Umut Yalım: Ana Dilde Aşk: Guillaume Apollinaire

Share Button

Evrensel ve ulusal bir sorun ana dil. Her etnik dile ana dil hakkı verilmeli mi yoksa ulusal diller o ulusun ana dili olarak mı kabul edilmeli? Dil meselesine olan ilgim Londra yıllarımda başlar çünkü ilk kez o zaman Türkçe’den başka bir dili konuşmak zorunda kalmıştım. Aziz Benoit’da Fransızca öğrenmiştim ancak o Fransızca sadece okul sınırları içinde geçerliydi. Okul kapısından çıktığım an İstanbul’un en civcivli Türkçe’siyle muhatap oluyordum ancak Türkçe’yi hiç takdir etmiyordum; Türkçe, benim için yalnızca konuştuğum bir dildi o zamanlar. Londra ve İngilizce başlar başlamaz, Türkçe benim için ayrı bir boyut kazandı. Türkçe’nin gerçek hissiyatına Londra’da erişmiştim; çünkü Türkçe’yle orada başbaşa kalmıştım. Şu andan o zamanlara bakınca rahatça diyebilirim ki; ben, Türkçe konuşmaya asıl Londra’da başladım. Daha öncesi sadece Türkçe sözcükler kullanarak kurduğum uzun cümlelerden ibaretti.

Portrait of Apollinaire and Marie Laurencin, by Henri Rousseau, 1909

 

(Portrait of Apollinaire and Marie Laurencin, by Henri Rousseau, 1909)

Ana dil sorunu benim için tam da burada başladı. Ana dil yalnızca anamızdan öğrendiğimiz dil midir yoksa hissettiğimiz dil mi? Bunu, uzun yıllar boyu düşündüm. “Öğrenmek” benim için her zaman güç bir süreç olmuştur. Öğrenmeye karşı hep bir husumet beslemişimdir; çünkü bir dayatma gibi gelmiştir bana. O yüzden de, evde öğrendiğim Türkçe’yi hiçbir zaman bir “ana dil” olarak görmedim. Londra yıllarından günümüze dek, Türkçe, benim için sadece hissettiğim dildi. Bu yüzden de, yapabildiğimce onu konuşmaya, yorumlamaya, icra etmeye, yazmaya ve dost edinmeye çalıştım.

Apollinaire_by_KwasiRa jay king

(Apollinaire by Jay King)

Hissettiğin dili konuşmak, kanımca, ana dilden daha önemli ve daha etkin bir eylem. Bunu, Wilhelm Kostrowicki’de de görüyoruz. Kostrowicki, Leh bir anne ve İtalyan bir babanın oğlu olarak Roma’da doğdu. Ana dili, Lehçe ve İtalyanca diyebiliriz. Fransızca’yla ancak okul sıralarında karşılaştı ve o andan itibâren de hayatı boyunca icra edeceği dili hissetmeye başladı. Lehçe ya da İtalyanca’ya bir daha geri dönmedi. Fransızca’yı hissetmeye başladıktan sonra, yapıtlarını da bu dilde verdi. 1903’te Le Festin d’Esope adlı dergiyi kurdu. Akabinde, Paris sanat hayatına hızlı bir giriş yaptı. Picasso, Max, Stein, Derain, Braque ve Marie Laurencin’le hem sanatsal hem de kişisel dostluklar kurdu. Özellikle, Marie Laurencin’e olan ilgisini hiç gizlemiyordu. 1913 itibarıyla, Kostrowicki Paris ve Fransız sanat dünyasındaki en kökten, heyecan verici ve yaratıcı çıkışı yaptı: Kübist Oda 41. Bu sergi, başta Picasso ve Braque’ın başını çektiği kübistlerin ilk uluslararası meydan okuyuşuydu ve de etkinliğin tüm aslan payı Kostrowicki’ye aitti. Bu başarıdan sonra iyice ün ve saygınlık kazanan Kostrowicki, hayatının aşkı Marie Laurencin’e evlilik teklifinde bulundu ancak isteği geri çevrildi çünkü Kostrowicki’nin ana dili Fransızca değildi; yani, Fransız değildi. Bütün ömrünü Fransızca’ya adayan biri için bu çok büyük bir darbe olmuştu. Ailesi gibi kendi de tutucu biri olan Marie Laurencin, gayri Fransız biriyle evlenmek istememişti. Bunda, günün koşulları da etkiliydi. 1. Dünya Savaşı kapıdaydı ve şöven milliyetçi duygular iyice kabarmıştı. Kostrowicki ne Fransızdı ne de Fransız yurttaşı. Bunun, hayatının aşkıyla evlenmesinde bir engel olacağı aklına bile gelmezdi. “Fransızca” bir mektup yazarak teklifini yineledi ancak Fransızca’nın bu büyük ustası yine aynı yanıtı almıştı: “Fransız olmayan biriyle evlenemem…”

apollinaire_by_sloppypancake-d6tlmku

 

(Apollinaire by Sloppypancake)

Savaşın başlamasıyla gencecik çocuklar askere alınmaya başlamıştı. Bu, Kostrowicki’nin canını acıtıyordu. Gencecik çocuklar askere alınırken, kendisi yerinde duramazdı. Askere yazıldı. Bu anda bir şeyi fark etti. Askere alımı teşvik etmek için çıkan yasa, Fransız yurttaşı olmayanlara Fransız yurttaşlığı sunuyordu. Böylece, Kostrowicki hakiki bir Fransız olabilecek ve de Marie Laurencin’le evlenebilecekti. Ancak evlenemedi. 1918’de çok ağır yaralandı. Bağışıklığı çökmüştü. Yaraları bir türlü iyileşmedi ve 9 Kasım’da gripten öldü. Kostrowicki, Leh-İtalyan olarak doğmuş ama hissetiği dilin milliyetinde bir Fransız olarak ölmüştü. Doğum kağıdında adı Wilhelm Albert Włodzimierz Apolinary Kostrowicki yazıyordu; ancak dünya onu Fransız olmak için öldüğü Paris’teki mezartaşında yazılı olan adıyla tanıdı: Guillaume Apollinaire.

O, ana dilinin değil; hissettiği dilin toprağına gömülmüştü.

Share Button

Yorumlara kapalıdır