Atılım Şahan: Büyük İskender

Share Button

26

Büyük İskender’in hikâyesinin anlatıldığı 2004 yapımı film, Alexander,  belki de yalnız tarih meraklılarının gözünde yüksek kredisi olan bir seyirliktir. Ne gişede ne de eleştirmenler nezdinde reji ekibi/yapım şirketinin beklentilerinin tam anlamıyla karşılanmadığını düşünürsek sektörel açıdan pek de başarılı bir filmle karşı karşıya olmadığımız aşikârdır. Gerçekten de salt estetik ölçülerle değerlendirsek veyahut bir “entertainment” çıktısı olarak da mizana vursak –öyle ya sinema uğraşı daha çocukluk çağında (yedinci) sanatın sınırlarını aşıp bir endüstri hâline evrilmiştir- ortada çok keyifle kendini izlettiren bir malzeme yoktur. Yine de hakkını teslim etmek gerekir ki, bu satırların yazarının naçizane görüşüne göre, Oliver Stone’un yapıtı, Büyük İskender’in biyografisinden uyarlanan kurgular arasında Robert Rossen’in 1956 yapımı “Alexander the Great’’inden de, Phil Karlson’ın 1968 yapımı aynı isimli televizyon filminden de iyi kotarılmış bir eserdir. İçlerinde Oliver Stone’un da olduğu senaristlerin, hamasi efsanelerden örülmüş perdeyi aralayıp, ardındaki insan İskender’i ön plana çıkarması, seyri sıkıcı kılması açısından bir risk unsuru oluştursa da tarihe uygunluk açısından oldukça doğrucu bir filmin perdeye yansımasına vesile olmuştur. Oliver Stone’un İskender’i, general ve imparator titriyle nümayiş eyleyen, sembolik bir karakter olarak koyu çizgilerle çizilmemiş; aksine film süresi içinde birden fazla kez ağladığına tanık olduğumuz, pişmanlık duyan, yas tutan, öfke nöbetlerine kapılıp, yer yer paranoid kişilik bozukluğuna gark olabilen psikolojik bir karakter olarak kurgulanmıştır.

2004_alexander_504

Tam bu noktada malumatfuruşluk müessesesine meyletmeden biraz tarih bilgisi vermek gerekirse; gerçekte III. Aleksandros (Büyük İskender) kimdir ve Antik Helen Uygarlığı’nın mahiyeti nedir bir miktar değinmek gerekir. İskender Makedon kralı II. Philip’in oğludur. Siegfried Lauffer’in tabiriyle “çobanlık ve çiftçilik ile uğraşan, şehir kültürü olmayan, Yunanlıların karakteristik özelliği sayılan otonom bir polis anayasasına bile sahip olmayan bir toplum” olan Makedonlar Philip önderliğinde milattan önce 4. yüzyılda Yunanistan’ı fethetmişlerdir. Tarihte daha birçok fatih kavmin öznelinde rast geleceğimiz üzere, askeri-militar üstünlüğü elinde tutan Makedonlar, daha ileri bir uygarlık seviyesine tekabül eden işgal altındaki Yunan şehir kültürü içinde asimile olmuşlardır. Antik Yunanistan felsefe, ticaret ve siyaset bilimdeki başarıları ve öncü rollerinden müsebbip komşu topluluklar üzerinde muazzam bir etkileme gücüne sahipti. Yine S. Lauffer’den öğrendiğimiz kadarıyla II. Philip öncesinde bile Makedon hükümdarlar politik sebeplerden Yunanlı kabul edilmeyi istemişler; ancak Demostenes’in Atina’da yürüttüğü politikayla barbar ilan edilmişlerdir. Ahameniş hanedanına yani Pers hükümdarlarına gelirsek; Asia Minor, Suriye, Mısır, Mezopotamya, İran ve İndus’u da sınırları içine alan devasa bir kütleyi şahsen yönetiyorlardı. (Truva Destanında da estetize edilen) Batı’nın, Doğu üzerindeki emperyalist emelleri İskender döneminde bile eski bir niyetti. Aynı şekilde “Pers İmparatorları kendilerini dört bir yönün hükümdarları olarak gördükleri için kuzeyde İskitler ve diğer bozkır halklarını, İndus vadisinin ötesindeki Hindistan kabilelerini, güney ve güneybatıda Araplar ve çöl sınırındaki Libyalıları, batıda ise Kartacalılar ve özellikle Yunanlılar’ı İmparatorluğun sınırındaki basit, kenar bölge halkları olarak gördüklerinden” bu ülkelerin içişlerine karışmaktan, ordularını gönderip siyaseten terbiye etmekten, kısacası boyun eğdirmekten çekinmiyorlardı. Filmin hemen başında filozof Aristoteles ile çocuk İskender arasında geçen diyalog da Yunanlıların Perslere bakışını anlatır türdendir. Önemli bir detay olarak Aristoteles, Perslerin bilinen dünyanın büyük kısmını yönetmesine karşın Yunanlılardan aşağı bir millet olduğunu dile getirmektedir ki bu bakış açısı Yunan antikitesinin genel ruhunu yansıtmaktadır. Yunanlılar kendilerinden daha eski ve köklü uygarlıklar da dâhil Yunanca konuşamayan halkları – günümüzdeki kullanımından farklı bir şekilde müstehzi manalardan münezzeh, nötr bir terimle- “barbar” olarak nitelerlerdi. Askerlik sanatlarıyla, tüccar becerileriyle ve filozoflarıyla böbürlenmeyi severlerdi. Yalnız bu noktada hem Alexander filminde hem de yaygın olarak Antik Yunanistan’da geçen pek çok filmde düşülen anakronizme (yanılgıya) dikkat çekelim.

186716

Batı dünyası kolektif hafızasında geriye gittikçe Yunan uygarlığına özel bir önem atfetme eğilimindedir. Umberto Eco’nun işaret ettiği üzere Çin iletişimde bulunulacak bir ötekidir: saygı uyandıran bir siyasal güç. Kolomb öncesi Amerika fetih toprağıdır. Onulmaz bir biçimde putperestlik çağrışımlarıyla kirlenmiştir. Ama Mısır (tabiî ki aynı cümleyi Yunanistan için de söylemek mümkün) hermetik hayalet olarak seçilmiştir. Batı Hristiyan bilgeliği onu kendisinin en eskilere uzanan kökeni olarak alır. Tüm bu yargı gücü yanlılığından dolayı modern, dar-formalist tarihçi anlayış, Yunanistan’ı medeniyetin beşiği olduğu varsayımıyla, idealize edilmiş bir toplum, bir altın çağ ütopyası olarak görme eğilimindedir.  Filmin önemli sahnelerinden biri de şudur: İskender, Gaugamela (Arbela) Muharebesi’nden hemen önce askerlerine bir motivasyon, amiyane tabirle bir gaza getirme konuşması yapmaktadır. Savaş alanının karşı tarafında bekleyen düşman ordusundaki askerlerin, özgür iradeleriyle savaşa gelmediklerinden, İran imparatoru III. Darius’un isteğiyle getirildiklerinden dem vurur. Gerçekte İskender’in bu minvalde bir belagatı olmuş mudur bilinmez ama tarafsız bir değerlendirme yaparsak İskender işgalci ve saldırgan tarafı temsil ederken, olumsuz bir figür olarak resmedilmeye çalışan Tiran Darius özünde işgale karşı direnen bir general, ordusu ise yaşadığı toprakları ve değer verdikleri şeyleri korumaya çalışan insanlardan mürekkeptir. Yani savaş alanını özgür seçimle doldurup doldurmama meselesinin başlı başına bir haklılık ölçütü olamayacağı bir yana Perslerin savaşmak için nedenleri daha makuldür. Mel Gibson’ın yönetip, başrolünü oynadığı, İskoç halk kahramanı William Wallace’ın hayatını konu edinen, 1995 yapımı Braveheart (Cesur Yürek) filminde de benzer bir sahne cereyan eder. William Wallace, Stirling’de İngiliz ordusunu tarumar etmeden önce özgürlük konulu bir nutuk çeker. Metin neredeyse İskender’in söyledikleriyle birebir aynıdır. Savaş filmlerinde seyircinin hikâyesi anlatılan tarafla özdeşleşebilmesi, empati kurabilmesi açısından ideolojik bir arka plana ihtiyaç vardır. Hollywood filmlerinde bu açmaz hemen her kesimden insanın üzerinde tartışmasız konsensüse (uzlaşmaya) varabileceği “özgürlük”  mefhumu özelinde formüle edilir. Bahse konu iki filmden ilkinde (Alexander) kahramanımız başka halkların topraklarına ve egemenlik haklarına hamle eden taraf iken, ikinci filmin (Braveheart) kahramanı William Wallace ise yaşadığı topraklar ve halkının egemenlik hakkı gasp edildiği için direnen taraftadır. Her iki komutan da savaş meydanında özgürlük üzerine söylev patlatırken; aynı nosyonun birbirinden farklı hatta çoğu zaman birbiriyle çatışan politik saikler (sebepler) için ne denli işlevsel kullanılabildiğine tanık oluruz. Yine Antik Yunan uygarlığıyla, -Doğu despotizminin tüm karakteristiğini üzerinde toplayan- Pers İmparatorluğu arasındaki çelişkilerden beslenen diğer bir film 300 Spartalı’da söylemde muazzam bir kutsiyet atfedilen özgürlük kavramı, kadim İran kültürünü ırkçı bir bakış açısıyla yargılama girişimine güzel bir kılıf olmuştur. Orijinal adıyla “300”, İskender’in Gaugamela’da yendiği III. Darius’un büyük büyük dedesi, Ahameniş hanedanının beşinci imparatoru I. Xerxes’in (Hşayarşah) Yunanistan seferini ve Termopilai’de üç yüz seçkin askerin direnişi karşısında nasıl çaresiz kaldığını anlatan bir filmdir. Frank Miller’in abartılarla bezeli çizgi romanından uyarlama filmde, Pers ordusu, köleler, sapkınlar, ucubeler, acımasız ve sosyopat canilerden müteşekkil bir ordu olarak lanse edilirken; Sparta şehir devleti ise yenilmez, yorulmaz, yıkılmaz üst-insan (übermensch) savaşçılar elde etmek adına daha bebeklik çağında ayıklamaya giden; hasta, zayıf bebekleri manav kasasındaki çürük meyve gibi ıskartaya çıkartan bir toplum olarak tasvir edilmiştir. Öyle ki filmde Spartalılara izafe edilen kaba ve mekanik sosyal seleksiyon yaklaşımı, Nazilerin en uçuk ajitatif (kışkırtıcı) propaganda (agit-prop) metinleri için bile fazlaca gayriinsani bir siyasal hevestir. Senaryonun derinliksiz, iki boyutlu yapısı sayesinde kavramsallaştırmaların karikatür düzeyinde seyretmesi bir yana, özgürlüğe bakış açısıyla da biraz yukarıda dikkat çekmeye çalıştığımız “anakronizme düşme” durumu vardır. Her şeyden önce özgürlük kavramı Fransız Devrimi öncesi vatandaşlık kültürüyle bağdaştırabileceğimiz siyasal bir argüman değil, köleleri köle sahiplerinden ayırmak için kullanılan teknik bir aparattır. Askerler savaşlarda özgürlük, adalet, demokrasi gibi soyut kavramlardan çok, karnını doyurma konusunda bağımlı olduğu artı ürün gaspçısı efendisini yalnız bırakmamak veya sahiplenip, işlediği toprağını (geçimliğini) işgalci tehdit karşısında korumak gibi oldukça pratik ve somut endişelerle kanlarını dökmektedirler. Dahası feodalizm öncesi çağların başat ekonomik rejimi köleciliğin, tarihteki en billurlaşmış stereotipi Büyük İskender (veyahut 300 filminin başkahramanı Kral I. Leonidas) dönemlerinin Yunanistan’ıdır. Tam bu uğrakta Halil Berktay’a kulak verelim. “Yunan şehir devletleri, başından itibaren Mezopotamya ve Mısır’ın hiyerarşik monarşilerine göre daha demokratik bir yapı taşıdılar. Bunların tipik idare şekli cumhuriyetti. Başlangıçta, yerleşme merkezi kurulurken, silah taşıyabilen her yetişkin erkeğin bir toprak parçası (oikos) ve konseyde bir oyu vardı. Vatandaşlık, toprak sahipliğiyle (oikos reisliğiyle) özdeşti… Ama bu durum çok uzun sürmedi. Deniz ticaretinin gelişmesiyle birlikte Yunanistan’a çok sayıda köle girmeye başladı. Kölelik, Orta Doğu devletlerinde çok eskiden beri mevcuttu, ama gerek Mezopotamya’da ve gerekse Mısır’da pazar için üretim fazla gelişmediğinden, buralarda kölelik de denk savaşların sınırlı esirleriyle veya daha çok, borçlarını ödeyemedikleri için özgürlüklerini yitiren eski üreticilerle sınırlı kalmıştı. Yunanistan’da ise meta üretiminin doludizgin gelişmesi ve bütün Akdeniz havzasını kucaklayan ticaret ilişkilerinin yoğunlaşması sonucu, kölelerin kendileri meta hâline geldiler. Korsan-tüccarlar tarafından Akdeniz’in geri bölgelerinde esir edilen veya satın alınan insanlar Yunanistan’a getiriliyor ve köle pazarlarında satılıyorlardı. Bu köle ticareti, tüccar sınıfının yükselişinde –tıpkı XV. – XVIII. yüzyıllarda Batı Avrupa’da tüccar sınıfının yükselişinde ve kapitalizmin ilk birikiminin gerçekleşmesinde oynayacağı rol gibi- önemli bir etken oldu… Paranın icadı ise bu gelişmeyi bütün kösteklerinden kurtardı. Böylece ne ilk Mezopotamya devletlerinde ne de Mısır’da görülmeyen büyük bir toplumsal değişiklik ortaya çıktı: Meta üretimi ve mübadelesine (özellikle köle ticaretine) dayanarak ekonomik nüfuzunu arttıran özel mülkiyetçi tüccar sınıfı, proto-feodal diyebileceğimiz ayni ilişkilere dayanan topraklı aristokrasiye karşı giriştiği şiddetli mücadelede başarıya ulaştı.”

alexander-(2004)-large-picture

Objektif ve şartlanmalardan uzak bir sosyolojik bakış açısıyla antik Yunanistan’ı konu alan sinema eserlerinin yine yeniden servis ettiği “despotizm altında inleyen doğu halklarına özgürlük ve demokrasiyi götüren kahraman ulus” temalı kurguları iktisat ve tarih bilimleri açısından uyuşmazlıklarla doludur. İlk Çağ Yunan şehir devletleri demokrasi müessesine çağdaşı diğer kültürlerden erken vasıl olmuşlardır olmasına ama tabii ki buradaki demokrasi, günümüz modern siyaset anlayışının çok gerisinde bir müesses nizamı işaret etmektedir. Öncelikle kölelerin, kadınların, topraksız köylünün ya da Atinalı anne babadan doğmamış göçmenlerin (metoikos) yurttaşlık ve oy hakları yoktu. Yönetim mekanizması eupatridler (iyi doğmuşlar) denilen soylu sınıfın elindeydi. Erdoğan Aydın’ın tespitini referans alırsak, Doğu despotizmi kendine özgü üretim ilişkileri ve toprak düzeni içinde gelecekteki gelişim ve dinamizm olanaklarının tamamı dondurup, akamete uğratsa da altında yaşayan halklar için alternatifi tipik köleci ya da feodal ekonomik kategorilere görece daha adil bir ortam tesis etmekteydi.

alexander-alexander-movie-alexander-the-1711880-1920x1200

Filmde, Makedon generallerin (diadoklar), savaş stratejilerini İskender ile eşitiymiş gibi tartışabilmesi, İskender’in Gaugamela cephesinde “Ben ölürsem sadece bir Makedon ölür, Darius ölürse Persler hiçbir şey yapamaz hâle gelirler” kabilinden tiratları, ardı ardına gelen zaferlerle birlikte Doğulular tarafından tanrı kral olarak tapınılmaya başlandığında, dostu ve önemli komutanlarından biri olan Kleitos’un Yunan/Makedon siyasal sistemine atıf yaparak dile getirdiği ikazlar, iki dünya sistemi arasındaki farklılığa vurgu yapan ayrıntılardır.

 

Paradoksal bir şekilde İskender fethettiği Mısır, Mezopotamya, İran ve Hindistan halkları tarafından bir tanrı gibi görülürken, beraberinde getirdiği Makedon/Grek askeri sınıf ve bürokrasisinin görece demokratik yapısı içinde “eşitler arasında birinci” olmaktan fazlası değildir. Ki filmin en dramatik sahnesi de İskender’in, bu durumu uygunsuz bir dille beyan eden Kleitos’u kendi elleriyle öldürdüğü sahnedir.

 

Filmde İskender’e atfedilen rivayetlerden sinik filozof Diyojen’le girdiği meşhur diyalogu, Gordion düğümünü kılıcıyla kesmesini göremeyiz. Ama Stone, tarihteki en ünlü atışmalardan İskender’in Parmenion’a racon kestiği sahneyi hikâyeye dâhil ederek seyir dozunu yükseltmiştir. Parmenion Pers orduları karşısında ricat etmeyi teklif ederken şu minvalde bir cümle kurar: “Eğer ben İskender olsaydım ordumu tehlikeye atmaz, geri çekilirdim.” İskender’in cevabı ise alaycıdır: “Ben de Parmenion olsaydım geri çekilirdim. Ama ben İskender’im.”

alexander-oliver-stone-colin-farrell1

Oliver Stone, İskender’in ilk akıl hocası Aristoteles ile sohbetlerini kısa tutarken; İskender’in annesiyle -dünyayı fetheden bir mareşale göre fazlasıyla bağımlı ve saplantılı- ilişkisi üzerine mübalağalı şekilde eğilmiştir. Üç karısından ikisine hiç değinmeyip, Roksana’yı üstünkörü bir karakter olarak resmederken Hephaistion’la ilişkisini hikâyenin merkezine taşımıştır. Film, İskender’e – Diadokilerin içinde yaşarken- en yakın ve en sadık olan I. Ptolemaios’un (Batlamyus) anlatımıyla başlar. Ki gerçekten de İskender’in seferlerindeki birçok olayı ve savaş stratejilerinin detayını Ptolemaios’nun anıları sayesinde bilmekteyiz. İmparatorun ölümüyle önce iç savaşa sürüklenen, sonrada İskender’in subayları (diadoklar) arasında bölünen İmparatorluktan Ptolemaois’un payına Mısır eyaleti düşer. Ptolemaois, bir firavun ve hanedanının ilk hükümdarı olarak Mısır’ı 20 yıldan fazla yönetir. İskender’in yakın dostu ve yakın koruması olması bakımından filmde hikâyenin anlatıcısı payesinin Ptolemaios’a verilmesi yerindedir. İskender’in ani ve şüpheli ölümünde parmağı olduğu da iddia edilen Makedonya diadoku Kassandros’la ilişkileri ve çatışmaları fazla yüzeysel ele alınmıştır; ki aynı Kassandros hilafet savaşları sırasında İskender’in ailesini nefretle takip edip öldürtecektir. (Annesi Olympias’ı idam ettirdikten sonra, Baktrialı karısı Roksana’yı, Roksana’dan olma oğlu IV. Aleksander’ı ve Bergama’da yaşayan Barsine’den olma oğlu Herakles de dâhil tüm soyunu zehirletmiştir.)

Filmdeki tarihsel uyuşmazlıklardan bir diğeri İskender’in içki sofrasında sinirlenip Kleitos’u katlettiği sahnedir ki, Kleitos filmde gösterildiği gibi Hindistan seferi sonunda değil, sefere çıkmadan bir yıl önce öldürülmüştür. İskender’in yaralanmasıyla ilgili sahne de benzer bir örnektir. İskender, Mallalar kabilesinin şefini bir fil üzerinde görür. Adamlarını ve korumalarını geride bırakarak atı Bukefalos’u düşmanının üstüne sürer. Ormanın derinliklerindeki, görsel açıdan pek havalı bu çarpışma sonunda İskender yaralanarak atından düşer. Gerçekte çarpışma ormanda değil kale surlarında geçmiştir. “İskender Mallaları kuşattığı vakit, merdiven getirtmiş, surlara tırmanan ilk kişi olmuştur. Merdiven arkadan gelenlerin ağırlığıyla kırılınca İskender yalnız başına soğukkanlılıkla kale avlusuna atlamış ve bir ok ile göğsünden vurulana ve bilincini kaybedip yere yığılana kadar yaklaşan düşmanlarına karşı savunmada bulunmuştur.” Elbette kurgusal ve estetik kaygılarla tarihsel gerçeklikten bu nevi sapmalar gayet normaldir. Yaklaşık 3 saatlik bir seyirlikte senaristlerin her karaktere yer ayıramaması veyahut bazılarını üstün körü geçmeleri de anlaşılabilir. Zaten sonuç itibariyle ortaya konan ürün tarihe birebir sadık kaldığı iddiasında bulunan bir belgesel değil, kurgusal bir sinema eseridir. Hatta belki de 300 Spartalı (300), Truva (Troy), Spartaküs (Spartacus: Blood and Sand) gibi uçuk kaçık örneklerinde görüldüğü gibi, egzajere edilmiş (abarılmış) epik bir kurgusallık yerine fazla dokümanter ve ağırbaşlı bir film olduğu için sinema salonlarında hüsrana uğramıştır.

Tarihsel filmler ya da kahramanlık filmleri şeklindeki klasifikasyonlardan her iki türün de çok daha iyi örnekleri olduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim Büyük İskender, sanat tüketicisini (sinema seyircisini) ne derece memnun eder bilinmez ama “Büyük İskender meraklılarını” tatmin edecek bir film diyebiliriz.

Share Button

Yorumlara kapalıdır