Hülya Küpçüoğlu: ‘Yurt dışında gerçek anlamda tanınan çağdaş Türk sanatçısı yok’

Share Button

Sanatçı-Küratör Denizhan Özer geçtiğimiz haftalarda Bodrum’da Art212’de açılan ‘Ben’ adlı serginin küratörlüğünü yapıyor. Sergiye farklı disiplinlerden 50 sanatçı katılıyor. Özer ile yeni düzenlediği sergiden Türk çağdaş sanat ortamına, merkez ve periferi ilişkilerinden Türk resim sanatının geleceğine kadar pek çok konuda konuştuk.

 ö

Hülya Küpçüoğlu: En son Bodrum’da düzenlediğiniz sergi gündemde…

Denizhan Özer: Art212 Aydın Polatcan tarafından kurulan kültür sanat platformu. Sadece sergilerin düzenlendiği değil, konserlerin verildiği, söyleşilerin yapıldığı alternatif bir mekân. Polatcan son yıllarda Bodrum’a yerleşmişti ve daha önceden de tanışıklığımız vardı. Art212 fikri onun kafasında oluştuğunda açılış sergisini yapmam için benimle bağlantıya geçti. Yaptığımız görüşmeler sonucunda sergi konseptinin ‘Ben’ olmasına karar verdik.

 

H.K.: ‘Ben’ derken neler gündeme geliyor?

D.Ö.: ‘Ben’ derken sanatçıların egoları üzerinden değil, kendi benliklerine etki eden, kendileriyle ilgili ‘ben’ nerede duruyor? İçerideki ‘ben’ veya dışarıdaki ‘ben’, çevre ile yaşayan ‘ben’ gibi tüm  ‘ben’lerin tartışılmasını istedim. Sergiyi hazırlarken sadece İstanbul’dan değil, İstanbul dışından da sanatçıların olmasına özen gösterdim. Mesela Erzurum, Eskişehir, Ankara, Edirne, Adana, Trabzon, Bodrum vs. gibi farklı kentlerden sanatçıları bir araya getirdim. Sergide resim, heykel, enstalasyon, fotoğraf gibi farklı disiplinlerden oluşan yapıtlar yer aldı.

10320469_10152126308968414_251416932194938026_n

H.K.: Art212 bir AVM içinde, değil mi?

D. Ö.: Evet, Bodrum, Konacık’ta Avenue isimli bir AVM içinde, alt katta 460 m2lik büyük bir alan. Kabul edelim ya da etmeyelim AVM’ler alışveriş merkezleri olması sebebi ile toplumun farklı kesimlerinden insanları bir araya getiren yerlerdir. O nedenle de oralara, insanlara ulaşmak maksadıyla sanatı götürmek gerekiyor. Daha önceleri bu mekânlarda sanata yönelik hiçbir şey yapılmazken 2010’da Ekavart’ın yöneticisi ve sahibi Sayın İnci Aksoy’un büyük çabalarıyla Kültür Bakanlığı AVM’lerin içinde en az 200 metrekarelik bir alanın muhakkak sanata ayrılmasına karar verdi. Avenue Bodrum’da da böyle bir alanın sanata ayrılmasının, oranın yönetiminin -kanunların zorlamalarının dışında -sanata olan ilgi ve sevgilerinin bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. AVM’lerde sanat niçin gerekli dersek; sanatla halk arasında bir yakınlık kurmak, sadece alışverişten ibaret bir dünya olmadığını göstermek, sanat kavramını onlara aşılamak için önemli. Sanat nerede yapılırsa yapılsın, desteklemek, yaygınlaşmasını sağlamak lazım.

 

H.K.: Bodrum gibi yazlık yerlerde sergi açmak son yıllarda çokça karşımıza çıkan bir durum.

D.Ö.: Bildiğimiz gibi sanatın merkezi Türkiye’de İstanbul’dur. İstanbul, sanat konusunda belirleyici bir kenttir. Yaz geldiğinde İstanbul’da ve Türkiye’nin başka büyük şehirlerinde yaşayan sanatçılar, sanat profesyonelleri ve koleksiyonerlerin çoğu Bodrum’u bir buluşma noktası hâline getirdiler. Öte yandan Bodrum sahil şeritlerinde bulunan diğer kentlere göre Türkiye’nin markalaşmış en önemli yerlerinden biridir. Bu nedenle yaz aylarında buraya gelen maddi durumu ve kültür düzeyi yüksek insanların sanat ihtiyaçlarını karşılamak için Bodrum’da sanatla ilgili birçok çalışma yapılmıştı ama bildiğim kadarıyla Art212 bunların içinde konuya en mantıklı ve profesyonel şekilde yaklaşan yer oldu. Bunun dışında güzel bir sahil şeridinin, tarihi turistik mekânların, yat limanının orada olması ayrıca yurt dışından maddi durumu iyi birçok turistin de gelmesine neden oluyor. Tüm bunları birleştirdiğimizde Bodrum’un Türkiye’deki diğer birçok yerden daha iyi olduğunu ve Avrupa’daki bu tür kentlerle rahatlıkla yarışa girebilecek bir marka kent olduğunu söyleyebilirim. Umarım ilerde Bodrum sürekliliği olan festivaller ve sanatsal etkinliklerle dünyada iz bırakan bir yer olur.

10407278_10152126308243414_4037098504083966357_n

H.K.: Sergide sadece İstanbul’dan değil periferinden de sanatçılar var dediniz. Merkez ve periferi ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

D.Ö.: Genellikle sanatla ilgilenen kurum ve kişilerin çoğu İstanbul’da konuşlanmış durumda. Bunlar, kendi aralarında doğal olarak bir rekabet alanı yaratmış durumdalar. Herkes kendi alanında ‘en iyiyi’ yapma derdinde. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu çok normal bir durum. Her ne kadar dünyada bu tür merkezler olsa da sanatın merkez dışına yayılması için devlet ve sanatı yönlendiren kişiler konuyla ilgili çeşitli formüller üretip uygulamalara gitmektedirler. Bizde ise bunun tam tersi olmakta, merkez dışında kalan herkes ötekileştirilmekte ya da yok sayılmakta. Yanlış olan bu. Şimdiye kadar yaptığım projelerde ve sergilerde buna hep karşı çıktım ve bu nedenle de merkez dışında yaşayan sanatçıları yaptığım çalışmalara dâhil ettim. Bunu şunun için söylüyorum. Ötekileştirme ya da yok sayma çok kötü bir durum ve doğal olarak da merkez dışında kalan sanatçıların hayatla ve sanatla olan ilişkilerini olumsuz bir şekilde etkilemiş oluyor. Türkiye’de sistem daha tam oturmadığı için zemin çok kaygan ve bana göre sistem içinde hiçbir şey tam işlemiyor. Yani ne bir sanatçı tam olarak sanatçı gibi çalışabiliyor, ne de bir galerici. Eleştiri sistemi, profesyonel takip vs. yok. Sistem sürekli olarak aksıyor, bir başka deyişle sistem kendi içinde yıkılıyor, ayağa kalkıyor; sonra tekrar yıkılıyor tekrar ayağa kalkıyor, yani düşe kalka yoluna devam ediyor. Tüm bunlar olurken de merkez dışında periferide kalan tamamen yok sayılıyor veya sistem dışına itekleniyor. Tabi her ne kadar eleştirsek de iyi çalışan bazı sanat kurumları, galeriler ve sanatçılar var. Şöyle yurt dışına özellikle de gelişmiş Batılı ülkelere baktığımızda devletin sanatın arkasında durduğunu ve sanatın merkez dışında da yayılması için bir çaba sarf ettiğini görüyoruz. İngiltere’de yaşayan biri olarak oradan örnek verecek olursam, Art Council England’ın sanatı Londra dışına taşımak için özel programlar geliştirdiğini, Londra dışında yaygınlaştırdığını, Londra dışında kalan kurum, kuruluş ve sanatçılara büyük destekler sağladığını söyleyebilirim.

 

H. K.: Türkiye’de devletin sanata katkısı az.

D.Ö.: Bizde devletin sanata katkısı az demek bir yana katkısı falan yok. Atatürk zamanında kurulan sistem aynı kalmış, üzerine pek bir şey eklenmemiş. Mesela Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Resim ve Heykel Müzeleri hep o dönemin ürünüdür. Sanatı ülke geneline yaymak için ellerinden geleni yapmışlar. Mesela Atatürk, zamanında 67 vilayete ressam göndermiş. Düşünsenize bugün hangi devlet adamı bunu yapar! O yüzden Cumhuriyet’in kurulduğu yıllar ve hemen sonrası haricinde ben her zaman Kültür Bakanlığını eleştirdim ve bu şekilde giderse eleştirmeye de devam edeceğim. Kendi sanatını, sanatçısını desteklemeyen bir bakanlığı eleştirme hakkımın olduğunu düşünüyorum. Genel bütçeden sanata binde iki ile beş arasında yer ayıran bir devletin kültür ve sanata dair hiçbir şey yapmak istemediğini net bir şekilde söyleyebilirim.

10489797_10152126307933414_2637593428926651526_n

H.K.: Peki ya yerel yönetimler ve özel kurumlar?

D.Ö.: Günümüz Türkiye’sinde yerel yönetimlerin çoğu iktidar partisine bağlı olduğu için siyasi iktidarın muhafazakâr ve hatta buna bağlı gerici yapısı içinde hareket ediyorlar. Mesela toplumsal yapıyı bilinçlendirici sergiler yapılmıyor. Beden korkusu nedeniyle ‘Nü’ sergilenmiyor. Heykeller saldırıya uğrayarak yıkılıyor ve doğal olarak da bu sistemin içinde yer alan yerel yönetimler kendi galerilerinde ya da sanat merkezlerinde suya sabuna dokunmayan, niteliksiz sergilere yer veriyor. Aslında bilindiği gibi bugünkü iktidar yerel yönetim kanununu değiştirdi ve değişen yerel yönetimler kanunları ile yerel yönetimlerin eline çok para geçti. Fakat ben bu paranın çarçur edildiğini, bunca olanağa rağmen hiçbir şey yapılmadığını düşünüyorum. O yüzden de yerel yönetimlerin sanatın ülke geneline yayılmasında önemli bir katkı sağlayacağına inanmıyorum. Bunun dışında özel sektöre baktığımızda, onların daha doğru işler yaptığını söyleyebilirim. Yavaş yavaş yurt dışındaki birtakım modelleri ülkemize getirerek ve sanatın yaşamsal bir değer olduğunun bilinciyle hareket ediyorlar. Bu çerçevede özel sektör bir başka deyişle iş adamları, sanata daha çok ilgi duymaya ve önem vermeye başladı. Fakat bana göre bu ilgi hâlâ eksik. Örnek verecek olursak bir sanat eserini sevmenin dışında onu bir maddi değer olarak görüyorlar. Her ne kadar sanat eserinin değer olduğunu anlasalar da eserin yapım sürecini, yapan sanatçıyı bilmedikleri için aldıkları yapıtları da sıradan bir mal gibi değerlendirmeye başladılar. Bu hatalı bir davranış biçimidir. Sanat eseri sevgi ister, ilgi ister, bilgi ister. Sanat eseri almak süreklilik ister. Birkaç kişi dışında, bu konuya ilgi gösteren iş adamlarımızın bunun farkında olmadığını görüyoruz. Sanata sadece alınarak değer verilmez önemli olan onu anlamak, yapan sanatçılara da değer vermektir. Bu kadar zenginimiz var. Bu zenginlerin sanatçılara sponsor olmaları lazım. Seçtikleri sanatçıları destekleyebilir, onları yurtdışına bilgi ve görgü için gönderebilirler. Bizdekiler ne yapıyor? Aldıkları lüks arabaların yanına başka bir lüks araba, evlerin yanına başka bir lüks ev vs. alıyorlar. Kısacası yaşadıkları çağı ıska geçiyorlar. Bu belki onların özel hayatı ve buna bağlı istekleri olabilir; ama biraz da toplumsal sorumluluklarını bilerek hareket etmeleri gerekiyor.

10492544_10152126306568414_4686422592924881934_n

H.K.: Biraz karamsar bir tablo ortaya çıktı ama bugün Türkiye’de ciddi noktalara ulaşmış sanatçılar var. Son 15 senedir şimdiye kadar hiç olmadığı üzere yurt dışı bağlantılar da söz konusu…

D.Ö.: Evet,  ne yazık ki karamsar bir tablo çizdim ama bu bir gerçek. Türkiye’de iyi bir yerlere gelmiş sanatçılar varsa da bunlar kendi olanaklarıyla, bin bir zorlukla, bireysel çabalarla bir yere gelmişlerdir. Eğer yurt dışında bir başarıya ulaşmışsalar da bu onların kişisel çabalarıyla oluşmuş bir durumdur. Bu durumun onların kendi yaşadıkları coğrafyadan umudu kestiklerinin bir göstergesi olduğunu düşünüyorum ve o yüzden bu sanatçılar bireysel olarak hareket ediyorlar.

 

H.K.: Ama bazı sanatçılarımızın yurt dışında tanındıklarını biliyoruz…

D.Ö.: Aslında yurt dışında gerçek anlamda tanınan Türk sanatçısı yok. Bilinen de kendi ülkesinde gerçek anlamda tanınmıyor. Genel olarak dünya sanat ortamı içerisinde kim tanınıyor? Kimse… Sanatta bireysel gelişme diye bir şey yok, eğer bir yere varacaksak hep birlikte varmalıyız. Devletiyle, yerel yönetimiyle, işadamıyla el ele vererek bir yere varabiliriz, aksi takdirde az önce dediğim gibi bulunduğumuz yerde sayacağız.

 10534076_10152126308438414_2291548597830773228_n

H.K.: Peki, Türk sanatı bu tablodan nasıl çıkacak?

D.Ö.: Bence kolay kolay çıkamayacak çünkü Türk sanatının önündeki engeller çok büyük. Ama hayatı da umutsuzluklar dizisi üzerine kuramayız. Her şeyden önce Batılı normları kabul ettiğimizde ve uyguladığımızda bu karamsar tablodan sıyrılabileceğimizi düşünüyorum. Devletin kültür sanat kurumlarını iyi bir şekilde yönetilmesiyle, yerel yönetimlerin herkese değil nitelikli olana yer vermesiyle ve gerçek sanatı desteklemesiyle, sanat eğitiminin en iyi şekilde yaygınlaştırılması ve geliştirilmesiyle, sanat eğitimi veren üniversitelerin özgür bırakılmasıyla, iş adamlarının sanata destek vermesiyle ve bunun dışında da yurt dışı ilişkilerin geliştirmesiyle bu iş düzelebilir. Mesela biz hep kendimizi kendi içimizde kıyaslıyoruz. “A” nın resmi “B” den daha iyi ya da “A” kurumu “B” kurumundan daha iyi gibi bir kıyaslama içine giriyoruz. Burada yanlış olan kendimizi hep içerdeki bir aktörle kıyaslamamız. Tam tersine kendimizi, kendimizden daha iyi olanlarla kıyaslamamız, eksiklerimizi gidermemiz gerekli. Bu yüzden bizim gerçek anlamda yurt dışına açılmamız, oradaki yapılanmayı, çalışma biçimini örnek olarak almamız gerekiyor. Kısacası bunun için sanata bütçe ayırmalıyız, yayınlar, sergiler, ilgi çekici projeler vs. yapmalıyız. Bunları yapmadığımız sürece bu işin içinden çıkamayız. Türk sanatının gelişme göstergeleri sadece sanatçılara bağlı değildir. Bugün Türk resim sanatı yurt dışında yeterince yer alamıyorsa bunun sorumlusu devlettir, yerel yönetimlerdir, üniversitelerdir, özel sektördür, zengin iş adamlarıdır. Devletin ya da sanat kurumlarının yeni bir kültür sanat politikası yaratmaları gerekiyor. Yeni kurulacak olan yapı Türkiye’de sanatın nasıl geliştirileceğinin çarelerini aramalı ve sanata ayrılan bütçenin arttırılması ve yurt dışı ile önemli ilişkilerin desteklenmesi gerekmektedir. Kimsenin elinde sihirli değnek yok. Bu bir süreç, akıl ve sevgi işi. Ama olmayacak diye de bir şey de yok. Eğer bu süreç başlamazsa, kendi iç dünyamızda kendimizin bir şey olduğunu zannederek yaşamaya devam ederiz.

Share Button

Yorumlara kapalıdır