Sabahattin Şen: Türkiye’de İlk Kafası

Share Button

Sanat dünyamızda çöküntülere sarılarak kurtulacağımızı sanmamızı isteyen yoz kafalar ve çıkarcı karga örneği bezirgânlar nedeniyle burnumuz pislikten çıkmıyor. Önemli olan sanat değil anlamında düşünülerek sanat adına çıkarlar önde gidiyor. Çağdaşlığın hakkını veremeyince saçma sapan yöntemler geliştirilerek yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Yetenek yerine yeteneksizlerin at koşturduğu sanat dünyamızda zırvalıkların savunuculuğunu da bu yeteneksizler üstleniyor. Bunlar arasında sanatçı olmayıp sanatçı diye gezen kokuşmuşlar, şişirilmiş balonlar da var. Böyle başa böyle tarak, sözüne uygun eleştirmen diye sanattan anlamayan madrabazlar türetiliyor. Yapamadıysak dışarıdan alırız ve “Türkiye’de ilk kez yapılıyor…” diyerek güzelce yuttururuz, deyip sanat piyasası yaratmaya kalkanlar dolduruyor her tarafı. Daha önce yıllardır yapılanı yapıp da büyük usta diye geçinenlerin sayısı az değil. Kötüyle özleşmiş örnekler oluşturmuşlar.

Bunlara şunu demek gerekiyor: “Ya siz sayı saymasını bilmiyorsunuz ya da yüz sopa yemediniz…” Gerçeğe bakılırsa her ikisinden de haberleri var ve bilerek yapıyorlar.   Ne sanatı biliyorlar ne de yaptıklarının sanat adına verdiği zararın büyüklüğünü… Sanatla ilgilerinin olmadığını da bal gibi bilincindeler. Saçmalığı bilerek yaptıklarını kanıtlayacak söz ve edimlerine de tanık oluyoruz. Yapılandan haberleri yok kesinlikle denemez. Türkiye’nin geçmişindeki dönemlerde sanata tümüyle yabancı bir ülke olduğunu biliyoruz. Bundan yararlanarak Türkiye’ye sanatta yenilik diye Avrupa’da daha önce yapılmışları getirdiler. “Türkiye’de bunlar yok ve bunlar bizim sanatımızı ilerletecek çalışmalar…” diyerek bir süre öykünmeciliği geçerli kılma uğraşı verilirken yeteneksizliklerini de gizleme olanağı elde ettiler. Yıllarca da öğreticilik yaparak yozluğun perçinlenmesini sağladılar. Böylece sanatın yalancı pehlivanları ülkenin böğrüne yerleşti.

Dünya sanatının hızına bakıldığında bizim bunun çok gerisinde kaldığımız görülüyor. Nedeni de çok açık ve belli. Yalancı pehlivanlardan yakasını kurtaramadığı için ülke insanlarının gerçek sanatı anlamaları da pek sağlıklı bir biçimde sağlanamadı. Sanattan anlamayan bir toplum ve ülke konumunda kaldık. Sanat eğitimi veren üniversite sayısı arttıkça niteliksizliği ve ülkedeki sanatı sorgulayanların da sayısı artmaya başladı. Yetersiz eğitim nedeniyle bu sorgulama bir yere dek zorlayabilse de piyasanın sanat kalpazanları bildiklerini okumayı sürdürdüler. Çünkü sanat piyasası diye ellerinde tuttukları yapay yapılanma egemenliğini sürdürebilecek gücü koruyabiliyor. Gerçek sanattan çok kendilerine para getirecek, çıkarlarına uygun kişi ve çalışmaları öne sürmek onlara daha kolay geliyor. Kolay yoldan kazanmayı yeğliyorlar. Sanat düzeyi düşük olan topluma, düzeyi düşük çalışmaları sanat diye yutturmaları da zor olmuyor.

1

(Aşağıda bulunan fotoğraftaki Birinci resim (orijinal) Rus ressam Hamid SAVKUEV, ikinci resim (kopya) ise Samir bAMAZANOV’ait olan ve TJK Yarışmasını kazanan resim…)

Kendi içimizde yozluklar yarattık. Birçok yarışmada -ki özellikle Devlet Resim Heykel Sergisi ödüllerinde- dışarıdan aşırma işlere ödüller yağdırdık. Balık baştan koktu. Yıllar içerisinde düzeleceğine daha da beter oldu. Öykünmeciliğe ödün ve ödül vermeler büyük yerden başladı. Bozulmalar, kirlenmeler zamanla düzelip temizleneceğine daha da kötüye doğru gitti. Jokey Kulübü yarışmasında birincilik alanın başka bir ressamdan bolca alıntı yaptığı anlaşıldı. Daha önce de bir yarışmada genç birinin Kanadalı bir sanatçıdan öykünerek yaptığı çalışmaya birincilik verilmişti. Seçici kurulun alıntı ve çalıntı olduğunu anlaması olanaksızdı. Öykünmeci olanlara, alıntı ve çalıntı yapanlara internet en büyük yardımcı. Kıyıda köşede tanınmadık bir sanatçıdan alarak yarışmalarda gözümüzün içine kendi özgünlükleri diye sokuyorlar. Oysa, internetin foyaların ortaya çıkmasında da çok büyük bir yardımının olduğu unutuluyor. Ava giden avlanıyor… Çalıntı olduğu anlaşılınca kendini eleştiren ve yerenleri mahkemeye vermekle tehdit ediyor. Hem suçlu hem güçlü… Sanat, sanat olmaktan çıkarılmış; inceliği ve duyarlılığı kalmamış. Mafya yöntemleri kullanıma geçiyor. Eline geçseniz sizi hangi silahla vurmak ister onu da bilemeyiz… “Mahkemeye vereceğim…” demek başlı başına tehdittir. Onun değil, sizin onu mahkemeye verme hakkınız doğuyor…

2

Bir de bizim boş çerçeve serüvenimiz var. Avrupa ve Amerika’da boş çerçeve epeyce değişik anlayışlara bağlı olarak kullanıldı. En az 25 yıldır biliniyor. Kimi sanatçılar yeni düzenlemelerle yeni sunumlar yapmaya çalıştı. Bizden biri hiçbir yenilik ve daha önceki anlayışlara hiçbir katkı sağlamadan “Türkiye’de ilk kez…” diyerek öne fırladı. Kendini eleştirenleri “zavallı” diye niteledi. Geçmişi de alıntılarla dolu olduğu için kendisini Amerika’yı ilk kendisi bulmuş biri gibi gösterme yürekliliğini cesaret ediyor. Onu yapacağına özgün sanat yapabilme yürekliliğini gösterse daha iyi olmaz mı? Koyunun bulunduğu yerde “Abdurrahman Çelebi” olmak daha kolay oluyor. Uçağın ne olduğunu bilmeyenlere kendini uçuyor diye gösteren din yobaz ve madrabazlarından ayrılan yanı ne? Ülkemiz sanattan anlamıyor; vur abalıya!

Biri kalkıyor boş çerçeveyle gürültü koparmaya çalışıyor. “Bunun olay yaratacağını biliyordum.” diyerek de övünüyor. Boş çerçevenin çeşitli biçimde sunumlarının yapıldığını anlattığınızda özür dileyeceğine kendi zavallılığını karşısındaki haklı olana yamamaya kalkıyor. Çünkü yaşam boyunca sanatta bir türlü özgünleşmeyi başaramayıp en çok da yeni vahşilere öykünerek Türkiye’de yer edinmeye çalışması, kendine arabesk şarkıcılar gibi çok sayıda taraftar toplamaya çalışıp sanatta güçlü olduğunu yutturmaya çalışmış olması ülkede sanat adına üzücü sonuçlar yaratıyor… Yaptığı yanlışları hiç yüzü kızarmadan da savunması oldukça ilginç bir ruh yapısını da yansıtıyor.

3

(Ferruh Başağa)

Üniversitelerin içler acısı Güzel Sanatlar Fakülteleri de yetersizlik nedeniyle ne yaptığını, ne yapacağını bilmiyor. Ülkenin içinde bulunduğu sanat yozluğunun dümen suyunda gidiyor. Hem kendileri, hem öğrenciler resimden para kazanmak için ne gibi aldatmacalara başvuracaklarıyla yoruyorlar, kafalarını.

Yıllar geçip sorgulamalar arttıkça belli bir zorlanma başlıyor. Sanatın gerçeğini anlayanların sayısında artma oldukça sorgulamalara karşı koymak gerekiyor ki kazanç atlarını boş buldukları bu alanda koşturabilsinler. Kendilerine göre yöntemler geliştiriyorlar. Son yıllarda bunlardan biri: “Bu tür çalışma Türkiye’de ilk kez yapılıyor…” Batı ülkelerinden aşırma işlere böyle bir savunma oluşturuyorlar. “Başkaları daha önce yapmış olabilir ama bizde ilk kez yapılıyor. Başka ülkeler bizi ilgilendirmez. Biz kendi ülkemize bakarız…” sözleriyle ülkeyi sanatta diğer ülkelerden ve evrensellikten ayrı ahmakça bir yere oturtmanın yalancı kahramanlığını öne çıkarıyorlar. Gerçekten ülkenin sanattaki yüz karası olan bu durum insanlık açısından onarımı çok güç bir düzeysizliği ortaya koyuyor. Ne bir duyarlılık ne bir duygu var içinde. Sanatsa hiç yok.

4 feininger_gelmeroda_xiii

(Feininger Gelmeroda)

Daha önce bir sanatçının yaptığı bir yapıtın benzerinin yapılmasının, tıpkısının başkası tarafından yapılarak ortaya konulmasının ve öykünmeciliğin sanat adına hiçbir değeri ve önemi yoktur. Bir başkasının anasından emdiği süt burnundan gelircesine bin bir emekle ortaya koyduğu bir yapıtın bir başkasınca da yinelenmesi dolandırıcılığa, hırsızlığa ve utanmazlığa girer. Başkasının yaptığının bir benzeri yok diye onun benzerlerini yaparak kendi ülkesinde bu tür çalışmanın ilk kez yer aldığını öne sürmenin ne derece ucuz, kolay ve sanattan uzak bir aldatmaca olduğu yadsınamaz. Gelin görün ki kimse sanattan anlamıyor diye hiçbir değeri olmayan bir işi değerli gösterip yutturmaya kalkmak sorumsuzluğun ta kendisi. Bu anlayışla da para kazanmak insanlık dışı… Çünkü sanat insanın en üst düzeydeki değerlerinin güzelliğidir. Böylesi çirkin ve iğrenç, insanlık dışı bir dolandırıcılık değildir.

5 delacroix-halka-yol-gosteren-ozgurluk

(Eugène Delacroix)

Sanatta bir yapıtı ilk kez yapmış olmak geçerlidir. Bir başkasının tıpkısını ya da benzerini yapmak geçerli değildir. Bir başka yerde benzerlerini yaparak “Burada ilk kez yapılıyor.” demenin de geçerliliği yok. “İlk kez” sözcüğü kurtarmıyor; batırıyor. Sanatın özünde özgünlük ve yaratıcılık yatar. Hiçbir yaratıcılığı olmayan öykünmeciliğin sanatta yeri yoktur. Bir yapıt, her insanın bir başkasınınkine benzemeyen parmak izi gibidir. O çalışma, onu ilk yapanın özgünlüğüdür.

29ekim4

(Zeki Faik İzer)

Bir ülkede neden böylesi iğrençliklere başvurulur? Herkesin bildiği bir gerçek var; para için. Öykünmecilik de hiç emek vermeden kolayına kaçılarak daha kolay para kazanmayı öngörüyor. Sanatla ilgisi olmayan çalışmaları sanat diye paraya çevirmek de kolay olunca sanat dolandırıcılığıyla bir iş alanı ortaya çıkıyor. İnsanlar sanattan anlamadıkları için de hiçbir değeri olmayan çalışmalarla kazıklanmış oluyor.

Gerçek anlamda sanatçı olmak kolay değil. Bir yandan çok büyük bir emeği gerektirir. Diğer yandan da gerçekten yetenekli olmak gerekir. Sanatın yaratıcıları, yetenekleri olan ve bunun için ağır ve yorucu bir çalışma yapan kişilerdir. Öykünmeciler değil. Diğer yandan gerçek bir sanat yapıtının anlaşılmasının güçlüğü, tatlı resimler olmaması, çekici ve tatlı renk diye ağza göre şerbet saçmalıkların olmaması ilgiyi de çekmiyor. İlgi çeksin de ne olursa olsun düşüncesi… Sanat olsa da olur, olmasa da… Bir yandan para gelsin de nasıl gelirse gelsin düşüncesiyle bastırırken bir yandan da aynı kesim sanatta söz sahibi olarak boy gösteriyor. Bu yoz kafalılar, karşımıza “Türkiye’de ilk kez…” diye çıkarak yozlaştırılmış bir sanat anlayışıyla sanata değil nasıl para kazanacaklarına bakıyorlar. Bu yutturmaca da hiçbir zaman sindirilecek bir yutturma değil. Taş lokma…

Share Button

Yorumlara kapalıdır