Meltem Yakın Üldes: Yalnızlığın ve Deliliğin Sanatı, “Art Brut”

Share Button

 

Jean-DUBUFFET-08

 

Jean Dubuffet

Büyük bir sanatçının toplumun nefretini kazanmayı ve yapayalnız kalmayı göze alarak sözünü söylediğini biliriz ancak yalnızlıkla ilgili göz ardı ettiğimiz bir nokta vardır: Sanatçı ne kadar alışılmadık ve sarsıcı olursa olsun yine de sözünü “birilerine” söyler. En radikal ve yıkıcı sanat akımlarına ve bu akımlarla birlikte anılan isimlere baktığımızda dahi yola çıkış amaçlarının yerleşmiş algılara karşı bir duruş olduğunu, dolayısıyla başka insanlara ve onların fikirlerine bir şekilde bağlı olduğunu görürüz. Sonuçta ortada yıkmak için bile olsa karşı çıkacak insanlar, alışkanlıklar, fikirler olmalıdır. Sanatçı eğer yapıtlarını paylaşıyorsa bu bir etkileşime girdiğinin göstergesidir. Bir inancı, bir ön yargıyı, bir geleneği yok etmek adına, ürettiklerini birilerine “sunmak” demektir bu. İşte bu etkileşim salt yalnızlığı engeller. Çünkü gerek yaşamsal maddi ihtiyaçlar, gerekse “var olma, kabul görme” sorunu -ve bu kesinlikle paradan daha önemlidir- sanatçıların galerilerden, müzelerden, eleştirmenlerden, koleksiyonculardan oluşan bir sanat piyasasına bağımlı olmasına yol açar. Elbette maddi beklentileri reddeden, hatta kabul ve saygı görme ihtiyacını bile tamamen aştığını düşünebileceğimiz pek çok sanatçı mevcuttur ancak reddedilemeyecek bir insanlık hâli varsa o da “var olduğunun” başkaları tarafından bilinmesi ihtiyacıdır. Nefret, yok sayılmanın yanında onur verici bir iltifattır. Paradoksal bir durumdur bu. Birilerinin köhnemiş beğenisini, kalıplarını yıkmak ve “artık size kimsenin ihtiyacı yok” diyebilmek için bile önce onların maddi-manevi varlığına ihtiyaç duyulur. Belki 20. yüzyılda sanat alanında gerçekleştirilen devrimlerin sanat piyasasının işleyişi içinde hızla asimile olmasının sebebini burada arayabiliriz. Çünkü en radikal sanatçılar bile bu sisteme ürün vermeye devam etmişlerdir.

Art Brut
Jean Dubuffet (1901–1985) “Boğucu Kültür” isimli kitabında yapay olarak yaratılmış kültürün sanata etkisini araştırır ve başta sanat piyasasının tüm birimleri olmak üzere kültüre hizmet eden bir sistemin yaratıcılığı ve gerçek sanatsal üretimi nasıl yok ettiğini anlatır. Ona göre kitaplar, resimler, anıtlar gibi kültürün maddesini oluşturan parçalar, kendi çağlarının koşullanmış kültür adamları tarafından yapılmış yanıltıcı bir seçimin sonucu olarak, bize değiştirilmiş, bozulmuş düşünceler sunan nesneler olarak görülmelidir. Dubuffet’ye göre gerçekten yaratıcı ve dolayısıyla yıkıcı olan bir şeyin bize ulaşması çok zordur.

“Geçmiş çağlardan günümüze dek korunabilmiş birkaç zavallı olay ve birkaç zavallı eserin mutlaka o devirlerin düşüncesinin en iyi ve önemli örnekleri olduğu fikri, çocukça bir fikirdir. Bunların korunmuş olması, sadece küçük bir aydın çevresinin, bütün diğerlerini eleyerek bunları seçip alkışlamış olmasının sonucudur.”

Dubuffet, sanat tarihini, akademileri, sanat piyasasını ve hatta sanatçıları reddederek, tamamen içe yönelik bir ruh hâliyle ortaya çıkan; toplumsal etkilerden uzak, gelenekten beslenmeyen, izleyicilerin tepkilerine kayıtsız kalmayı başaran bir sanatı araştırmaya başlamış; 1945’ten itibaren akıl hastalarının ve toplumdan dışlanmış insanların özgün, sıra dışı yapıtlarını toplayarak “Art Brut” (Ham Sanat) akımını yaratmıştır. Art Brut’nün en önemli çıkış noktalarından biri sanat dünyasının ticari kurallarından tamamen uzak olmasıdır. Kimsenin görmeyeceği, ödüllendirmeyeceği, yermeyeceği, satın almayacağı bir yaratım içine girebilen bu insanların farklılığını keşfetmiştir Dubuffet. Bu akım içinde adı geçen -özellikle ilk başlardaki- sanatçılar, toplumla her türlü ilişkisini kesmiş, uyumsuzlukları nedeniyle akıl hastanelerine yatırılmış, toplumun kabul etmekte zorlandığı aykırı insanlardır. Bugün adlarının bu akım ile anılması ise Dubuffet’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra gittiği İsviçre’de uğradığı akıl hastanelerinde, psikiyatrist Charles Ladame’ın topladığı yapıtlara rastlaması sayesinde mümkün olmuştur. Dubuffet buralarda Aloise’ın, Wölfli’nin ve Heinrich Anton-Müller’in yapıtlarını görünce çok şaşırmış ve bunları hemen satın alarak koleksiyonunun temelini atmıştır.

Adolf_Wölfli_004

 

Adolf Wölfli

Art Brut sanatçılarının çoğunun entelektüel birikim bir yana okuma yazması bile yoktur; çoğu yaşlı, yalnız ve fakirdir. Neredeyse tam bir “kaybedenler” topluluğu olarak görülen bu insanların dehasına yürekten inanır Dubuffet. Bu akımın sanatçılarının genel profilinin sanat piyasasının eğitimli, kabul görmüş sanatçı çerçevesinin çok dışında olması Art Brut’yü özgün bir sanat akımı yapan önemli bir noktadır. Bu insanların hiçbirinin yaratım amaçları başkaları tarafından tanınmak veya yerleşik bir ideolojiyi yıkmak değildir. Onlar sadece “bir başlarına” yaratmaktadırlar. Ortaya çıkan eserlerin büyüleyiciliği de buradan gelir. Bu resimlere bakmak tam olarak bir ruhu gözetlemektir.

Reinhold Metz

Reinhold Metz

Dubuffet yerleşik sanata karşı çıkarken pek tabii ki isyan bayrağını açan ilk kişi değildir. Sanat tarihi özellikle 19. yüzyıldan itibaren artan böyle isyanlarla doludur. Örneğin Primitivizm (İlkelcilik) akımı Batı toplumunda benimsenmiş olan sanat üsluplarından ve kavramlarından uzaklaşmanın göstergesidir. Bu akımda da ilkel sanat örneklerinin yanı sıra çocukların, akıl hastalarının, amatörlerin yapıtları ele alınır. Dadacılar da sanat ile yaşam arasındaki sınırları; sanatın kendisinin hâlâ bir değeri olup olmadığını ve bu yolda çaba harcanmasının gerekip gerekmediğini çarpıcı biçimde sorgularken aklın denetiminden kurtulmak için yöntemler geliştirmeye çalışmışlardır. Bu sanatçılar tüm sanat dallarının geleneksel yöntemlerini reddederler. Zaten 20. yüzyıldaki tüm sanat hareketlerinde muhalif bir tavır görülür, hepsi birbirlerinden ve benzer kaynaklardan beslenmiştir, kesin çizgilerle ayrılmaları güçtür. Yani Dubuffet’nin fikrinin temeli önceden atılmıştır. Ancak şöyle diyebiliriz; Dubuffet, başka sanatçıların düşünerek, çalışarak veya reddederek vardıkları noktaya doğal olarak varmış ya da zaten “o noktada” olan insanları bulmuş ve bu insanların yaratıcı güçlerini bir sanatçı olarak dünyaya ilan etmiştir.

Augustin Lesage

Augustin Lesage

Burada Dubuffet’yi etkileyen önemli bir ismi kısaca anmak gerekir. Akıl hastalarının sanatsal üretimleriyle ilgilenen Psikoterapist Hans Prinzhorn 1922’de yayınladığı “The Artistry of Insane” adlı kitabında akıl hastaları ve toplumdan izole edilmiş bir yaşam süren insanlarla ilgili araştırmalar yapan diğer doktorlardan bu araştırmalarına sanatsal bakış açısını dâhil etmesiyle ayrılır. Akıl hastalarının herhangi bir “sanat terapisinin” ürünü olmayan 5000’den fazla resmini toplayarak büyük bir koleksiyon oluşturan Prinzhorn’un temel amacı, bu insanların toplum tarafından teşvik, övgü, kınama gibi yönlendirmelerle; kurallarla ve sistemlerle müdahale edilmediği için özünü kaybetmemiş sanatçılar olduğunu ispat etmektir. Prinzhorn, bu resimleri üreten kişilerin, alışılmış sanat eserlerinin büyük kısmına atfedilen gelenek ve eğitim yolundan geçmeden az çok bağımsız bir şekilde çalışmış olmalarıyla öne çıktığını belirtir. Hastaların geleneksel kavrayışlardan bağımsız olmadığını, ancak yaratım aşamasında bütün bilgi ve becerilerle aralarına benzeri bulunmayan bir uçurum koyduklarını ifade eder. Prinzhorn araştırmalarıyla pek çok sanatçıyı etkilemiştir. Paul Klee ve Max Ernst bu insanların yapıtlarına ilgi duymuş ve bu ilgi ikisinin de üretimini etkilemiştir. Sürrealistler de Prinzhorn’un araştırmalarından haberdardır ve bilindiği üzere akıl hastalığına, bilinçaltına, düşlere, halüsinasyonlara büyük önem vermişlerdir. Dubuffet ise akıl hastalarının sanatından yola çıkarak, kültürün etkilerinden bağımsız bir sanat ararken beraberinde kendi sanatsal kimliğini de bulmaya çalışmıştır; ancak Art Brut akımının yaratıcısı olmasına rağmen kendisini bu akımın sanatçısı olarak görmez, özü, saflığı arasa da kültürün etkisinden kurtulamayacağına ve kültürlülere hitap ettiğine inanır. Bunun yanında yabanıl, kaba, olgunlaşmamış diye tanımladığı Art Brut eserlerinin çeşitli özelliklerinden kendi sanatında faydalanır.

Dubuffet 1947 yılında Paris’te bir Ham Sanat Merkezi açar. 1967 yılında 75 sanatçının 700 yapıtı Paris Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergilenir. 1976 yılında yine Dubuffet’nin çabalarıyla Lozan’daki Beaulieu Şatosu’na taşınan koleksiyonda bugün yaklaşık 15.000 yapıt bulunmaktadır. Pek çok müzede de benzer koleksiyonlar oluşturulmuştur. Önemli bir çelişki doğar tam burada. Müzede yer almak demek onaylanmak demek değil midir? Dubuffet’nin karşı durduğu sistemin temel mekanizmalarından biri değil midir müze? Dubuffet’nin bunların farkında olmaması mümkün değildir ancak yapıtların yok olmasını engellemek ve topluma ulaşmasını sağlamak adına böyle bir girişimde bulunması da anlaşılabilir, fazla bir seçeneği yoktur. Belki “Bakın, küçümsediğiniz, reddettiğiniz bu yalnız ve umutsuz insanlar sizin müzelerinizin sınırlarını geçtiler!” demek istemiştir. Dubuffet, koleksiyonunu müzede “öldürmemek” için sergiler düzenlemeye ve bu koleksiyona ömrünün sonuna kadar destek olmaya devam eder.

josef_wittlich_01

Josef  Wittlich

Ancak son derece içe dönük bir yaşam süren söz konusu sanatçıların Art Brut akımına bilinçli olarak dâhil olmaya başladıkları andan itibaren eserlerindeki “özgürlüğün” yara aldığı iddia edilebilir. Ortaya koydukları yapıtlar hala etkileyici ve farklıdır, çünkü yaratıcıları doğal olarak sıra dışıdır; ancak artık görüleceklerini, seslerini birilerinin duyacağını bilirler. Dubuffet onların yapıtlarını satın alıp, bir koleksiyon oluşturmaya ve bu koleksiyonu sergilemeye başladığı anda aslında önayak olduğu Art Brut’nün felsefesine ve sanatçıların ıssız dünyasına bir gedik açmıştır. Yapmak istediği çok anlamlıdır, sanatta öze dönmeye çalışır, bu özü de sadece geçmişin ilkel sanatında aramaz, insanın içinde arar; akademizme ve sanat piyasasının genel kabul gören kurallarına karşı çıkar, bas bas bağırır “sizin bildiğinizin dışında da bir yaratım var” diye, ancak bu sanatın, yine paradoksal biçimde “sanat” adı altında var olduğu ve sergilendiği anda, yola çıkış noktasındaki en önemli niteliği olan özgünlüğünü yitirme tehlikesi içine girdiğini de göz ardı etmemek gerekir.

Dubuffet ve Ham Sanat ile ilgili uzman olan ve bu metinde de temel kaynak olarak başvurulan Michel Thévoz “Ham sanat akımı çerçevesinde yeni yapıtların üretilmesi o tarihten sonra mümkün müydü? İletişim araçlarının bu denli geliştiği ve bireylerin birbirleri ile sürekli etkileşim içinde olduğu bir dünyada kendi mitolojilerini ve simgesel anlatımlarını oluşturabilecek kadar sıra dışı insanlara rastlayanlar var mıydı? Toplumla uzlaşmış sanat yapıtlarının koleksiyona alınması koleksiyonun çizgisini yumuşatmayacak mıydı?” diye sorar ve ekler “…Bütün bu olanlara rağmen başkaları ile benzerlik göstermek yerine garipliklerini korumaya çalışan, toplumsal uzlaşmayı inatla reddedenler de bu gezegende soluk almayı başardılar.”

Vojislav Jakic

Vojislav Jakic

Joseph Wittlich, Reinhold Metz, Willem Van Genk, Vojislav Jakic, Johann Hauser bireyselliklerini korumayı başarmış örnekler olarak verilebilir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz çelişki yok olmamıştır. Bu insanlar artık “meydandadırlar” ve kültürden bağımsız değildirler; ama dayatılan var oluş biçimlerine saygı göstermeden özgünlüklerini korumayı ve yaratmayı büyük ölçüde başarmışlardır. Ancak artık başta kastettiğimiz anlamda yalnız değildirler. Çünkü kendileri gibi uzlaşmaz birilerinin varlığından haberdar olmak bile gerçek yalnızlığın acılı ve masalsı sınırlarını deler.

Willem Van Genk, frankfurt

Willem Van Genk

Kaynaklar;
Bu yazıda Michel Thevoz’un yazıları temel kaynak olarak kullanılmıştır:
Michel Thevoz, “Art Brut”, İsyankâr Yüzyıl, İstanbul: SEL Yayıncılık, Nisan 2004, s.52, 53,54
Michel Thevoz, “Dubuffet” İsyankâr Yüzyıl, İstanbul: SEL Yayıncılık, Nisan 2004, s. 205
Jean Dubuffet, Boğucu Kültür, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, Nisan 2010
Norbert Lynton, Modern Sanatın Öyküsü, Çin: Remzi Kitabevi, 2004, s. 275
Hans Prinzhorn, “Akıl Hastasının Sanatçılığı”, Charles Harrison, Paul Wood (Ed.), Sanat ve Kuram 1900-2000: Değişen Fikirler Ansiklopedisi, Sabri Gürses (çev.) içinde (145-148), İstanbul: Küre Yayınları, 2011, s.145, 146.

*Bu yazı Psikeart dergisinin “Yalnızlık” sayısında yayımlanmıştır. (2010, Sayı;11, s: 110-118)

Share Button

Yorumlara kapalıdır