Hülya Küpçüoğlu: Zeynep Erdinç ile Yüzey/Altı

Share Button

_MG_4708 copy

Zeynep Erdinç, geçtiğimiz haftalarda Galeri Ark’ta açtığı ‘Yüzey/Altı’ adlı sergisini, tuval üzerine ‘kum’ kullanarak, yağlıboya ile müdahalelerde bulunarak gerçekleştiriyor. Semboller, figürler, doğaya, doğanın ve insanın izlerine gönderme yapıyor. Yağmurun, rüzgârın ve küfün izleri Erdinç’in tuvallerinde geçmişin izlerini günümüze taşıyor.

Hülya Küpçüoğlu: Serginizin adı ‘Yüzey/Altı.’ Öncelikle serginizin oluşumundan başlamak istiyorum.

Zeynep Erdinç: Bu sergide kum ve yağlıboyayı bir arada kullanmak istedim. Değişik materyallerle, bazı yerde sıvayarak, bazı yerde kazıyarak bir kültürel yüzey oluşturmak istedim. Bu benim görsel dilimi oluşturdu aslında. Boya ile birlikte yüzeyin  hem altında hem üstünde yarattığı etki…

H.K.: Yüzeyin hem altında hem üstünde yarattığı etki derken neyi kastediyorsunuz?

Z.E.: Boya ile çeşitli akıtmalar, lekeler yada çizgilerle oluşturulan yüzeyde, kumu  katman katman  tekrar ilave ederek, yüzeyin altına, dip yüzeye geçirmiş oldum. Bu aslında  bir anlamda görsel dile zaman boyutu da ekledi bence. Zaman ve süreci, altta ve üstte olma algısı, biçimsel olarak kendi içinde, küf, yağmur ve rüzgârla aşınmışlık hissiyle yarattı.

Bir bilinemezi taklit etmenin, yeni bir keşif yaratmak olduğunu düşünürsek, benim  de duyumsanabilenden ve sembolleşenden  uzaklaşmak isteğimle ulaştığım bir şey diyebiliriz. Yani var olmayan bir şey aslında. Bir anlamda temsilden uzaklaşmak ve yokluğu taklit etmek gibi bir şey. Dolayısıyla da imge, bu benim istediğim eksiltme ile imge olmaktan bir şey kaybetmiyor. Bunlar  bilmediğimiz çok da duyumsamadığımız ama sandığımız ‘şeyler’ hâlinde, hem o süreci içine katıyor hem de kendi bilgi ve birikimimizle  oluşturacağımız çoklu bir anlam ortaya çıkmış oluyor ki zaten istediğim bu. Dolayısıyla  kumun da işin içine girmesiyle izleyicide bir arkeolojik kazı yapma isteği uyanıyor. Orada ne var? Neden bunu yapma isteği uyanmış? Hayal gücümüzün de devreye  girdiği bir yer. Aslında bunun da bir çıkış noktası var tabii.  Bizim bugün de metinsiz, tarifsiz, tanımsız hatta primitif eserlere de bakma durumumuz… metinsiz bir şeyi tanımlama zorunluluğu…

H.K.: Metinsiz tanımlama zorunluluğu derken?

Z.E.: Bir esere bakarken ki durumumuz, buna primitifler de dâhil olmak üzere kendi yorumlarımız, okumalarımız ; kendi durduğumuz yerle, bilişsel katmanlarımızla ilgili bir şey. İmgenin üzerinde, her bir edinilmiş katmanın, bu ‘kalıp’ hiyerarşik yapısının, bizi bir yanıltma riski var. Biz nerden bakarsak bakalım, onu yapan insanın, onunla ilgili mutlaka farklı bir yorumu da olabilir. Bu yanılma ve yanılsama hissi bir anlamda benim çok hoşuma giden bir şey.  İronik bir şey. Bu işlerin aslında çoklu bilinemez tarifi olduğunu düşünüyorum, yani sandığımız şeyin, aslında bu kadar keskin bir tarif ya da tanımlamanın dışında bir önem kazandığını. Bu bakış bir anlamda sonucun değil ‘sürecin’ önemli olduğunu gösteriyor ve kendi içinde devinim yaratan bir şey hâline geliyor. Materyal ve boyayla bu ikircikli yapıyı verdiğimi düşünüyorum. Yani bu katmanlarla imgeyi, yüzeyin altına gömerek ve ortaya çıkararak oluşturduğum bir şey.   Baktığımız zaman içeriksel olarak biz de öyleyiz. Yüzeydeki hâlimiz, dipteki  halimiz, dip yüzeyimiz, ‘süreç’ içinde oluşan kendi katmanlarımız. Bu ilişki üzerinden bir bağlantı kurulabilir.

H.K.: ‘Yüzey/Altı’nın pek çok açılımı var sizin de bahsettiğiniz gibi. Bültende daha çok doğa olayları ile ilgili bir yüzey-altı söz konusu. Her yapılan şey aynı zamanda bir yüzey-altı. Sizin kendi yüzey-altınızdan neler yansıyor yüzey-altına?

Z.E.: Benim de etkileşimde bulunduğum pek çok şey var. Primitif eserlerle çok ilgiliyim. İnsanın yaratma eylemindeki  tavrının daha sonra bizim ona atfettiğimiz ‘sanat eseri’ olma hâli. Sanat mı değil mi?  Bunlar uzun zamanlar arkeoloji ve etnografi müzelerinde sergilenmiş, daha sonra, hatta çok yakın zamanlarda bir sanat nesnesi olarak meşrulaştırılmış. İlk olarak sanırım, Harward Üniversitesi’nin bünyesindeki foog’da iki yüz bin yıllık homosapiensin ürettiği şeyin sanat olarak sergilenmesiyle, Afrikalı eserler sanat kanonunda yerini alıyor. Her ne kadar  bizim karar verdiğimiz bir şey olsa da aslında bunların hepsi bizim kendi izlerimiz, tarihimiz, ayrı şeyler değil. Biz buyuz; yaratan insan-sanatçı. Bu araştırmalarla tabii ki çok ilgiliyim çok da hoşuma gidiyor. Bunlar insanın düşünsel tarihini, kültürel tarihini yansıtan izler ve benim için çok çok önemli. Fakat sonucunda ulaştığımız noktayı sorgulamak gerekiyor. Çünkü burada yanılma payımız çok fazla. Çünkü bir yorum yapıyoruz. Bunu ben bugünkü işlerle de ilişkilendiriyorum. Bir şeyin üzerine ne yazılırsa yazılsın, bizim kendimize ait bir yorumumuz var. Peter Burke’nin dediği  şey; herhangi yeni bir esere  baktığımızda, önce onu kendi kalıplarımız, kendi bilgi birikimimiz içinde değerlendiriyoruz ya da tamamen bizden başka bir şey olarak (öteki) değerlendiriyoruz. Bir şeyi tarif etmeye başladığımızdaki yanılma durumumuz aslında beni kışkırtan ve tüm bunları yaparken çıktığım yer. Mesela kayaların üzerinde insanların yaptığı bir takım resimler var. Bilim adamları, sosyologlar, tarihçiler, sanat tarihçileri vs. bunların üzerine yazıyorlar, çiziyorlar. Bunların üzerindeki izler, bizim onların kültürel, bilişsel vs. düzeylerindeki bilgilere ulaşmamızı sağlıyor. Çoğunlukla da ‘tahmin’ etmemizi belki de. Bu izlerin, biz ona ne kadar anlamlar yüklersek yükleyelim, bazen de çok basit bir şey olma olasılığı var, sanatçının oradaki tavrı ile ilgili. Kişisel izi olabilir, kimliğiyle ilgili (damgalar vs)bir iz ya da bir yön izi, çok basit bir kayıt tutma, işlevsel, yaşamsal bir iz demek istiyorum. Biz bunları, şimdi çok estetik bulup, değer verip, sanat diyebiliriz ya da demeyebiliriz. Bunlarla ilgili bir şey. Kumun altındaki katmanların kendi yarattığı serüveninin  içinde, tanımlarımız, bizi her zaman yanıltabilir. Buna izin verelim, bu güzel bir şey. Neticede benim için en zor ve güzel olan, imgenin çoklu anlatımlarının olanaklarını sağlamak.

_MG_4696

H.K.: O zaman çok kişisel bir yan yok, öyle mi?

Z.E.: Orada, böcekler ve tarif edemediğimiz organizmaların olma isteği, bir yaşamın, döngünün, devinimin sorgulanma isteği ile ilgili diyebiliriz. Bizim doğa ile birlikte gelişimimizi, nereden gelip nereye gittiğimizi ve aslında çok küçük dediğimiz organizmaların vs. bizden daha güçlü olabildiğini düşünmek gerektiği ve güç dediğimiz şeyin aslında belki de içinde güçsüzlük barındırdığı, kırılgan bir yüzeyde bunların hepsinin devam ettiğini düşünmek üzerine. Coğrafya, rüzgâr, kum ve küf, dış etkenler hepsi birbiriyle bağlantılı. Aşınmanın getirdiği bir evrimsel biçim yaratılıyor ve bizim için de öyle bir durum var. Metaforik bir anlamda.

H.K.: Doğa ile ilgili sıkı bağlantılar kurduğunuz için soruyorum. Günümüzde doğa ile ilgili neler dikkatinizi çekiyor?

Z.E.: İnsanın, serüveni içinde doğadan kopuşu ve ona hükmeden bir hiyerarşik duruşu, bakışı  ve onu hoyratça kullanması, düşünen her insanın canını sıkan bir şey. Tüm bunların içinde biz de onunla ilişki hâlinde ve onun bir parçası olma gerçeğinden çok uzaktayız, diye düşünüyorum. İstediğimiz kadar yaşamı karmaşıklaştıralım, ilerleme ve gelişmeyi sorunsallaştırmak gerekir. İstenildiği yere gelinsin ama gezegenle ilgili bir sorumluluk alınması önemli. Yeryüzünün, yüzeyin altının ve gökyüzünün de farkında olmak gerek. Tarihe bakarken de okumalarımız hep sanki dışındaymışız gibidir ya. Aslında yaşamadığımız zaman da biziz. Bunları dışsallaştırmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

H.K.: Malzeme olarak kum kullanıyorsunuz. Malzemenin zorlukları var mı?

Z.E.: Aslında bu ince sıva kumu. Hem doğanın hem de bir yapının parçası. ‘Tuval üzerine duvarlar’ demiştim bir ara. Kullanım şeklinde tabii ki bir zorluk yaşıyorum. Çünkü üzerinde yapacağım izlere ve boyaya kısıtlı izin veriyor. Kısa sürede donan bir şey. Daha sonra eklemelerle tekrar yineleyebiliyorum. Boyadığımda silmek mümkün değil. Dolayısıyla kendi içinde bir pratik gerektiriyor. Zorladı tabii, bir de ağır. Seramik kökenli de olduğum için keyifli geldi bana. Bir plastik malzemenin üzerine başka bir plastik malzeme gibi geldi. Hem onun sertliği hem de kısa sürede yapılan dokulardaki yumuşaklığı ve bu zıtlıkla birlikte organik- inorganik hissini veren tanımlanamaz imgeler, bir devinim algılatıyor.

H.K.: Az önce söylediklerinizden yola çıkarak soruyorum, malzeme kum olmasından dolayı binalara da, kentleşmeye de gönderme yapıyor.  Bu konulara bir gönderme var mı?

Z.E.: Aslında birçok anlamda da sorun çözen öneriler var ama neticede doğal bir malzemenin, doğanın içindeki zararı da mevzubahis. Genişletmek istemiyorum algısal olarak. Ben daha çok kaya ve taş hissi vermek istedim. Beton gibi bir şey değil, o benim kendi dip yüzeyim. Yapmak istediğim; onun kendi küfüyle, üzerinde kendi zamanını içeren izlerin olduğu bir kaya ve taş. Yalın ve daha primitif bir durum, karmaşıklaştırmadan. ‘Basit’ olan en zor şeydir. Dolayısıyla bizim kişisel sanat pratiğimizde de önce karmaşıklaştırıp sonra daha aza ulaşmak, yani  eksiltmeleri yapma isteğindeyim. O birikimden, o katmanlardan faydalanıyorsun ama onun süzülmesi gerekiyor. Bir yere geldikten sonra o süzülmeyi yapabilmek hem pratik hem teknik anlamda hem de içerik anlamında zor. Çok şey bilebilirsiniz. Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay. Her türlü bilgi bir cep telefonu kadar yakın size. Ama bu bilginin üzerine düşünmek, onu sentezlemek ve  süzmek zor. Daha az ile daha çok anlatabilmek. Eksiltmenin,  çoğaltma anlamında olduğuna özellikle vurgu yapmak istiyorum. İzleyenin yorumlarını çoklaştırabilmesine, normatif değil rölatif bir duruma atıf diyelim.

_MG_3056

H.K.: Malzeme ile çalışan sanatçının Türkiye’de karşılaştığı sorunlar neler?

Z.E.: Taşımak bence, benim kullandığım malzeme çok ağır çünkü.Malzeme, çok geniş bir konu tabii ki. Kendi adıma benim seçkilerimle kurduğum bir ilişki var. Önce düşünmek, yakınlaşmak ve  denemek gerekiyor. Sonuçta her şeyin bir pratiğe ihtiyacı var. İçerikle ilgili eğer karar verdiysen doğal olarak bu serüven devam ediyor. O pratikle, deneyerek malzemeye  hâkim olmak gerekiyor. Vazgeçebilirsin. Ama çok zengin anlatımlar yakaladığında müthiş heyecan verici olabiliyor. Beni de en heyecanlandıran kısmı tabii ki ‘süreç’ kısmı.

H.K.: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Z.E.: Sanat ve sosyal yaşantımda cevaplarını bilmediğim bir sürü soru var. Bundan çok memnunum. Belki de bunun dayandığı dipyüzey durumlarımın altında, okul yıllarından kalan ‘soruyu anlamak cevabın yarısıdır’ sözüdür. Bol sorulu ama mutlaka ve mutlaka bol cevaplar yaratan çalışmalara devam…

Share Button

Yorumlara kapalıdır