Şeref Akşit: Atölye Günlüğü 1: Kadir Ablak

Share Button

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

1974’te Erzurum’da doğan Kadir Ablak, 2002’de Erzurum Atatürk Üniversitesi GSF. Resim Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Erzincan’da “Rönesans Art House Sanatevi”ni hizmete açtı. 2005 yılında İstanbul’a İstanbul’a yerleşen sanatçı çalışmalarına Taksim’deki atölyesinde devam etmektedir.

14 kişisel sergisi bulunan ve çalışmalarıyla ulusal ve uluslararası 10 bienal ve fuarda yer alan, 100’ün üzerinde karma sergiye katılan ve resim alanında 8 sergileme ve 4 ödüle layık görülen sanatçının birçok eseri çeşitli özel koleksiyonlarda ve kamu kuruluşlarının koleksiyonunda yer almaktadır. Hâlen, BPSD “Beyoğlu Plastik Sanatlar Derneği” yönetim kurulu başkanı olan Kadir Ablak’la Taksim’deki atölyesinde KolajART okurları için görüştük.

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

Şeref Akşit: Öncelikle şöyle eskilerden bir başlayalım, Freud’u da anarak çocukluğuna inelim. Resme ilgin ne zaman başladı, kaç yaşlarındayken resim senin hayatında özel bir yere sahip oldu?

Kadir Ablak: Erzurum da doğmuşum ve altı aylıkken ailem Erzincan a yerleşmiş. Çocukluğum burada, müstakil bahçeli bir evde geçti. Hatta şimdilerde bu evlerin yerine TOKİ evleri yapılmadan hemen önce, eski mahallemizi ve evimizi fotoğrafladım. “bir metropol’ün anatomisi” serisinde değerlendirerek o anları ölümsüzleştirmek istedim. Babam bir maden ocağı işletiyordu ve benimde orada olduğum büyük bir kaza ile birlikte, mal varlığı büyük ölçüde hasar gördü. Çok şükür babam da ben de sağ salim kurtulduk. Bu hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu. Varlıklı bir aileyken bir an da hiç tanımadığımız sıkıntılı bir sürecin pençesinde buldum kendimi. Elindeki kalanla babam bir tır alarak uzun yol şoförlüğüne başladı. Yurt dışına çıkar, aylarca dönmezdi. Babamı görememenin ben de yarattığı tepki olsa gerek, hala araçlara karşı antipatim vardır. Bir şoför oğlu olarak araç kullanmayı eskiden beri beceremem.

K.A.-  Cocuklugundaki ev

Ş.A.: Evet, belki de…

Gülüşmeler…

K.A.: Yedi sekiz yaşlarındaydım o yıllarda, He-Man çizgi filmine her akranım gibi benim de ilgim vardı. Filmin tüm karakterlerini ve mekanlarını resimler onları duvarlara asardım. Dizinin karşısına geçer, kareleri süratle çizerdim, sakız ambalajlarına kadar her yerde görselleri toparlar, onları özenle çizerdim boyardım. Duvarlara yapıştırmama annem izin vermezdi, bu yüzden çok fırça yemişimdir. Eski fotoğraflara, eski kıyafetlere ve mağaralara olan ilgimi hatırlıyorum o yıllarda.

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

Ş.A.: Mağaralar mı?

K.A.: Evet, mağaraların içindeki sarkıtlar, dokular, renkler ve içine sızan ışıkları dakikalarca izlerdim, dokunurdum. Abime ait resimli tarih kitaplarından, Osmanlı padişahlarından Bizans askerlerine birçok çizimi ve kadın kostümlerini kopyalardım. Babamın dönüşünü beklerdim, çünkü babam yaptıklarıma değer verir onları arabasına asar ve evde de duvarlara asmama izin verirdi. Babam bağlama çalan ve türküler söyleyen sessiz, güçlü bir adamdı. Benim de çok iyi bir kulağım olduğunu ve müzikte başarılı olabileceğimi düşünürdü. Hatta beni kursa yollamayı bile düşündü. Fakat annem, derslerimi engeller düşüncesiyle babamın bu isteğinin önüne geçti. Canım annem benim, yıllar sonra asıl ilgimin resme olduğunu keşfedince ona bundan dolayı kızmamaya başladım. Hatta teşekkür bile ettim. Babamın dikkatini çekmek için resim yapıyordum ve resimlerimin babamla aramda bir bağ kurduğunu düşünüyordum. Bu da o yaşlarda resme ilgimin artması için iyi bir sebepti. 12 Eylül zamanlarıydı ve mahallemiz oldukça belalı bir mahalleydi diyebilirim. Sıkı Yönetim günleri benim için eğlenceye dönüşmüş, gizlice sokağa çıkar, elimdeki düdükle bekçilerin çalma tarzlarını taklit eder mahalleyi ayağa kaldırmayı başarırdım. Evimizin karşısında bir karakol vardı, nezaretin demir parmaklıklı küçük penceresi sokağa bakıyordu ve ben oradan bakan yüzleri izlerdim onların defalarca resimlerini yaptığımı bilirim. Ortaokulda resimlerim dikkat çekmiş olmalı ki, resim derslerine giren başka branştan öğretmenler, yarışmalara girmemi istedi. İl birinciliğim ve bölge birinciliğim olmuştu. Bunlar resme olan ilgimi fazlasıyla artırıyordu. Lise de resim dersleri yoktu. Bir ajandan vardı çizgisiz. Sayfanın üst kısmına bir kadın portresi çizer altına da şiirler yapardım. Sabahları biz girerdik derse öğlenden sonraları ise bayanlar. Bir gün ajandamı okulda unuttum. Kızlar defteri bulup idareye teslim etmiş, sabah ritüellerinden olan andımız töreninde, bir idareci tarafından tüm öğrencilerin önünde azar işittim ve dayak yedim. Ajandamı yırtmaya kalkıştı ve ben de zorla elinden almak istedim. Beni fazlasıyla hırpaladılar ve o gün okuldan kaçmaya karar verdim.

Ş.A.: Sonra?

K.A.: Okula gitmeyince eve de gidemedim. Bir süre arkadaşımda kaldım. Sonra İstanbul, evden kaçmıştım anlayacağın. Felsefeye, psikolojiye, metafizik kuramlara, tasavvufa büyük ilgim vardı. Sürekli okuyordum ve merak ettiklerimin peşinden gidiyordum. Eve döndüğümde babam beni Bursa’ya, dayımların yanına yolladı. Orada ilk kez portre yapmaya ve bu yolla para kazanmaya başladım. İç dekorasyon ve duvar resimleri bunu takip etti. Yavaş yavaş resim benim için bir yaşam biçimine dönüşmeye başlamıştı. Askere gitmem gerekiyordu eve döndüm. Askerlik sonrası Erzincan’da yaşanan 1992 yılı deprem faciası bugün içinde bulunduğum psikolojik durumun ilk hatırasını bıraktı ben de. Göçükte kalmıştım ve birçok yakınımı arkadaşımı kaybetmiştim. Ailecek kısa bir süreliğine Bursa’ya döndük. Sonra ben ayrıldım oradan, bir sürü macera anlat anlat bitmez burada. Şehir şehir dolaştım bir süre. Bir türlü duramıyordum. En büyük hayalim de İtalya ya gitmekti, hala da öyle…

Ş.A.: Tabi tabi bence bütün ressamlar İtalya’ya gitmeli, Rönesans’ın, bir nevi sanatın doğduğu yere gitmek, havasını solumak gerek. Roma, Sienna, Toskana, olmuşken Venedik..

K.A.: Evet resim sanatının kalbi diyebiliriz. Aslında teklif de var. Geçen yıl bir teklif aldım İtalya ile ilgili, bunu meslektaşım ve hayat arkadaşım olan eşimle ilk fırsatta değerlendireceğiz.

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

Ş.A.: Bu çok güzel bir haber,  kaldığımız yerden devam edelim resim tekrar önem kazandı ve güzel sanatlar okuma ihtiyacı…

K.A.: Erzincan’a döndüğümde, akranlarım sınıf arkadaşlarım üniversiteyi kazanmış okuyorlardı. Liseyi dışarıdan bitirdim. Abimin girişimleri ve desteği için müteşekkirim. İstanbul’da bir iç dekorasyon firmasında iş bulmuştu bana, 9 gün dayanabildim. Geri dönüp, bana önerilen GSF sınavlarında şansımı denemeliydim. Oysa orayı kazanabileceğim aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Kendimi yetersiz buluyordum. İlhan kardeşimin önerisi ve destekleriyle, güzel sanatlar fakültesi sınavına hazırlandım. O benden tam tersini düşünüyor beni yetenekli buluyordu. Dediği de oldu, ilk sınavlarda 3 fakültenin de sınavlarından başarıyla çıkmıştım. Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde lisans eğitimime başladım. Bu profesyonel sanat hayatımın ilk başlangıcı oldu diyebilirim. Sadece bir öğrenci olmadıklarını kabul gören, okul döneminde de hep dikkat çeken, hırslı, çok iş yapan, üretken bir gurup ressam ve grafiker arkadaşlarla Akımsal Sanat Gurubu’nu oluşturduk ve birçok etkinlik yaptık. İlk kişisel resim sergimi üniversite son sınıfta açtım. Bu sergideki resimlerin konuları, mağaraların ben de bıraktığı görsel hayranlığın olmasına sanırım şaşırmazsın. Nonfigüratif resimler, kahverenginin içine sinmiş, birçok pas tadında renkten oluşuyordu. Ve müziğe olan ilgimi ancak resmime konu olarak taşıyarak telafi ediyordum bu sergide. Konsepti “Evinize Giren Resital” adını koyduğum bir dizi müzik konulu resimden oluşuyordu. Bu seriye mezun olduktan sonra da devam ettim. Okul bittikten sonra Rönesans Art Hause adı ile cafe ve sanat evi işlevinde bir yer açtım. İşletmeci bir ortağım vardı. Tiyatro, müzik ve resim alanında kurslar veriyorduk ve cafe olarak da hizmet veriyorduk. İlginç ve rağbet gören bir yer oldu kısa sürede. O yıllarda birçok ders verdiğim öğrenciler şu an ülkenin çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yapmakta, hala sanatla ilgilenmekteler.

Ş.A.: Peki, öğrencilik yıllarında kimlerden, hangi akımlardan etkilendin? Bir de o yıllarda ne tarz müzikle beslenirdin, neler dinlerdin sanatının şekillendiği yıllarda?

K.A.: O yıllarda barok ışık beni çok etkiledi, Rembrandt, Caravaggio çok önemli sanatçılardı benim için. Onların eserlerindeki ışık bana mağarada yaşadığım o duyguları hatırlatıyordu. Vermeer, Murillo, Albert Dürer ve bir kaçı daha… Bol bol reprodüksiyonlarını yaptım. Daha sonra empresyonistlerin de renkçiliğinden ve Ekspresyonist’lerin nesneyi çarpıtmalarından, psikolojilerini figürlere yansıtmalarından çok etkilendim. İkinci soruna gelecek olursak, o zamanlar metal, rock çok sık dinlerdim. Müzik, hayatımızda o kadar önemli yerdeydi ki, işletmesini yaptığımız kafede canlı müzik yapalım dedim, rock, pop… Af edersin, herkes kı.ıyla gülüyor. Her yerde türkü bar var çünkü… Her şeye rağmen orada sanatı güncel olarak takip ediyorduk – belki İstanbul’daki güzel sanatlar öğrencilerinden daha büyük bir ilgiyle- bizim için çok önemliydi. Türkiye’de Sanat, Milliyet Sanat, Genç Sanat, Artist… Hepsini okuyorduk, bir tek rh+artmagazine’i burada öğrendim.

Ş.A.: İstanbul’a gelişin nasıl oldu?

K.A.: Erzincan da her şey yolunda gitmesine rağmen, kapana kısılmış gibi hissediyordum kendimi. İlk fırsatta gelmeyi planlıyordum İstanbul’a. Abime bundan bahsetmiştim. Abim gene önayak oldu, hayatım boyunca olduğu gibi, İBB engellilere yönelik çalışmalar yapıyormuş. Bu kapsamda zihinsel engellilerle sanatla terapi ve rahabilite amaçlı okullar açılacakmış ve resim öğretmeni talepleri varmış. Bu benim için bir fırsattı ve hiç düşünmeden bir gün içinde çıkıp geldim. 2005 yılının yaz mevsimiydi. Hızla bu büyük sanat merkezinin kalbinde dolaşmaya başladım, izledim ve korktum. Sudan çıkmış balık gibiydim. Sergileri geziyor, panellere katılıyor, atölyeleri geziyordum. Bugünkü Beyoğlu Plastik Sanatlar Derneği’nin o zaman adı “ Güneşe Resim Derneği” idi. O derneğe üye oldum. Sanat camiasından insanlarla tanışıp onları gözlemliyor, yapamayacağım endişesine kapılıyordum. Fakat çalışıyordum, sürekli karalamalar yapıyordum. Eski İstanbul fotoğraflarından ve gravürlerden kopyalar çalışıyordum. Ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Gördüğüm her şeye ve her konuya kendimi kaptırıyor, bir türlü sonuç alamıyordum. 2 yıla yakın bu bocalama yaşadım. Sonra 11 Eylül olaylarında beni derinden etkileyen bir olay geldi aklıma. Bunu paylaşmak istiyorum, 11 Eylül günü binalar yıkılmış, Amerikan parlamentosundan yetkililer televizyonda açıklama yapıyorlardı. “Amerikan Savunma Bakanı açıklama yapıyor, gazeteci ısrarla, “Peki ya ekonomik olarak ne kadar kayıp oldu, ne kadar zarara uğradık?” dedi. O da “Orası ekonomi bakanını ilgilendirir, ben bilmem.”dedi. İlk defa bir yetkiliden, bir devlet görevlisinden “ben bilmem” lafını duyuyordum. Ve adam işin başka uzmanı olduğunu söylüyordu, soruyu ona yönlendiriyordu. Bu bizim bürokrasimizde asla olmayacak bir hadisedir. Hayatımdaki birkaç güzel öğütten biridir bu hadise. Bizimle onlar arasındaki farkı görüyordum ve başarılarının arkasında sırlardan biri beliriyordu belleğimde. Her şeyden biraz anlayan aslında hiçbir şeyden anlamıyordu, bu bilinç beni aydınlattı diyebilirim. Anladım ki profesyonelleşmek sadeleşmek ve varlığının amacını netleştirmekten geçiyor. Ben resim yapmak için dünyaya geldim dedim o gün. Diğer tüm ilgi alanlarımı hobi olarak gördüm ve başkasının işine karışmamaya karar verdim. Ben ne bilim adamıydım ne de bir filozof, ben bir ressamdım. O halde resim yapmalıydım. Diğer birikimlerim de bu anlamda bana ışık tutan, yol gösteren unsurlar olarak bu büyük amaca hizmet etmeliydi. Öyle de oldu. Bu düşünce ve sonrasındaki gelişmeler beni kısa sürede toparladı. Daha önce ki resimlerimi yaşadıklarım ve gördüklerim üzerinden içinde bulunduğum şartlarla belirliyordum. Şimdi de öyle olmalıydı. Büyük bir metropolün içinde bir turist gibi değil, bir gözlemci gibi olmalıydım. Daha dikkatli, daha gözlemci bakmaya başladım şehre… Görülmek istenmeyen yönlerine yaklaştım ve oradaki çirkin diye atfedilen yönlerin içinde estetik arayışına koyuldum. “Bir Metropol’ün Anatomisi” serüveni böyle başladı. Değerli dostum Mustafa Albayrak’la aynı atölyeyi paylaşıyorduk. Hem tecrübelerini hem de resimlerim üzerinde fikirlerini benden esirgemezdi. Ekrem Kahraman ise, önemli bir büyüğümdür. Komşumuz, aynı mahallede oturuyoruz ve bundan dolayı ara ara bize uğrardı. Kendine münhasır üslubuyla bize sanat camiasından sanattan resimden anlatır bizi motive ederdi. Hemen her konuda fikrini alırdım. Resimlerimi ilk keşfettiğinde ve bu resim kimin diye sorduğunda heyecanlandım ve ne düşündüğünü merak ediyordum. Bu resim güzel olmuş daha yarım biliyorum fakat böyle de kalabilir dediğini hiç unutmuyorum. Demek ki bir resmin nerede bittiğini bilmek önemli bir ayrıntıydı. O zaman Ekrem Abi’nin eleştirisi beni şaşırtsa da tam olarak tatmin değildim resmimden. Fakat önemli ölçüde resmin bazı yerlerini serbest çalıştım. Bu da resme nefes aldırmıştı. Bu motivasyonla, resmin varyasyonlarını yapmaya başladım. Tüyap’ta ikinci kez bulunuyordum bu yeni seriyle. İlkindeki ilgisizlik, yerini ilgiye bırakmıştı. Eleştiriler alıyordum. Olumlu olandan çok olumsuz eleştirileri dikkate alıyordum. Önemli bir kaç koleksiyoner resimlerime taliplerdi. Ve ilk kez özgün, kendi dünyama ait resimlerim satılmıştı. İlk geldiğim günkü korkum, heyecana, azme ve daha çok çalışmaya dönüşmüştü. Sonra kişisel sergiler, karmalar ve yurt dışı yurt içi etkinlikler birbirini kovaladı.

Bir de garip eleştiriler var, sorma gitsin “Bu resimler doğadan, evet çok etkileyici de söyle bakalım atölyede mi yaptın yoksa yerinde mi?” Hocam, görsele bakmıyor musun? Bu resim Galata’dan yapılmış ve ölçüsü 135 x 190 cm, bunun yerinde yapılması mümkün mü?

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

 

Ş.A.: Hocam! Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, akademide yüzyıl önceki ritüel ve kuralları uyguluyor olabilirsiniz; ama bu bilmem kim ekolü atölye çalışması değil, bu resim!, deseydin.

Gülüşmeler…

K.A.: Elbette, bu 150 yıl önce ki geleneğin sığ kalıplarıyla neyin peşindesin. Ne insan ne teknoloji ne bilim ne de düşünce o zamanın şartlarıyla kalmadı, bugünün imkânları ile neyi nasıl, hangi teknikle, nerede yaptığının önemli olmasından ziyade sonucun önem arz ettiğini ne zaman anlayacağız bilmiyorum. Bu konuyu da uzatmak ve polemik konusu dahi yapmak niyetinde değilim. Saçma ve gereksiz bir tartışma olarak görüyorum. Resimlerimin dijital üzerine yapıldığı iddiasında bulunan resimden bihaber insanlar var ülkemizde. Kaldı ki olsa ne olur, bunu yapan çağdaş ve son derece önemli eserler icra eden sanatçılarımız var. Eser niteliğinin şartları belli, bu kriterleri taşıyorsa bir eser, hangi tekniklerle yapıldığının bir önemi yoktur bence.  Ne diyeyim ki! Herkesi memnun etmek mümkün değil. Yine de açıklama getirdim,  empresyonizmden beri modern sanatta sanatçı, imgesinde gördüğünü yansıtıyor, örneğin Van Gogh önemli bir örnek, günlüklerinde “Renklerin gökten yağmur gibi yağdığını görüyorum” diyor. Algısı farklı olduğu için ve gerçekten adam bunu görüyor. Yıllar sonra bilim, Van Gogh’un optik algı teorisini onaylıyor.

Ş.A.: Gerçi o zaman psikoloji bilimi, psikanaliz…yoktu ama bugün bakıldığında malum, onun da  bipolar olduğu söyleniyor…

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

K.A.: Şizofren ya da bipolar, resim tarihinin en büyük tesadüfü en büyük dehasıdır Van Gogh! Beynin salgıladığı lityum fazlalığı görme ve algılama eşiğini yükseltiyor. Kısaca insan algısı sınırlarını aşıyor. İşitsel, sezgisel, görsel olarak, eşik rahatsız edecek derecede keskinleşiyor.

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

Ş.A.: Evet, edebiyatçısından müzisyenine, ressamından heykelcisine, sanatçı hastalığı denilen bipolar, manik depresif duygu durum bozuklukları ve evet dehalar… Tabi Van Gogh konusu bitmez, hâlâ en çok konuşulan, tartışılan ressam. Tabi sen de bipolarsın, ona sonra geleceğiz. Ülkemizdeki etkilendiğin ressamlar kimler?

K.A.: Ben ülkemizdeki sanatçılarımızın resimlerinden çok, ülke sanatına ne kattığı ile ilgileniyorum. Bu anlamda, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve öğrencileri yani onlar gurubu benim en çok etkilendiğim sanatçı topluluğu olmuştur. Kendi coğrafyası ve kültürünü, resim sanatının plastik yapısıyla buluşturmuş ve dünya sanatına ülke sanatını kabul ettirmek için mücadele etmişlerdir. Kendine ait olmayan duygu yaşam ve serüvenlerle yola çıkan hiçbir sanatçıyı samimi bulmuyorum. Beğeni kriterimi buna göre belirliyorum. Sanat eserinin bir söylemi olmalı. Eser politika yapmaz, politik olur. Politika yapan eserler de ilgi alanıma girmiyor. Sanatçı zeki olmalı ve vermek istediği mesajı imgelerle sunmalıdır. Osman Hamdi, dünya görüşünü ister benimsersiniz ister benimsemesiniz ama bu konuda en başarılı ressamımızdır bence. Soyut resmin öncüsü olması sebebi ile, Adnan Çoker de taktire değer bir yer almaktadır ben de. Bir şeyi beğenmekten ziyade “niçin beğeniyorum” sorusuyla ilgileniyorum. Benzer mantıkla birçok isim sayılabilir elbette.

Ş.A.: Müziğin senin hayatında çok önemli yeri var. Peki resim yaparken müzik dinliyor musun?

K.A.: Dinlemez miyim! Müziksiz nasıl resim yapılabileceğini bilmiyorum! hatta resmin her aşamada ki saundunu önceden belirliyorum. Fonlarımı daha hard rock türevleri, Deep Purple gibi metronomu yüksek müziklerle hazırlarken, hassasiyet gerektiren sonra ki aşamalarda, klasik batı, New Age, World müzikleri tercih ediyorum. Pink Floyd’u çok seviyorum mesela. Olmazsa olmazlarımdandır!

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

Ş.A.: Senin resimlerinde zaten Pink Floyd var zaten desem? Özellikle de The Dark Side of The Moon albümü plaktan çalıyor hem de İngiliz değil Alman baskı! cızırtılarıyla birlikte… Ayın öteki yüzü değil de mahallenin öteki yüzü şeklinde. Pastel tonlar, hem ritmik hem hissiyat olarak. Şiirsellik, hüzün, yoğun, ağır notalar… David Gilmour’un bir akor vurup ardından birkaç ölçü dinletmesi, sezdirmesi, hüznü içimize sızdırması gibi ağır esler, duruşlar… Resimlerin de yağmurlu bir günde Londra hüznü gibi… İstanbul hüznü… Başka?

K.A.: Tabi enstrümantal türküleri de dinlerim, sözsüz olmak şartı ile yöresel, etnik müzikler de.

Ş.A.: Peki biraz da günlük ritüele gelelim. Sabahları kaçta kalkarsın? Bir gününü kısaca anlatır mısın? 

K.A.:

Günlük uykumun ayarı yok..!

Gülüşmeler..

K.A.: Tabi şimdi okul da açıldı, Sabahları erken kalkıyorum. Hafta içi kahvaltımı okulda yapıyorum genelde. Hafta sonları Sıraserviler’de bir kahvaltı salonu belirledik kendimize. Eşim İstanbul da ise onunla yoksa, arkadaşlarla gidiyoruz. Keyifli bir yer.  -Geç kaldıysam kahvaltı faslını menemene, sucuklu yumurtaya çeviriyorum, yanında bal, kaymak vs.

Ş.A.: İki öğün bir arada kahvaltı, öğle yemeği yani.

K.A.: Aynen öyle..

Ş.A.: Hafta içi akşam?

K.A: Beşe çeyrek kala burada, atölyede oluyorum okuldan sonra. Zihinsel engelli çocuklarla çalıştığım için eve geldiğimde epey yorulmuş oluyorum, dinlenmem gerekiyor, mümkünse bir saat.  Arkadaşlarla hoş sohbetleri de beş-yedi arasına sıkıştırmaya çalışıyorum. Yedi gibi çalışmaya başlıyorum. İlk kırk beş dakika, belki bir saat sadece boyuyorum, konsantre olmaya çalışıyorum. Sekiz gibi gerçekten resme başladığımda hayattan kopuyorum… Dalıyorum, bir süre sonra müziğin ne olduğunu bile unutuyorum, onu da duymuyorum.

Ş.A.: Müziğin de ötesine geçiyorsun yani. Sen kendi senfonini yazıyorsun bir nevi, ne güzel. Peki ya sanat dünyasının/piyasanın sorunları neler sence?

K.A.: Öncelikle aracıların aldığı yarı yarıya komisyon. Bu durum, sanatçının yaşam standardını düşürüyor. Düşünün ki, bir eserden elde edilen gelirin yarısı aracıya bir kısmı resmin malzemesine gidiyor, kalan kısmı ile de sanatçı hayatını idame ettirmek durumunda. Galericilerinde kendilerine göre haklılık payları da var elbette. Galeri giderleri, vergi vs sergi tanıtımı, katolog, kitap vs derken, fazlaca giderleri olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Fakat bu açığı sanatçının hak ettiği miktar üzerinden değil, eserlerin dünya pazarındaki gerçek ederleri üzerinden kapatılması gerektiği düşüncesindeyim. Ülkemizde istisnai ve spekülatif durumları katmasak eğer, eser fiyatlarının düşük olması elde edilen gelirin paylaşımında her iki tarafı da zor durumda bırakıyor. Bu durum başka çirkin yöntemler tarafından da suiistimal ediliyor. Sanatçıların eserlerini aracılar olmaksızın el altından satıyor olması, hem sanatçının hem galericinin sonra ki yıllarda ki büyük kayıplarına yol açıyor. Burada kazanan sadece alıcı oluyor. Kısa vadede kazandığını zanneden sanatçı sadece günü kurtardığını ancak ileri ki yıllarda anlıyor fakat iş işten geçmiş oluyor. Bir diğer önemli sorun ise, son yıllarda yaygınlaşan çalıştaylar. Koleksiyonerler ya da aracılar, bu yöntemle, ucuz tatil ikramiyeleri sayesinde, emeksiz ve değerinin çok altında eser biriktiriyorlar. Üstelik kısa sürede ve olması gereken şartlarda yapılmadığı için de, ellerindeki eser kalitesini de düşürmüş oluyorlar. Bunun sancısını 5-10 yıl sonra hep birlikte göreceğiz. Piyasaya yeni girmiş sanatçı adayları için önemli bir fırsata belki ev sahipliği yapıyor olabilir bu tür organizasyonla, bu duruma bir diyeceğim yok. Fakat, imzası markaya dönüşmüş olanları anlamakta zorluk çekiyorum! Bunun sanat camiasının tamamına zarar vereceğini şimdiden öngörüyorum. Galericiler satış yapamadıklarından yakınıyorlar daha şimdiden. Elbette asıl sebep ülkenin iç ve dış sorunları bunu inkâr etmek ve görmezden gelmek mümkün mü? Ama bunlarından payının olduğu gerçeğini kabul etmek lazım. Ve bir önemli sorun da, galericilerin sanatçılarla yaptıkları uzun süreli sözleşmeler. Bu sözleşmelerin bir takım bedelleri vardır. Galerici bunları karşılayabilecek güç ve imkânlara sahipse buna sözüm yok. Eğer bir sanatçıyı istihdam etmek istiyorsanız, onun aylık geçimini, eser satış garantisini ve en önemlisi dünyada ve ülke de PR ını karşılayabilecek güçte ve yetkinlikte olmalısınız. Ülkemizde az sayıda da olsa bunu hakkıyla yapabilenler var.

Ş.A.: Diğer yandan dünya piyasasında ülkemizdeki sanatı nasıl buluyorsun? Dünya çapında tanınan sanatçılarımız da var ya da tersten sorayım sanatımız dünya sanat piyasasında nasıl yükselir,  nasıl özgün bir yer edinir, saygınlık kazanır?   

K.A.: Resim sanatı, bilinen tarihi ile İran menşeli olup, batı da batılılar tarafından geliştirilmiştir. Yaklaşık olarak 850 yıllık batı resim tarihi boyunca onlarca akım, binlerce ressam ve milyonlarca eser, resim sanatının gelişimine katkıda bulunmuş ve resim sanatı bugün ki halini almıştır. Bize baktığımızda, Osmanlının son dönemlerinde bilim ve sanat alanındaki gelişmeleri ülkemize kazandırmak adına yapılan girişimler sonucu, yurtdışına gönderilen bilim ve sanat insanlarımızın kazanımlarıyla resim sanatımızın başlangıcını belirlemişiz. Bu coğrafya da üzülerek söylenmeli ki yasaklı bir dönemin ardından, köklü bir geleneğe sahip olmayan resim sanatı, anlaşılabilmiş değildir. Toplumla sanat arasında gözle görülür bir mesafe vardır. Bilim ve sanatın toplumla ilişkisini bir at arabasına benzetirsek, at başı olan bilim ve sanat normal toplumlarda arabayı sağlıklı bir şekilde hedefe taşırken, biz de ise, atlar Avrupa’yı geçmiş, araba Üsküdar da kalmıştır. Batı resminin serüvenine baktığınızda hangi sanatçı kendinin de içinde bulunduğu sorunsalın dışına çıkarak söylemde bulunmuştur. Bana bir tane örnek gösteremezsiniz. Her dönemin kendi sorunları ve sorunsalları çıkmıştır. Gerek plastik anlamda gerekse söylemsel anlamda… Hiç bir akım kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Hep bir problemin çözümüne yöneliktir. Çağdaş sanatın bazı zırvalıklarını hiçe sayarak, bu konuya dâhil etmek istemiyorum. Bunları örnek olarak ta kabul etmek mümkün değil bana göre. Bizim ülkemiz de resim sanatı henüz çok gençtir… Estetik normları, inanç ve yaşam felsefelerine gelenek ve göreneklerine dayalı bir toplum bir an da kendisi ile hiç ilgisi olmayan yeni bir söylemle karşılaşmıştır. Bunu toplumla barışık hale getirmeyi hala başarabilmiş değilken, başkasının kültür ve birikimlerini tekrar etmekten ibaret bir sanat anlayışı ile ne kendi toplumumuza ne de dünyaya kendimizi kanıtlamamız mümkün değildir. Geleneksel sanatlarımızla kültür ve birikimimizle, resim sanatının barışık olması, ülkenin ve ülke sanatçısının yararınadır. Şöyle ki; bu tutum, batı resminin plastik unsurlarıyla yeni söylemler geliştirmemizi sağlayacaktır. Bu da dünya sanatının ilgisini çekecek, dünya pazarında ülkemiz sanatı haklı yerini alacaktır. Sanatçılar bazında bunu başara bilenlerimiz de yok değil. Fakat kastettiğim batının ekmeğine yağ sürercesine kendi kültürüne, coğrafyasına insanına hakaret edercesine, sanat icra ederek, Nobel’e aday gösterilen ve fahiş fiyatlara sözüm ona alıcı bulanlar değil. Gerçekten, halkını, kültürünü, yanına almayan sanat kaybetmeye mahkûmdur. Çin’i örnek vereyim. Kültürlerini ve sanatlarını yüzyıllardır, hatta bin yıllardır korumaktadırlar. Ya da Fransız kadın kıyafetleri her ne kadar modernize edilse de asırlardır, kimliğini, zerafetini koruyor. Dünyanın neresinde görürseniz görün, bu bir Fransız diyebilirsiniz. Osmanlıyla birlikte, Arapların, Farsilerin, kültür empozesi altında kaldıktan sonra, cumhuriyetle birlikte batılının yaşam ve kültürünü benimsemiş olan bir toplum olarak, sanatını da bu kadar benimseyip ve taklitten öteye gidemediğimize hiç mi hiç şaşırmıyorum. Velhasıl; Avrupa’nın taklidinden ibaret bir sanat anlayışı, ne dünya sanatına, ne de ülkemize hiçbir şey kazandırmaz.

Ş.A.: Türkiye’de dünyaya açılmış sanatçıların amiyane tabirle Doğu motiflerini, Anadolu motiflerini “figür” olarak kullanıp Avrupalı’nın ya da Amerikalı’nın istediği gibi oryantalist bakış açısıyla yapma zorunluluğu var gibi görünüyor. Ancak bu şekilde yapılırsa maddi manevi desteklenip bir değer biçiliyor, o da kendini figüran olarak sunarsan, aileni veya toplumunu karikatürize edersen…

K.A.: Benzeri şeyleri düşünüyorum…

Ş.A.: Fatih Akın, Duvara Karşı’da geleneksel, baskıcı, tutucu, muhafazakar aile yapısını kıyasıya eleştirdi, Altın Ayı vs. ödüller aldı. Orhan Pamuk oryantalist açıdan karakterleri figürize etti, kiç ögelerden yararlanıp inşasını, dramatik kurgusunu buna göre yaptı. Röportajlarında Türkiye’yi olumsuzladı, bugünü ve yakın tarihimizi olumsuzladı, tahrik unsurlarından beslenerek Nobel’e uzandı. Taner Ceylan “marjinal” erkek figürlerini Osmanlı mimari mekânları veya giysileriyle resmetti, sanatımızı o şekilde dünyaya tanıttı. Tarkan, yüzyıllardır süren sanat müziğimizi elektronik altyapılarla yalnızca gırtlak nağmelerine ve alt yapıda darbuka sample’larına (ses tekrarları) indirgeyerek şansını denedi. Benzeri şekilde Sertap Erener…  diyelim.        

K.A.: Evet, söylediğim de bu zaten. Bu anlamda icra edilen sanatı ben de onaylamıyorum, bu sanat anlayışına sıcak bakamıyorum. Sanat hakiki temeller üzerine oturtulmalı ve ayrıca halkı yanına alarak kültürle, politikayla desteklenmeli. Temeli bu topraklara dayanmalı, sosu değil. Aksi takdirde tereciye tere satmak kadar abesle iştigal oluyor, başka bir şey değil.

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

Ş.A.: Yarıda kalan uyku durum bozuklukları, duygu durum bozuklukları, yani bipolarmania vardı…

K.A.: Evet hayatım boyunca günde ortalama dört saat falan uyudum. Askerlik döneminde iki!

Ş.A.: Eee askerlik, olacak o kadar ekstra mesai.

K.A.: Altı saat uyuduğumda dünyanın en dinç insanı oluyordum. Teşhis, tedavi sürecinde ilaçları almaya başlayınca günde on altı saat uyuyan birine dönüştüm, bıraksan yirmi dört saat de uyurdum. Ortası yok. Tabii duygusuzlaştım, aşığım aşkımı hissedemiyorum, arkadaşlarım bir şeyler paylaşıyorlar umursamıyorum, eski eşim çocuk hasta diyor, hiçbir şey yapacak hâlim yok, bak çaresine diyorum. Sanatçıyım, hissederek resim yapmam lazım hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. İlaçları da bu yüzden bıraktım. Şimdi ihtiyaç duysam da kullanmıyorum. Beni duygularımdan ve hislerimden alıkoyan hiçbir uyuşturucuya teslim olmuyorum.

Ş.A.:  …ama ilaçlar senin saçmalamanı engellemiştir. Taşkınlıklar yapmana izin vermeyip seni dengelemiştir en azından. Belki bir yerlere çekip giderdin, belki en iyi ihtimal birisinin kalbini kırardın, belki başka yerlerini.

K.A.: Evet, engelleyemediğim garip takıntılar, davranışlar oluyor. Ama yıllar süren mücadeleyle, sanırım iradem de güçlü ki çok zor durumları hafif atlattım, eşimin dostumun yardımlarıyla toparlandım. Ama iyi ki alkole, uyuşturucuya bulaşmadım yoksa toparlanmam çok daha zor olurdu. Onlar hem halüsinojen, davranışsal olarak tetikleyici unsurlar hem de bu durumdaki kişi duygusal zayıflığından bağımlılıklara çok açık. Neyse ki, iyiyim, güçlüyüm. Kendimle uğraşmaya, kendimi geliştirmeye devam, en azından şimdilik atlattım.

Ş.A.: Peki sosyal medyayla aran nasıl?

K.A.: Çok sıkı değil. Eskiden facebookla çok daha fazla vakit geçiriyordum. Gönderi, fotoğraf paylaşımları, tabii bunların geri dönüşümleri, yorumları derken çok uzuyor, çok zaman alıyordu, önlem aldım.

Ş.A.: Çay, kahve ve keyifli atölye sohbetin için teşekkür ediyorum. 

K.A.: Buraya kadar gelip duygu ve düşüncelerimi ifade etme fırsatı tanıdığın için asıl ben teşekkür ediyorum. Kahve yapmasını geç öğrendim fakat güzel yaptığımı söylüyorlar. Afiyet olsun…

“Gülüşmeler”

5c73f048b49457b31dfbee037e45eb7d

 

Share Button

Yorumlara kapalıdır