Şeref Akşit: Atölye Günlükleri 3: Sabahat Çıkıntaş

Share Button

 

Eskişehirli sanatçı Sabahat Çıkıntaş’ın, sanat hayatı 1991’de Yusuf Taktak Atölyesi’nde başladı. On iki yıl Yusuf Taktak Atölyesi’ne devam eden sanatçı, 2003’te Tünel’de kendi atölyesini açtı. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli koleksiyonlarda işleri bulunan Sabahat Çıkıntaş, UPSD ve Resim ve Heykel Müzeleri Derneği üyesidir ve çalışmalarına Beyoğlu’ndaki atölyesinde devam etmektedir. Sabahat Çıkıntaş’la Kolajart okurları için söyleştik, lafladık. şarap tadında bir sohbet ettik.

 

Şeref Akşit: Öncelikle kısaca kendinizden bahseder misiniz, çocukluk yılları, sanata ilgi, eğitim nasıl gelişti, dönüştü?

Sabahat Çıkıntaş: 1955 Eskişehir doğumluyum; ancak çocukluğum ve genç kızlığım yirmi beş yaşıma kadar Soma’da, geçti babamın işi nedeniyle. Soma Linyit Lisesi’nde okudum. O yıllarda çok tembel bir öğrenciydim; ama resim derslerinden -o dönemim en iyi notu olan- 10’u alırdım. Hatta okullar arası resim yarışmasında birinciliğim bile var. Ödül olarak üzerinde İstanbul resmi olan bir fotoğraf albümü verilmişti, onu hâlâ saklarım. 1979’da babamın emekli olmasıyla Eskişehir’e, memleketimize taşındık. 1985 yılına kadar da Eskişehir’de kaldım. Resme İstanbul’da güzel bir tesadüf sonucu başladım. 1985’te İstanbul’a geldiğimde bir süre ağabeyimin reklam şirketinde çalıştım, o sürede eski eşimle tanışıp evlendim. Cihangir’deki Altınbilezik Sokak’ta oturduğumuz apartmanda üst komşumuz -yaşamımda her daim çok önemli bir yeri olan hocam- Yusuf Taktak’tı. Yaptığım resimleri zaman zaman ona gösteriyordum, sonunda bana “Bizim Atölye Üçgen’e gel, orası sana çok iyi gelir.” dedi.  Eski eşimin de ben Uğur’la -oğlum 2.5 yaşındaydı- ilgilenirim demesiyle resme ciddi bir başlangıç yaptım. Tarlabaşı’nda Ömer Hayyam Apartmanı’ndaki o yıllar hızla geçti. Oğlum da neredeyse sanat atölyesinde büyüdü. Benim de sanat algım olmaya, olgunlaşmaya başladı. Atölye Üçgen’de on iki yıl sanat eğitimi aldım, kuramsal bilgileri edindim ve ürettim. 2003 yılında ilk özel atölyeme geçtim.

 

Ş.A.: Kendini yansıtma aracı olarak seni nesnelere, sanata yönlendiren etkenler nelerdir?

S.Ç.: Bilmediğim, içimde ince hassas bir sızı, diye tanımlayabilirim. Uzun yıllar bunu düşündüm. Dış etkenler de tabii ki, yaşanmışlıklar da çok önemli, aslında evrensel bir enerjinin hassas bir sızısı diyorum. Bende yaşanmış tüm çıkmaz sokaklı iniş çıkışları, arayışları, duyumsamaları sanata dönüştürmek gibi hiç bitmeyecek bir içsel yapı var düşüncesindeyim. Hiç ummadığım bir anda sürpriz bir durum yakalıyorum. Ve o an, gerçekten var olduğumu hissediyorum.

KOT NO.0578, 160 x 160cm., T.ü.kar.tek., 2011

Ş.A: Müziğin hayatınızdaki yeri nedir, ne tür müzikler dinlersiniz? Diğer yandan resim yaparken müzik dinler misin?

S.Ç.: Tabii, müzik benim için çok önemli. İyi olan her tür müziği dinlerim ancak en çok caz-rock-klasik müzik, özellikle rock müzik. Geçenlerde konuşmuştuk hatırlarsan, oğlumun müzikle uğraşmasıyla çok alakalı, kendisi gitarist. Uzun zaman Uğur’un müziklerini dinlediğim için müzikte ritim hastalığım başladı. Rock’ın o gümbür gümbür ritmi ve gitarların, solistlerin asi feryatları beni fena sardı. Sonuçta Uğur o müzikleri bana veriyordu, bende zamanla atölyemde sıkça dinler olmuştum. Hatta benim tamamen kıpkırmızı olan işlerim progresif rock müziğini dinlerken ortaya çıktı. Önceleri kendi kendime “İçimdeki bu ne gümbürtü yahu” dediğim olmuştu, sonra onları işlerime yansıttım. Hatta o kırmızı işlerimle rock müziği eşliğinde bir sergi bile yapmayı düşünmüştüm. Sonuçta evet, müzik benim için gerçekten çok önemli. Bazı müzikler sessizlik içinde öylece bekleyen duyuları diriltiyor. Resim yaparken bir hayli yüksek sesli müzik dinlerim. Gerçekten de benim için resim-müzik birbiriyle çok iyi bir bağ içindedir.

 

Ş.A: Televizyon izler misin? Gündem haberler, tartışma programları, diziler… Çalışırken ilham aldığın oluyor mu, ya da tam tersi sesini kısarak ve fon olsun diye bir yabancı dış ses olarak yararlandığın?

S.Ç.: Tabi ki sanatçı gündem haberlerinden kopamaz televizyon izlemese de takip eder. Çünkü sanatçı bence herkesten daha çok dış dünyada neler olup bitiğinden, haberdar olur. Hisseder ve duyumsar; çünkü algısı çok farklıdır. Şimdi bence yine sanatçıyı başka yönden etkileyen kendi yaşanmışlıklarıdır.

 

Ş.A.: Edebiyat, sinema, tiyatro gibi diğer sanat dallarından beslenir misiniz, neler okur, neler izlersiniz?

S.Ç.: Okuduklarım sanatla ilgilidir, bir kitabı defalarca okuduğum olmuştur. Örneğin Rollo May’in Yaratma Cesareti kitabını çok uzun yıllar önce almıştım. İlk okuduğumda hiç anlayamamıştım, defalarca okumama rağmen. Geçen yaz yine okudum ancak anlayabildim. Yani şunu söylemek istiyorum, bir kitabı okurken algınız o kitaba müsait değilse anlamanız biraz gecikebilir. Bu nedenle  sürekli donanım yapmak gerekiyor. Ben edebiyatla iddiali bir şekilde olmasa da ilgileniyorum. Bir yılı geçti kişi-yaşamla ilgili bir öykü, deneme yazıyorum, ne zaman biter  bilmiyorum. Zaman zaman günlük tutuyorum, bir ara resim yapma sürecimi yazmaya başlamıştım. Ayrıca sürpriz şiirlerim de var ancak bunlar çok duygusal anlarımın tanıkları. Sinemayı gerçekten çok önemserim. Aslında tüm sanat dalları -kendi içinde yaratıcılık gerektirdiği için- sanatın bütününü oluştururlar. Ama tv dizilerini  izlemem. Aslında tv bağımlısı da değilim.

 

Ş.A.: Günlük çalışma tempon nasıl? Kaç saatini atölyede geçirirsin?

S.Ç.: Başka arkadaşları bilmiyorum; ama ben epey yoğun çalışan biriyim. İlk başlardan beri oğlum Uğur okula ben atölyeye şeklinde ilerledi. Görsel sanatlarda sürekli bir disiplin gerekiyor.

 s1

Ş.A.: Biraz da işlerinden bahsedelim. Görsel sanatlarda interdisipliner dediğimiz farklı disiplin ve teknikleri, malzemeleri, kolajları çağdaş sanatta uygulayan bir sanatçısın. Bu terimi çok farklı anlamlara çekenler var, amiyane tabirle “dekoratif iş”, “dekoratif sanat” denilen işlere yakın işlerin. Yani kısaca hangi kesimden olursa olsun herhangi bir izleyiciyle entelektüel bir hesaplaşmaya girmeden albeni uyandıran, sevdiren, beğendiren, izleyiciye direkt etki eden sıcak ve direkt işler. Bu yola nasıl girdiniz, belli yöntemler, denemelerden sonra mı, kuramsal çalışmalardan sonra mı?

S.Ç.: Benim sanatım hayatımla doğru orantılı oldu hep. Bence sanatta da hayatta olduğu gibi farkındalık çok önemli. Yaptıklarımı fark ettim, daha sonra kendimi eleştirdim, ne yapacağıma karar verdim. Gelişim serüvenim farkındalıkla oluştu ve ilerledi hep. Ben kendimi, bütün kalıplarımı zorladıkça, yaptıklarım da değişime uğradı. İçsel kırılmaları yaşamadan olmuyor.

 

Ş.A.: Felsefi olarak nelerden beslenir, etkilenirsin? Malum, çağdaş sanat güncel yaşam pratiğinden, entelektüel enerjilerden, toplumsal duyarlıktan, çağdaş felsefi kuramlardan ya da pratiklerden beslenir.

S.Ç.: Tabii kişisel gelişim, psikoloji, felsefe kitapları okuyorum. Son beş yıldır Sanat Tanımı Topluluğu’nun etkinliklerine katıldım her perşembe. Bana çok şey kattı, yoğunluk, sadelik. Bu etkilenme bir önceki video performansıma ilham kaynağı oldu. Sonra heykeller de yaptım. İç içe farklı disiplinleri deneyimliyorum aslında. Bunu yaparken kendimi, içselliğimi gerçekleştiriyorum başka bir şey değil.

 

Ş.A.: 20.yüzyılın son filozoflarından ve aynı zamanda çağdaş sanat kuramcılarından, hatta fotoğraf sergisi de açmış ünlü düşünür Jean Boudrillard, sanat artık hayat olmak istiyor, der. Bu sözün doğruluğunu tam da çağdaş sanatta, özellikle performatif sanatlarda görüyoruz. Özellikle performans sanatının 90’lı yıllarda bütün dünyayı kasıp kavurmasıyla, tuval, sanatçının kendi bedeni oldu. Sanatçı, sanatını bedeni üzerinde icra etmeye başladı. Diğer yandan yerleştirme sanatı vs. derken klasik tuval sanatı algısı sarsıldı ve değişime uğradı, tabi bütün görsel sanatlar bundan nasibini aldı. Sanatçıların da buna duyarsız kalması beklenemezdi herhâlde…

S.Ç.: Bir önceki sergimde kendime kostüm diktim, birden fikir olarak çıktı aslında. O şekilde, açılışa hazır olmayı uygun gördüm ve sunumu bu şekilde gerçekleştirdim.

 

Ş.A.: Aklıma Queen grubu geldi… Queen dinler misin?

S.Ç.: Elbette! Dinlemez miyim, en çok sevdiğim gruplardandır.

 

Ş.A.: Beni de rock müziğine alıştıran gruptur diyebilirim. Queen’in solisti Freddy Mercury görsel sanatlar mezunuydu mesela. O da kendi kostümlerini kendisi tasarlıyordu ve grubun “image maker”ıydı aynı zamanda.

 S.Ç.: Aaaaa, bilmiyordum!

s2

Ş.A.: Kostüm veya her neyse giyilen kıyafetin özgünlüğü sanatçıyı yukarıya taşıyan önemli bir parçadır. Mercury, mesela çocukluğundan beri sıkılgan, utangaç büyümüş biridir; ama sahnede devleşenlerdendir. Sahne şovları, her terlediğinde sürekli değiştirdiği birbirinden ilginç kostümleri sahneye renk katar. Dünyayı kasıp kavuran binlerce kişilik stadyum konserlerinin öncü grubudur. Türkiye’de de Cem Karaca benzeri etkilerle uzun yıllar farklı imaj ve kostümlerle sahneye çıkmıştır. Tabi anne ve baba tiyatrocu olunca bu önemli fark oluyor. Sahne duruşu, konuşması, şarkı söyleme biçimi teatraldi. Böyle şeyler etkili oluyor tabi, hem sanatçıyı hem de sanatını besleyen bir asistana dönüşüyor kostüm.

S.Ç.: Evet ben de aldığım her giysiyi kendime uyarlarım. Yakın arkadaşlarım gayet iyi bilirler, keserim, biçerim, kendi beğenime göre yeniden dikerim ya da diktiririm. Sanatımda da her zaman gelişiyorum, yaptıklarımı daha sonra yapmamaya başlıyorum. Kırmızı resimlerimde, milaj kâğıtlarını kullandım. Karbon kâğıdı dediğimiz yağlı kağıtları tercih ettim. Tabi ekonomik açıdan iyi durumda olmadığım dönemler, onlardan bir kutu dolusu aldım ve malzemeden bir sergi konsepti çıktı.

 

Ş.A.: Çağdaş sanatçıların, “tuval”le yüzleşmesinden, onu tartışmasından ve hatta bir benzetme yaparak Freud’un “Babayı öldürmek” şiarından yola çıkarsak onu ortadan kaldırmaya girişmesinden bahsedebiliriz. Çağdaş sanatçı, kimlik sürecinde tuvale saldırdı ve onu yok edercesine, inkâr edercesine, ben büyüdüm artık sana da ihtiyacım yok diyerek küçümsercesine, öldürürcesine varoluş mücadelesini verdi.

S.Ç.: Ben artık daha da büyük meselelerle, evrenle ilgileniyorum…

 

Ş.A.: Evet, daha daha büyüklerle, bilinmezlerle ve hatta, sanki büyüyle…

S.Ç. : Mistik yanım, sezgilerim kuvvetlidir. Ben daha önce falla da ilgilendim aslına bakarsan. Bir dönem fal bakıyordum arkadaşlarıma…

 s3

Ş.A. : Bana da bakar mısın müsait bir zamanda…

Gülüşmeler. . .

S.Ç.: Müsait bir ara, epeydir bakmıyorum… Diğer yandan işlerimi de belli bir matematik formüle göre değil de, sezgilerime, deneyimlerime göre yaparım.

 

Ş.A.: İşler demişken bir işini ortalama ne kadar zamanda bitirirsin, nasıl bir yol izlersin?

S.Ç.: Ortalama bir iki ayı bulur. 2007’de hiç olmadığı kadar kırmızı renk tutkunluğum oldu. Çok sıkıntılı bir dönem geçiriyordum. O dönem de dâhil olmak üzere uzun zamandır çalışmalarımla ilgili günlük yazıyordum. Sonradan bir kontrol ettim, “kanıyorum” diye not düşmüşüm!

Sonra örneğin mor dönemine girdim. Sonunda şimdi de mavi dönemimdeyim.

  KOT NO: 0515, 185 x 181 cm., Kağıt ü.kar.tek., 2006.

Ş.A.: Sanki senin içselliğin ulu bir kılavuzmuş, öndermiş gibi, seni çekmiş yönlendirmiş. Şimdi mavi dönemdesin, sonunda huzuru bulmuşsun. Ayrıca bu dinginlik, sonsuzluk rengi hüznü de çağrıştırır, bu da tabii ermek, varmakla ilintilidir. Şimdi başka bir şey soracağım, sence bir ressam aynı zamanda bir sanatçı mıdır yoksa sanatçılıkla ressamlığı ayırır mısın?

S.Ç.: Bence farklı şeyler ve hatta büyük fark var! Gerekli eğitim alındığında ve desteklendiğinde, şans yaver gittiğinde ressam olunabilir, hatta oldurulabilir, örneklerini de görüyoruz; ama sanatçı olmak diye bir şey var ki o bence yaradılışla alakalı bir durum. İnsanın mayasında varsa olur, zaten kendini belli eder, yoksa olmaz! Yaratıcılık ölüm gibi güçlü bir şey…

SAM_0235 CRP2

Ş.A.: Ya da ölüm korkusu gibi bir şey, hatta ölüm korkusuyla yapılan bir şey, bir şekilde sonu oraya varan bir şey. Azraille verilen savaş…

S.Ç.: Kesinlikle, yaratıcılık çocuk doğurmak gibi bir şey.

 

Ş.A. : Şimdi sana biraz da başka bir şekilde hitap etmek, seni belki de utandıracak sözler söylemek istiyorum, şöyle ki; bence sanatta içsellik, içsel yolculuk çok önemli bir şey. Ve bu yolun en güzide maratoncularından birisin. Bence özellikle azminle, çalışkanlığınla, sezgilerinle genç sanatçılara örnek olacak birisin. Ayrıca “alaylı” denilen “akademili” olmayan sanatçı adaylarına da iyi bir örneksin, sanat hayatına sonradan ve çocuklu hâlinle başladığın hâlde. Bir de özellikle eşinden boşandıktan sonra maddi, manevi bütün sorunlara göğüs gerip büyük bir iddiayla “ben sanatçı olacağım!” demek, diyebilmek çok zor. Bunu başardıktan sonra hem sürekli kendini geliştirerek, yeni bir şeyler öğrenerek tutarlı bir şekilde sürdürebilmek daha da zor. Sen gördüğüm kadarıyla hepsini büyük bir arzu ve istikrarlı bir emekle başarmışsın. Bedenini, ruhunu, varlığını dirençle ortaya koyuyorsun.

S.Ç.: Çok teşekkür ederim! Cidden beni mahcup ettin. Eski Sabahat’le şimdiki Sabahat’e baktığımda gözlerim doluyor bazen. Tabii tekrardan ve her zaman, şükranlarımı sunarak hocam Yusuf Taktak’a teşekkür ediyorum. Evet, aynı zamanda İstanbul hikâyemi, hayalimi de gerçekleştirmiş oldum.

s4

Ş.A.: Sanat piyasasında duyduğun en komik, en şaşırtıcı soru ya da olay ne oldu?

S.Ç.: Bir sanat tarihçisi işlerime bakıp “Sen bu karelerle tıkanırsın, bundan sonra ne yapacaksın!” dedi.

 

Ş.A. : Evet, zekice görünen içi boş, klişe soru… Ne cevap bekliyorlar ki, sanatı bıraktım, renklerle de aram iyiyken makyöz olacağım. Ya da sanatı bıraktım kuaför salonu açacağım. Veya sanatımda başladığım yere dönüyorum. Tekrardan figürlere başladım, desen çalışıyorum… 

Gülüşmeler…

Ş.A.: Peki İstanbul’daki sanat piyasasını nasıl buluyorsunuz?

S.Ç.: Bu konuda fazla bir şey söylemek istemem. Bazı şeylere tepkisel tavırlarım var; ancak, kendi işlerimi üretmekle ilgilenmem bana daha doğru geliyor. Çünkü her şey birbiri içine girmiş sanat nedir, değildir? Sanatçı kimdir? Koleksiyoner, müzayede, sanat fuarları? Bunlar için sorular çok fazla. Yani bir kaos var gibi…

 

Ş.A.: Türkiye’deki sanat dünyasında neler sizi rahatsız ediyor, nelerin değişmesini istersiniz?

S.Ç.: Bu sorunun yanıtına bir önceki soruda da biraz değindim. İnsanların kendilerini eğitmesi çok önemli. Eğitimsizlik, kendini bilmemezlik, çiğlik beni çok rahatsız eden şeyler. Ve bir de  EGO! -Bu hem galeri hem sanatçılar hem de müzayediciler, sanat simsarları, küratörler..vs. için geçerli. Yani sanatın anlamını çok içselleştirememiş, sadece EGO’yu büyütmeyi amaç edinmiş bireylerle dolu bir piyasa var. Tabi ki ego olmalı ama kendinde büyümek bu şekilde baz alınırsa kişinin gelişmesini de engellemez mi? Bir sergi açan büyük sanatçı, bir iki yazı yazan, sergi yapan büyük küratör oluyor, malum, falan filan işte… Bence sanatın bir anlamı da büyük bir sorumluluk, elimizi taşın altına koymalıyız sanatçısıyla, galericisiyle, sanat kuramcısıyla, küratörüyle ve hatta koleksiyoneriyle. Sanatın içinde  olan mütevazı olmalı en azından her hareketiyle her yaptığı şeyle sanata gönderme yapmalıdır, kişinin DAYANILMAZ EGOSUNA DEĞİL!!
Ş.A.: Peki sosyal medyayla aran nasıl?

S.Ç.: Vallahi ben buna da çok şaşırıyorum. Facebook’ta şu kafede şunu içtim, şu restoranda şimdi bunu  yiyorum, şu poz fotolarım bu poz fotolarım… vs. acayip çirkin paylaşımlar var ve bu büyük bir sosyal medya kirliliği. Sosyallik bu muymuş? Çok tuhaf. Aslında görünür olmakla ilgili bir durum bu; ama böyle de görüneceksek HİÇ GÖRÜNMEMEMİZ bence daha doğru, hiç olmazsa kirliliğe katkıda bulunmamış oluruz.

 s5

Ş.A.: Konular o kadar genişliyor ki, ardı arkası kesilmiyor. İki saattir konuşuyoruz daha güncel serginin sohbetine başlayamadık…

S.Ç.: Mine Sanat Galerisi’nde “de-şif-re” adlı sergimi gerçekleştireceğim. Bu sergim daha önceki sergilerimden biraz daha farklı bir alanı var. Benim için de çok önemli, duygusal bir yapıya sahip. Kısaca aktarmam gerekirse 1998-2009-yılları arasında zorunlu olarak, Beyoğlu’nda 15 m2’lik bir avukatlık ofisinde çalıştım. Ofisin penceresinden görülebilen tek yer apartman boşluğuydu. Gerçekte orada, karşıda büyük bir duvar ve zeminde atık olmuş plastik ve metal obje yığınından başka görülecek hiç bir şey olmamasına karşın, gördüklerim giderek her baktığımda, atık yığını manzarasının dışına çıkmaya başladı… Zaman zaman fotoğrafladım. Onlar, orada çalışmama rağmen gerçekte oraya ait olmadığımın sessiz tanıkları gibi gelmişti bana. Bu algılama bağlamında.1998-2009 yılları arasında geçen bunca zamanın tek tanığı o fotoğraflardır. İşten ayrıldıktan sonra o fotoğraflara her baktığımda burukluk yaşadım ve böylece geçmişimde önemli bir yer kaplayan bu zaman dilimini sorgulamaya başladım. Sonuçta, dışa vurum isteği ile projelendirerek bir sergi yapmaya karar verdim. Böylece sergimde yerini alan işler ortaya çıktı. Sergimin küratörlüğünü yapan Lütfiye Bozdağ  sergi metninde şöyle diyor:”… Duygusal bir arka plan…Geçmiş, hatıralar, yaşanmışlığın verdiği burukluk ve hafızada yer tutan anılar, sisler arasından çıkıp gelen, son derece yoğun duyumsamalar, onun geometrik soyutlamalarının arka planını oluşturuyorlar.” Bu cümleler beni tam da anlatan cümleler olmuş. Çünkü aynen dediği gibi bu sergimde çok duygusal bir alan var ve bu nedenle tüm bunları deşifre ettiğim için de sergimin adı “de-şif-re” oldu. Çok daha  heyecanlıyım. Şimdi buradan herkesi Mine Sanat Galerisi’ndeki -17 Aralık’ta saat 17.30 da- sergime, heyecanımı paylaşmaya davet ediyorum…

 

Ş.A.: Paylaşımların, ikramların ve bu keyifli sohbet için teşekkür ederim.

S.Ç.: Ben teşekkür ederim atölyeme konuk olduğun, güzel sohbetin için.

Share Button

Yorumlara kapalıdır