekillenmiştir. Buna bağlı olarak “Kentlerin de kendine özgü bir kültürü vardır.” (Koçak, 2011: 261)[3] Bu durum kentsel mekânların bir sanat yaratmasını olanaklı kılmaya yeterlidir.

Kentlerin belleği de vardır ve sanatçı da bu belleği algıya, algıyı da biçime dönüştürür. Kentler, bunun için güçlü referanslar sunar. Bunlar kentin belleğinde var olmakla beraber, kentin kimliğiyle de özdeşleşir. Bu yüzden kentsel simge durumunda olan öğeler, estetik değerler taşıması nedeniyle kent belleğinde yer edinir. Kentin içinde sanatla iç içe olan bireylerin kültür olgunlaşmaları ve değişimlerine uyum sağlaması kolaylaşır.

Bütünlüğü oluşturan kentsel yapıya bakıldığında gözlenen nesnenin tüm öğeleri arasında algılanan uyum, onun güzelliğini yansıtmaktadır. Fiziksel yapı, imajı belirleyen en önemli karakter olmasına rağmen bu yapıyı oluşturan dinamik sosyokültürel kimlik, kenti bir bütün hâline getiren öğelerdir. Kent bütünü kimliği ile özdeşleşmektedir. Tutum, davranış, gelenek ve göreneklerden, ifade tarzından, değer yargılarından, kurum ve örgütlerden oluşan ve bütün bu faktörlerin zamanla birbirine kaynaşmasıyla meydana gelen sosyokültürel kimlik anlamını kentsel mekâna birebir aktarabildiğinde, yaşayan bir kentten bahsedilebilmektedir. (Öztürk, 2007: 31)[4]

Bir kente girildiğinde, o kentin tarihini ve kültürünü yansıtan yapılar, eğlence ve dinlenme alanları, tarihi yapısı, mimari özellikleri, halkın giyim kuşamı vs. kent kültürü hakkında bize ipuçları verir. “Bu bağlamda kent, gelenek ve göreneklerin, örgütlü tavır ve görüşlerin toplandığı yerdir. Kültürler kentte doğarlar, kentte yaşarlar ve kente katkı sağlarlar. Bu niteliğiyle kentler, belli bir kültürü simgelemektedirler.” (Uçkaç, 2006: 30).[5]

Kentsel çevreler, yapılar ve bunların tariflendiği dış mekânlar pozitif ve negatif öğelerden oluşmaktadır. Bunların arasındaki tanımlı ilişkiler, mekân akışkanlığı, iyi kurgulanmış mekânsal geçişler ve uyum da kentsel estetiğin niteliğini belirlemektedir. “Kentsel mekânlar, toplumların yapısı ve sanat anlayışına göre farklılık göstermektedir. Bu farklılıkları doğuran yine toplumun sosyal yaşamı, kültürü, ekonomik yapısı, teknolojisi, politik yapısı ve sanat anlayışının fiziki mekâna yansımasıdır.” (Uçkaç, 2006: 30).[6]

White Policy Kills Black Culture by DPasschier

Kentlerde Uygulanan Kültür ve Sanat Politikaları

Fiziki mekâna yansıyan ve kentlerde uygulanan kültür ve sanat uygulamaları, kentsel alanların devlet kurumları ve sermaye odakları tarafından yeniden üretilmeleri süreçlerinde geliştirilen kent politikalarının temel unsuru hâline gelmektedir. Kent, küresel rekabet ortamının baskısı altında hızla yeniden yapılanırken, kentsel dönüşüm ve inşaat faaliyetleri ile kentteki nüfus hareketliliği, artık büyük ölçüde kültür ve sanat üzerinde temellenen politikaların etkisi altına girdi. Bu politikaları yönlendiren dinamikler sayesinde, sermaye odaklarının kent mekânıyla kültür ve sanatla ilgili stratejileri, birbirleri üzerindeki etkileri her an değişen bir işleyiş oluşturdu. Bu işleyiş çerçevesinde, emlak piyasasını ve kenti biçimlendiren dinamiklerle kültür ve sanat artık iç içe geçti.

Dünya çapında kültür ve sanat üzerinde temellenen kentsel politikaların yaygınlaşması, yeniden liberalleşen ekonomik yapıdan kaynaklanmaktadır. Sanayisizleşme ile birlikte içine girilen post-fordist tüketim toplumunda kentler birer marka olarak lanse edilmeye başlandı, sermaye ve turist çekmeye yönelik dönüşüm ve soylulaşma süreçlerine maruz bırakıldı. Bu anlamda, kentsel dönüşüm üzerindeki etkileri nedeniyle, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerçekleşmekte olan küresel ekonomik hareketlerin temel yapısına kısaca değinelim. Neoliberalizm olarak adlandırılan ekonomik ve politik yaklaşım, sosyal olan her şeyi kendine katarak hegemonik bir söylem kurar. Neoliberalizm yaratıcı bir yıkım sürecini ifade eder. Bu sistemde, sosyal devlette refahın yeniden dağıtımına, düzenleyici merkezi yönetime ilişkin kurum ve kontratların tamamı çözülür. Kurumlar ve ilişkiler sermayenin düzensiz hareketlerinin gerekliliklerini yerine getirmeye yönelik olarak yeniden yapılandırılır. Devletin rolü de neoliberal projenin yarattığı kutuplaşma ve benzeri sorunları stabilize etmeye yönelik olarak değişir ve etkinleşir. Burada devlet, yaratıcı yıkım sürecinin organizatörü ve kolaylaştırıcısıdır. Bu bağlamda kent yönetimi anlayışı da idari bir form alır, belediyeler birer ‘girişimci’ye dönüşür.[7]Neoliberal ekonomi anlayışı, mekânsal pratiğe statüye dayalı ayrışma kazandırır. Kentin nicelik özelliklerini öne çıkaran yönetim pratikleri bugünün sermaye birikim tarzına uygun politikaların gereğini uygular. Bu politikaların içinde, maddi ve kültürel sermayenin tekelleşmesini ve belli gruplar arasında paylaşılmasını okuyabiliriz. Politik,  ekonomik çıkar ve rant hesapları kentin daha rasyonel ve ekonomik kullanımı gibi değişik faktörler kentsel ayrışmanın temelini oluşturur. Sermayenin kent üzerindeki bu tahakkümü kentte birlikte yaşayanlar arasında ayrışmaları derinleştirmekle birlikte toplumsal gerilimi yeniden üretir.  Bununla birlikte kentsel ve mekânsal ayrışma, toplumsal yapıdaki sınırların, farklılıkların, tabakalaşmanın, sınıflaşmanın, bölünmenin açık bir göstergesi hâline gelir.

Sosyal statü yeme, içme ve giyinme gibi gündelik hayatla ilgili eylemler bütünü olarak okunur. Bunun yanında zaman geçirilen mekân, oturulan yer, gidilen okul gibi mekânsal ayrışmalar da sosyal statü içinde gözlemlenebilir. Mekânsal ayrışma da sosyal statülerin ayrışması ile kendini kentte görünür kılar. Aynı sosyal statüye sahip olmayanların bir arada bulunabildiği bir kamusal alanın yokluğu farklı statüdeki grupların arasını daha da açmakta ve bu durum sosyal dışlamaya yol açabilmektedir. Sosyal dışlama beraberinde sosyal ayrışma, yüksek gelir grubunun kentsel mekânı orantısız olarak kendileri için bölüştürmeleri yoluyla ve bunu kontrol etmelerinden kaynaklı olan sınıf mücadelesinin ifadesidir. Tüm bu ayrışmalar fiziksel olarak kentlerde okunmaktadır.

Kentsel ayrışmanın yeni biçimleri ise bu temeller üzerinde küresel sürece eklenerek varlık kazanır. (Alver, 2009) Kentsel ayrışmanın yeni biçimlerinin oluşma ve yaygınlaşma süreçlerinin en net izleneceği meseleleri Alver şu şekilde sıralamaktadır: Kentsel dönüşüm, soylulaştırma/seçkinleştirme, güvenlikli siteler ile ötekileştirilen, tehlikeli kalabalıkların cirit attığı bir alan şeklinde resmedilen kentin, yaşanması imkânsız bir mekâna dönüşmesi. Alver şöyle devam eder: “Sözde tehlikeyi sezen maddi sermaye sahipleri, seçkinler, aydınlar kendi yaşam alanlarına çekilerek, kenti daha boğucu daha yaşanmaz bir konuma itmekteler.”

Neil Smith, kentsel ayrışmada araziyi en kârlı biçimde kullanabilmek amacıyla hareket edilen soylulaştırma sürecinin üç tarihsel dönemini ortaya koyar. 1950’ler münferit dönem: teker teker yerleşen öncüler; 1970-1980’ler sabitlenme dönemi: kentsel ve ekonomik yapılanma ile birlikte yayılma; 1990 sonrasında genelleşme dönemi: özel sektörün katılımıyla oluşan genel kentleşme politikası.[8]

Kent kültürüne yakın olmak için kent merkezlerinde yer almayı seçen sanatçılar, galeriler, basın ve yayın organlarında ya da kamu hizmetlerinde çalışanlar zamanla sermayeyi de peşlerinde bu merkeze getiriler. Bu yüzden özellikle 1990’dan itibaren, küresel sermayenin hareketleri de soylulaşma süreçlerinde önemli ölçüde etkindir.  Smith, 1990 sonrasında “genelleşen” soylulaşma sürecinin temel özelliklerini şöyle sıralar: kamu-özel sektör ortaklığı, küresel sermayenin müdahalesi, soylulaştırma sürecine yönelik hareketlere karşı ‘sıfır tolerans’, merkezden çepere doğru yayılma, soylulaştırılmakta olan alanın tamamının yeni bir kentsel kompleks hâline getirilmesi.[9]

Soylulaştırma süreçlerinin hızlanmasıyla birlikte, kent merkezlerinde oturan, genellikle de merkeze yakın iş alanlarında enformel olarak çalışan yoksul, marjinal gruplar, kent dışına kaydırılır. Kent merkezleri ise yeni yatırımlarla, kentler için güçlü imajlar oluşturacak şekilde yenilenerek, sermaye ve turist akışları için çekici hâle getirilir. Endüstri sonrası gelişme ekonomisinin en önemli sektörlerinden biri olan turizm açısından da imajlar çok önemlidir.[10]

Bourdieu da bu ayrışma için şöyle düşünür: Toplumsal hayatın temel dinamiği çatışmadır ve toplumsal düzenlemelerin merkezinde iktidar mücadelesi yatar. Bu mücadele hem maddi hem simgesel kaynaklar üzerinden yürütülür. Bu evrende kültürel sembol ve pratiklerin tümü, toplumsal ayrımın keskinleşmesine katkıda bulunur. Bundan dolayıdır ki toplumsal ayrım, sembolik biçimi ne olursa olsun, toplumsal hayatın en köklü boyutunu oluşturmaktadır.[11] Ayrımı toplumsal yaşamın merkezine oturtmak, iktidarın yeni görüngülerinin su yüzeyinde belirmesini olanaklı kılar.

Sınıflar arası ilişkiler, hiyerarşi ve güce göre şekillenir. Gücün dağılımı ise sermaye dağılımına göre değişmektedir. Sermayeler; sosyal, ekonomik, kültürel ve sembolik sermayeler olup farklı derecelerdeki kombinasyonlarını sınıf farklılıkları belirlemektedir. Sermaye, toplumda değer atfedilen, peşinden koşulan maddi ve simgesel metalar toplamıdır (Bourdieu ve Wacquant, 1992). Dönemlere göre sermaye çeşitleri ön plana çıkar. Örneğin günümüz kapitalist düzeninde ekonomik sermaye öne çıkmaktadır. Genel olarak ekonomik sermaye, hemen paraya dönüşebilen sermayedir (mülkiyet); kültürel sermaye eğitim yoluyla kazanılan ve belli şartlarda ekonomiye dönüşen sermayedir. Sosyal sermaye, toplum içindeki (aile, akrabalık, iş vb.) ilişkiler bütününü yansıtır. Sembolik sermaye (inkâr edilmiş sermaye), her sermaye içerisinde görülebilecek, bireyin sahip olduğu toplumsal ağlar ile oluşan ve belli şartlarda ekonomiye dönüşen sermayedir.

Küresel metropoller arası rekabette mimarlığın gücü gayet iyi biliniyor. Bu gücü değerlendiren, ağır sanayinin tasfiye edildiği Post-Fordizm döneminin çılgınlığı hâline gelen kentsel dönüşümün büyücüleri oldu. Bu büyücüler hangi kente, hangi yapıya dokunurlarsa dokunsunlar onu bir küresel çekim merkezi hâline getirdiler. Buna en güzel örnek Dubai verilebilir. Büyücüler Dubai gibi yurttaşı olmayan; salt paraya, lükse ve gösteriye dönüşmüş hiper-kentler örgütlemekteler. Tuttukları altın oluyor. Neredeyse bütün işlevlerinden arınmış ve belli başlı yararı spekülatif emlak piyasasını tırmandırmak olan yapılar tasarlayarak  inanılmaz değerler yaratıyorlar. Mahallelilerin uzun yıllardır barındıkları yerlerinden sürüldüğü rant savaşlarında, enkazları altına çeviriyorlar. Giderek markanın ürünü öncelemesi ve şöhretin kültürü kuşatması gibi küresel hadiseler de eklenince, bu durum, “mimarın megalomaniye olan doğal yatkınlığı”nı tırmandırdıkça tırmandırdı. Bunda, bütün anlamlandırma ortamlarının ele geçirilmesi için zihnimizi ve duygularımızı tamamıyla kuşatmak üzere geliştirilen hegemonik, otokratik teknolojilerin de büyük etkisi oldu. İletişim yönetimi/tasarımı, duygu yönetimi, eleştiri yönetimi vs. dil ve retorik, gerçekliği ve hakikati teslim aldı ve 1980’lerden beri, sanat için kullanıldığı anlamıyla bir“anything goes” dönemine girildi.[12]

Bourdieu simgesel veya sembolik sermaye kavramını ilk olarak Kabil’deki köylü toplumuna dair araştırmasında geliştirmiştir. Sembolik sermaye, iktidar olarak değil, başkalarının tanınma, itibar, itaat ya da hizmet yönündeki meşru talepleri olarak algılanan bir iktidar biçimidir. Sembolik sermaye, kentteki farklı grupların bir değer atfettiği, bir toplumsal alana katılmayı sağlayan ve toplumsal yapıdaki hiyerarşiyi belirleyen bir sermaye kavramıdır. Bu hiyerarşik yapıda, üst sınıfın alt sınıfa veya benzer bir sınıfa kendi sermayesini dikta ettirmeye çalışması sonucu ortaya çıkan ‘sembolik şiddet’, fiziksel şiddetten daha baskın ve günlük hayata nüfuz eden bir durumdur. Son zamanlarda sembolik şiddet, Şerif Mardin’in ortaya koyduğu mahalle baskısı kavramı ile gündeme gelmiştir. Bourdieu’ya göre sembolik şiddet, ekonomik ve siyasi iktidarı kılık değiştirmiş, sorgusuz sualsiz kabul edilen biçimler altında temsil ederek toplumsal dünyayı anlamayı ve uyarlamayı sağlayan araçları dayatma gücüdür; hem tahakküm kuranın hem de tahakküme uğrayanın rızasını sağlayan bir meşrulaştırma gücüdür. (Swartz, 2011)

Kentsel ve sosyal alanda fırsat eşitsizliğine bağlı olarak rekabetin artması paralelinde, gelir seviyesi ile doğrudan ilişkili olarak, sermayenin günümüz sembolü hâline gelen statüye sahip olma arzusu sosyal çatışmalara yol açabilmektedir. Bu durum, sahip olunan ve arzulanan refah düzeyi arasındaki farkı ifade eden göreli mahrumiyet teoremi ile ilişkili olup, sosyal çatışma ya da saldırgan davranışlara yol açabilmektedir. Gelir ve statüye göre sınıfsal konuma bağlı ayrışma, yaşam tarzı ile ilişkilidir. Bu durumun mekânsal sonucu olarak; kendi içine dönük, homojen kültür ve sınıfların, direnme, savunma, destek, korunma amaçlı mekânsal ayrışmaları görülebilir (gettolar, kapılı, özel yerleşmeler vb).

Toplumsal tabakalaşmanın ve dolayısıyla mekânsal ayrışmanın temelindeki iktidar çatışması, bir ekonomik ve sembolik sermayeye sahip olma, statüyü koruma ve kendini farklılaştırma, hem ekonomik hem de sembolik sermayeyi temsil eden mekâna sahip olma arzusu, mekânsal çatışmaları besleyen bir strateji olarak karşımıza çıkar.

 Istanbul_2010_by_serhatbayram

Kaynakça

[1] Aktan, C. C. ve Tunç, Mehtap. “Bilgi Toplumu ve Türkiye”, Yeni Türkiye Dergisi, Ocak-Şubat, 1998

[2] http://journals.istanbul.edu.tr/iusoskon/article/viewFile/1023006269/1023005793

[3] Koçak, H. “Kent-Kültür İlişkisi Bağlamında Türkiye’de Değişen ve Dönüşen Kentler”. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Araştırmaları dergisi, cilt 2, 2011

[4] Öztürk, Ö. “Kentsel Kimlik Oluşumunda Güzel Sanatların Yeri: İzmir örneği”. Yayınlanmış Yüksek Lisans tezi, Ankara.  Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2007

[5] a.g.e

[6] Uçkaç, L. “Kentsel Tasarımın Kent Kimliği Üzerine Etkileri: Keçiören örneği”. Yayınlanmış Yüksek Lisans tezi, Ankara. Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2006

[7] Neil Brenner ve Nick Theodore, “Cities and Geographies of Actually Existing Neoliberalism”, Brenner, N. and Theodore, N. (der.) Spaces of Neoliberalism: Urban Restructuring in North America and Western Europa(Malden, MA: Blackwell Publishing, 2002

[8] Neil Smith, “New Globalism, New Urbanism: Gentrification as Global Urban Strategy”, Antipode, cilt 43, sayı 3 (2002) s.437-443

[9] a.g.e.

[10] LukeBinns, “Capitalising On Culture: An Evaluation of Culture-led Urban Regeneratıon Policy”, The Futures Academy(Faculty of the Built Environment, DIT, Ireland, 2004

[11] Swartz, D., 1997, 6. Culture & Power : The Sociology of Piere Bourdieu. Chicago: University of Chicago Press

[12] http://www.e-skop.com/skopbulten/mimarin-sohret-duskunlugu-emre-arolat-ve-guy-debord/611

Share Button

Yorumlara kapalıdır