Sabahattin Şen: Kavramsal Sanat Sığlığı

Share Button

Zaman, zaman Türkiye’ye gidiş gelişlerim olmakta. Kimi zaman belli bir sanatsal etkinliği de kapsıyor gidişlerim. Sanat ağırlıklı çalışmalar nedeniyle de Türkiye’de sanatta neler olup bittiğini gözlemliyorum. Bu yıl eylül ayının başında “Hiç Çalıştayı” için üç haftalığına Türkiye’ye gittim. Hiçbir şey yerinde durmadığı için sanat da yerinde durmuyor, sürekli bir ilerleyiş ve değişim içinde. Türkiye’nin de sanattaki konumunu değerlendirme olanağı buluyorum. Herkesinde çıkmazlara saplanıldığını, çıkmazlardan çıkılamadığını görüyorum. Son zamanlarda çok konuşulup çok tartışılan “Kavramsal Sanat” konusu tam bir çıkmazın içine sürüklenmiş. İyice sığlaştırılmış ve sığlıkta boğulmuş. Tam anlamıyla kendi yapısından uzaklaşarak bozuk bir saat gibi işlevinden uzaklaşmış.

100_0503

Hemen şunu baştan belirtmek gerekirse “Kavramsal Sanat” anlaşılmazlığın ve yanlış anlamanın dibine oturmuş. Kavramsal sanatı çok iyi bildiğini öne sürenlerin bilmemeleri, yanlış anlamaları ve yanlışı doğru bilgi, doğru kavram diye öne sürmeleri sorunu içinden çıkılmaz boyutlara sürüklemiş. Anlatılanların tümünün yanlış olduğunu anlatmaya çalışanın da işi zorlaşmakta. Yanlışlar zinciri öylesine birbirine kaynak yapılmış ki, sök sökebilirsen. Yeni ve gelecek kuşak için yanlış bilgi ve yanlış sanat anlayışı, sanat yolunda çaba gösterenleri kesinlikle yakacak. Çünkü yangını çıkaranlar, yangına neden olduklarını bilmedikleri için yangına körükle gitmekte. Üniversitelerdeki Güzel Sanatlar Fakülteleri yanlışı anlata anlata doğru diye perçinlemeye çalışmaktalar. Öğrenci konumunda olanlar da bu yanlışlarla besleniyor. Bu anlamda Türkiye çok büyük bir tehlike içinde…

“Kavramsal Sanat” diye dilimize çevirdiğimiz bu sanat akımı ve anlayışı bir bakıma dilimize “kavramsal” adlandırılmasının getirdiği anlam açısından yanlış anlamalara neden oluyor. Kavramın bir düşünce ve felsefe gibi algılanması yanlış olmasa da söz konusu kavramsal sanat olunca işler çıkmaza giriyor. Sözcük anlamına dayalı bir yola girmek sanattan da uzaklaşmanın sonucunu doğuruyor. Tuval üzerindeki sanata bakışla kavramsal sanata sanatsal anlamda bakış arasında bir değişiklik yok. Tuval ya da düzlem üzerine yapılmış çalışmalarda aranan değerler, düşünce değil sanatsal bir dildir. Bu dilse baştan aşağı soyut bir dildir. Bir öykü, bir düşünce, somut nesneler arama gibi somutlaştırmaların sanatın diliyle yakından ve uzaktan bir ilişkisi yok. Bu nedenle kavramsal sanat için de geçerli olan, sanatın soyut dilidir. Biz, kavramsal denilince düşünce ve felsefeyle somutlaştırmak diye anlıyoruz ve tartışmalar da bunu desteklemeye yönelik bir çizgiden dışarıya çıkamıyor. Oysa somutlaştırmak demek, sanat yok demektir.

100_0565

Çok bildiğini, çok iyi anladığını sanan ve üniversitelerde sanat eğitimciliği yapanlara bakıldığında söz birliği etmişçesine kavramsal sanatı bir düşünceyi, bir felsefeyi sanata sokarak somutlaştırmak diye nitelendirdikleri görülüyor.  Daha işin başında sanat ortadan kalkıyor ve işin içine düşünce giriyor. Oysa sanatın içine düşünce girince sanattan uzaklaşıyor. Düşünce varsa sanat da yoktur. Kıvrak anlaklı görüntüsüyle üstün anlağını göstermek isteyenler hemen aptalca bir sonuç çıkarıyorlar ve “Sanat demek düşüncesizlik mi demek oluyor?” sorusuyla oturaklı ve yerinde bir yanıt oluşturduklarını sanıyorlar. Bununla da sanat ve sanatın ortaya koymak istediği duygu ve duyarlılığının açıkça anlaşılmadığı görülüyor. Sanat, insan duygu ve duyarlılığının yansımasını güzelduyu denilen bir dille anlatımıdır. Sanatın diliyle günlük yaşamdaki dil ve anlamlar aynı değildir. Sanatı günlük sözcük ve anlamlarına göre bir yere oturtmaya kalkarsak duygu ve duyarlılığı yok sayma durumuna düşeriz. Böylece de insan olgusu yok sayılır. Çoğu zaman sözcüklerin yetmediği ve bu nedenle bir sanat dilinin oluştuğunu göz ardı etmenin sanata yanıt oluşturmadığını bilmemek kıvrak anlakla durumu kurtarmak olmuyor. Bilmeyen ve anlamayanlara karşı aldatıcı olmanın ve sanata zarar vermenin ötesine gitmez.

Kavramsal sanatı sanatsal çalışmanın içine kavramlar, düşünceler sokmak, yerleştirmek diye açıklamaya kalkıldığında ve ona konuşma dilindeki anlam yüklenildiğinde sığlaştırmaya gidilmiş oluyor.

Çoğu zaman üstüne basa, basa şunu belirtmekte yarar var: Almanca’da durum daha belirgin ve açıklayıcı özellikte. Almanca gerçekten çok varsıl bir dil. Kavramsal sanat konusunda da en yalın ve en anlaşılır sözcükleri seçmiş. “Nesnel Sanat” anlamında “Objekt Kunst” diye belirlemiş. Nesneye dayalı bir sanat anlamı doğuyor. Burada insanların kafasında bunun ne anlama gelip gelmediği sorusu beliriyor. Böylece konu üzerinde konuşularak yapılan açıklamalar da doğru bir noktadan başlıyor. Bilgiçliğe olanak tanımıyor. Kısa bir araştırmada da şöyle bir gerçek de çıkıyor ortaya: Fransızlar da bu anlamda “objet d’art” diyorlar. Amerika İngilizcesi daha çok Fransızcasını kullanıyor. İngilizce’de “conceptual art” kullanılsa da “object art” da kullanılmakta. Bu anlamda başka sözcükler de kullanılmış olabilir. İngilizce’de de kavramsal sanat anlamında kullanılan bilmem hangi söz varmış gibi savların geçerliliği yok. Tartışmanın da yararı yok. Elin adamı nesnel sanat anlamına gelen sözcükleri ve buna ilişkin açıklamaları da kullanıyor. Geçerli olan sanatın özündeki gerçektir.  Eveleyip gevelemenin yararı yok.

Eveleyip gevelemenin yararı yok desek de bizimkilerin konuyu savunamayacak duruma düştüklerinde de hemen kavramsal sanatın babasından, anasından, kardeşinden ve bunların kim olduğundan, neler yaptıklarından söz etmeye başlayarak derin bilgilerini öne sürmeye kalkmaları da kurtuluş olmuyor. Sanırsınız ki bu konudaki bilgileri okyanus. Gerçeğe bakıldığındaysa bildiklerinin yetersizliğinin yanı sıra anlaşılması gerekeni anlamaya hiç yetmediğini çaktırmamaya çalışıyorlar. Anlamadığının anlaşılmaması için kurnazlığa başvurmaları içler acısı. O anı ve günü kurtarmak için her yola başvurmanın geçerli olduğu yöntemin ilkelliği çıkıyor karşımıza.  Karşısında kül yutmayan biri varsa yanlışta direnmenin kurtuluş olduğu yolunu seçerek uygarca doğru bilgi alışverişini sertleşmeye ve restleşmeye dönüştürebiliyorlar. Sanat yolundan sapmasa da sapanların elinde sanat diye duyarsız, katı ve insandan uzak, ne olduğu belirsiz bir anlayış yaşatılıyor. Kavramsal sanat da kendi gerçek anlamından ve derinliğinden yitire, yitire sığlaştıkça sığlaşıyor.

100_0492

Çok konuşup bilgisizliklerini bilgiçlikle tartışacaklarına en yakından en uzağa ciddi bir araştırma yapmaları gerekmekte. En yakınımızda Füsun Onur durmakta. Yıllarca kendi bildiği ve sanatın kucakladığı çalışmalarını sürdürerek sanattan ödün vermeden çalıştı, durdu. 2012 yılında “DOCUMENTA 13” de yer alınca onun kim ve ne olduğu gözümüze sokulurcasına anlatılmış oldu. Yaşamına bakıldığında bizler tarafından nasıl itilip kakıldığı da görülür. Sanattan anlamayanların güzel sanatlar fakültelerinde görev almalarına ve genç beyinleri sanat adına yanlışlarla doldurmalarına karşın kendisine bu anlamdaki görevler çok görülmüştür. Çünkü onun sanattaki doğrularıyla, çoğunluğun doğruları ve çekememezliği çatışıyordu. Kendimiz çalıp kendimiz oynamayı çok severiz. 70 yaşlarına varmış Füsun Onur’dan yararlanamasak da onun bugüne dek yılmadan ortaya koyduğu yapıtlar, dünya sanatında evrensel değerler olarak tüm insanlığın onurudur. Biz onu bugüne dek onursuzlaştırmaya çalıştık.

“DOCUMENTA 13” de Füsun Onur’un çalışmalarını gördüm. Bin kez alnından öpülecek bu sanatçının yaşamını inceledim. Tek sözcükle, harcamışız. Onu harcayanlar yaşıyor. Zincire bağlanmış bir sandalyeydi çalışmalarından biri. Sanırım onu engelleyenlere karşı şamarların en ağırını bu yapıtıyla indirmişti. Sanatı ve sanatçıyı doğru dürüst anlayamayıp bilgiçlik taslayarak güzel sanatlar akademilerinde sandalye kapanlar yerlerinden olmasın, bilgisizlikleri anlaşılmasın diye sandalyelere zincir vurmuşlardı. Füsun Onur’a bu nedenle yer yoktu. Yaşam ve sanat nesnelerle iç içe. Elbet bir gün yanıtını bulur. Sanat da Füsun Onur’la o eğitim yuvasında yanıtını bulacaktı. Öykünmecilerin elinde oyuncak olmayacaktı. Bir kez olsun özür dileme çıkmıyor ağızlarından. Ellerinden gelse onu bin kez harcarlar ve boğmaya kalkarlar. Ne mutlu ki Füsun Onur onları boğmuş oldu. Neyse ki bizlere kavramsal sanatı en doğrusuyla anlatacak bir Füsun Onur’umuz var. Daha kaç yıl yaşar bilinmez. Sanatı uzun ve sonsuz oldu. Ömrü daha da uzun olsun.

Kavramsal sanatı ağzımızda sakız gibi çiğneyeceğimize Füsun Onur’dan dinleseydik yanılgılar olmaz ve sanattaki yolumuz kısalırdı. Elin adamı anlamış, bizse sığlaştırdığımız kavramsal sanat nedeniyle anlayamamışız. 2014 yılında onun büyük bir sergisini açma yürekliliğini gösterebildik. Bu, yitirmiş olduğumuz yılları ne yazık ki geri getirmiyor. Olan ülkenin sanattaki gelişmesine oldu. Koyunları kestik. Koyunların olmadığı yerde de keçiler Abdurrahman Çelebi oldular. Kavramsal sanatı anlayamadıkları için de Füsun Onur’u da anlayıp doğru bir yere oturtamadılar. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan çalışan Füsun Onur’un sanat direnişi bize ders olur mu, bilemem?

Kavramsal sanatı çok iyi anladığını belirtenler arasında tuval resmiyle kavramsal sanat yaptığını öne sürenler de var. Dilin kemiği yok söyler söylemesine de tuval resmi kavramsal sanat değildir. Tuval resmi kavramsal sanata bir nesne olarak sokulabilir ama; tuval resmine kavramsal sanat sokulmaz. Sanatta her yeni akım kendinden önceki akımlara karşı çıkıştır. Özellikle kavramsal sanatın yapısı nesnellik olduğu için nesnelerle olan bağlantıları sanatsal anlatıma dönüştürür. Tuvalden dışarı olan bu yapılanma nedeniyle nesnel sanat olma özelliği taşır. Tüm dünyayı, doğayı, nesneleri, canlı varlıkları nesne olarak ele alır ve bunlar arasında yeni bir yapılanmayla, bağlantılarla onları sanatsal bir öğeye dönüştürerek bütünlüğü sağlar. Bir kavram ve düşünceyi yerleştirmek tasası yoktur. Sanatı oluşturan soyut değerlerin ortaya çıkardığı bağlantılarla yapıt oluşabilmektedir. Tuval resmiyle ilgisini kopararak nesneler boyutunda bir çalışma söz konusudur. Tuvali de içine alır, tuval resmini de. Christo gibi dağları, denizleri, gölleri, köprüleri, yapıları da paketleyebilir. Beuys gibi banyo küvetinin kirliliğini de sanatın içine sokabilir. Kavramsal sanatta yaşam ve yaşanmışlık nesnelerle ilişkilerde soyutlanabilmektedir. Bu nedenle tuvalin dışında bir oluşumdur. Tuvali tuval olmaktan çıkarıp başka bir nesneye dönüştürmek de olabilir. Fontana kesiklerin yırtığıyla tuvali değişime uğratmıştır. O bir tuval değildir, tuval resmi hiç değildir. Tuval resmine kavramsallık kattığını öne sürenler ne yazık ki sanat yutturmacılığından başka bir şey yapmış olmuyorlar.

Kimileri New York Modern Sanat Müzesi’ndeki insan dışkısını örnekleyerek kavramsal sanatı alaya almaya çalışıyor. O insan dışkısının değerini, anlayamamışlar demek. Onu içinden atamayanın dünyanın kaç bucak olduğunu nasıl anlayacağını da anlayamıyorlar. Onu içimizden atarak yaşamın içinde yer alıyoruz. Sağlıklı olmanın bir imi… Onun da yaşamımızda çok önemli bir yeri olduğunu duyumsamamak demek yaşam değerlerinden uzak kalmak demektir. Günlerce kabızlık çekip de o acıdan kurtulanın o dışkıyı öpesi bile gelebilir. Bir zamanlar soyut biçimlerle yapılmış olan resimler için de eşeğin kuyruğuna boya sürsen de olur, diyerek alay edenler vardı. Onlardan kaç kişi kaldı? Geriye bize sil baştan yeniden düşünmek ve gerçek sanat bilgisiyle yol almak düşüyor. Becerebilir miyiz? Önce şu Abdurrahman Çelebileri devirmek gerekiyor.

Share Button

Yorumlara kapalıdır