Şeref Akşit: Atölye Günlükleri 4: Hakan Kamışoğlu

Share Button

Şeref Akşit: Öncelikle kendinden bahseder misin, çocukluk yılları, sanata ilgi, eğitim nasıl gelişti, dönüştü?

Hakan Kamışoğlu: İstanbul doğumluyum, burada doğup büyüdüm ama babam subaydı, emekli olduğunda Sapanca’ya taşındık, liseyi orada bitirdim. Sonra çok severek, Mimar Sinan’a geçtim.  Yani aslında küçük yaşlardan beri resim yapardım. Marmara Güzel Sanatları da kazandım ama Mimar Sinan sınavı da aynı zamandaydı, onu da kazandım ve Mimar Sinan’ı tercih ettim. Eğitim dönemimde de temel eğitimden sonra Özdemir Altan atölyesini tercih ettim. Hatta ‘90lar’da ilk çalışmalarım hep soyuttur, yıllar sonra figüre döndüm. Kâğıt üzerine deneysel çalışıyordum. İki metreye üç metre veya daha büyük bütün duvarı kaplayacak kadar büyük çalışmalardı. O dönem arkadaşlarım tarafından gayet özgün bulunuyor, destekleniyordum. Tophane tarafında atölyemiz vardı, hem de en üst kat. Arkadaşlarım bir gün Yahşi Baraz’ı getirdiler. Benim çalışmalara baktı, etkilendi ama önce ne diyeceğini bilemedi, sonra “Bunlar ne böyle, ne yapacaksın, kullanılabilir şeyler değil bunlar, değerlendiremeyiz de. Kâğıt yapacaksan küçük yap” dedi, çok ilgilenmemiş göründü. Birkaç hafta sonra genç yetenekleri, beğendiği genç ressam adaylarını Kurtuluş’taki galerisine çağırdı, beni çağırmayı da ihmal etmedi ama! Benim o protest tavrım, kolay sergilenemeyen, kolay kolay kabul edilemeyen soyut, kolaj işlerim yıllarca sürdü. Daha sonra, her gün eskiz çalıştıkça ve deneyselliğe devam ettikçe kâğıt çalışmalara figürler eklemeye başladım.

Ş.A.: Bu arada 95-96 yıllarını anlatıyorsunuz galiba.

H.K.: Evet o civarlarda. Bu elimde tuttuğum işler… Bunlar da böcek çalışmalarım, onlara da sonra başladım.

2. Hakan Kamışoğlu

3. Hakan Kamışoğlu

Ş.A.: Böcek deyip geçme senin önemli figürlerinden. Ve küçümsememek lazım. Türkiyeli sanatçılarda böcek figürü deyince aklıma bir Ergin İnan geliyor, bir de sen. Biraz da işlerinden, tarzından bahsedelim, deneysellik yolunu bulmuş görünen bir tarzın var. Eklektik dememizde sakınca yok sanırım…

H.K.: Evet öyle denebilir. Dediğim gibi soyutla başladım, figüre sonra geçtim. Diyelim bu çalışmada müzik de var, başka bir yazı dili var. Tabi anlattığım çok şey var ama izleyiciye de pay bırakmak istiyorum, çok fazla müdahale etmiyorum. Bir kısmını izleyicinin hayal gücüne ve imgelem dünyasına bırakıyorum.

4. Hakan Kamışoğlu

Ş.A.: Yani sanatta “kör göze parmak” tarzını beğenmiyorsun.

H.K.: Evet, öyle de diyebiliriz.

 

Ş.A.: Ama ona rağmen çok katmanlı, çok anlamlı, karşıtlıklar iç içe. Sıcak renkler, soğuk renkler, geçmiş, mitoloji, antikite figürler, gelecek, gerçek/hayal, yaşam, ölüm, Doğu/Batı… iç içe. Anadolu Selçuklu’dan gelen motifler bile var, tabi Osmanlı vs. Figürün bile saçları başka bir çağdan, gözleri başka bir çağdan geliyor sanki, yazı dili olarak nota, Antik Mısır’dan, Mezopotamya’dan binlerce yıl önceden gelen hiyeroglif benzeri figürlü yazı biçiminden Osmanlıca metinlere… Seyahat edebiliyoruz. Diğer yandan bu figür bir önder, belki bilge, belki kral, kim bilir peygamber, hatta ve hatta müzik orkestrasının maestrosu diyebileceğimiz, elindeki çubuğu tutan adam bile çok şey anlatıyor bizlere. Tek figürden oluşan resim yapmışsın ama bu bile çok katmanlı, çok anlamlı mikro kozmos resmen. Figür çağlar öncesinden ama ilk baktığımızda nesnelerin zamanları ve uygarlık bağları, zamanları birbirinden farklı. Bu ilişki içinde olmayan ya da öyle görünen imgeler senin resminde, yan yanalıklarıyla yeni hikâyeler, imgeler kurmaya başlıyor. Yeni bir evren gibi. Bana şunu çağrıştırdı; bitkileri, daha da somutlaştıralım diyelim ki yaban gülünü veya karanfili marsa, uzaydaki oksijen bulunan başka bir yere bıraktığımızda muhtemelen bu durum bambaşka sonuçlar doğuracak. Yaşayabilirse -ki bütün canlıların ilk mücadelesi varlığını sürdürmektir ve bu bağlamda dünyamızda mucizeler yaratan yüz binlerce bitki ve hayvan vardır- bu bitkinin renkleri başka olacak, boyutları, kokular, alıp sömürdüğü şeyler ve dışarı attığı, tam tersi kazandırdığı şeyler başka olacak. İşlerinde farklı çağ figürleri ve eklektik ögelerle çoğalttığın farklı imgelerle birlikte yeni imgeler, yeni anlamlar ortaya koyuyorsun. Bir yanda tarihsel gerçeklik referansları diğer yanda hayali figürler ve zaman zaman mizaha yaklaşan, kimi zaman sürrealizme yaklaşan figürler. Örtülü anlamlar, gizli figürler, motifler, gizli imzalar… Örneğin, zemine yaptığın Osmanlı bezemelerinde görülen bitkisel motifin içinde imzan olan “HK” yazıyor…

5. Hakan Kamışoğlu

H.K.: Evet, başka bir resmimde aynı motifte kızım Duru’nun ismi geçiyor.

6. Hakan Kamışoğlu

 

H.K.: Resimlerimde bahsettiğin çok anlamlılıkla birlikte, tarih, gerçeklik olduğu kadar hayal de var.  Şu karşıdaki siyah beyaz, ilk işlerimden biri (1991) olan  bile Osmanlıca harfler, kalem işleme, rumi motifleri, kolaj..

7. Hakan Kamışoğlu

(ALTYAZI) Soldaki Hakan KAMIŞOĞLUNUN BAHSETTİĞİ İLK İŞLERİNDEN 1991,SAĞDAKİ İSE HENÜZ ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞI 2015 işi…)
 

Ş.A.: Benim görüşüme göre yine eklektizm…

H.K.:  Kolaj kullanmak da aynı sanat..

 

Ş.A.: Diğer yandan günlük mesain, atölyede geçirdiğin zaman ne şekildedir?

H.K.: Evliyim, dokuz yaşında bir kızım var. Atölyeye gelişim duruma göre değişiyor. Sabahları onu okula götürüyorum, onu bırakıp sonra atölyeye geliyorum. Diğer yandan tabii her gün de gelmiyorum; ama gelmediğim zaman da evde hep desen çalışıyorum. Ortalama/genelleme yapmayı sevmiyorum fakat şöyle kısaca anlatayım. Sabahları ortalama dokuz buçukta -kızımı bıraktıktan sonra-  başlamış oluyorum öğleden sonra da dört buçuk gibi okuldan onu almaya gidiyorum genelde. İş yoğunluğuma göre bazen de annesi alıyor onu okuldan. Günde ortalama 9-10 saat çalışıyorum yani, dediğim gibi erken gitme durumunda evde eskiz çalışmaları devam ediyor, hâlâ çok fazla eskizim var.

Gülüşmeler…

8. Hakan Kamışoğlu

Ş.A.: Peki İstanbul’daki sanat piyasasını nasıl buluyorsunuz?..

H.K. : Sadece resim değil, bütün sanat dallarında geçerli. Bir sanatsal proje yapıyorsun, sonra bolca her yerde reklamı yapılıyor. Yazılıp çiziliyor, sanatın içinde olmayan insanlar zaten derinlemesine inceleme yapmadan tanıtıyor, kuştan böcekten bahsediyor, bu işi iyi bilenler de ticari kaygılarla bunu gerçekleştirmiyor, yine herkes kuştan böcekten bahsediyor, değişen bir şey olmuyor. Bütün sanat olayları marketing sistemine döndü sanki.

 

Ş.A.: Yani sanatın morfolojisini, antropolojisini, tarihini, estetik yanlarını incelemeden eleştirmeden yüzeysel bir şekilde paket programla anlatıyorlar, tanıtıyorlar.

H.K.: Sanatımız zaten Osman Hamdi’den beri malum Batı’yı örnek almıştır. Onun tarzı da zamanının on- on beş yıl öncesi Batı sanatı örnekleridir. Yüz yılı aşkın bir zamandır da bu böyle sürüp gitmektedir, on beş/yirmi/bazı akımlar da otuz yıl geriden..

 

Ş.A.: Evet her şeyi çok geriden takip ediyoruz… Ben artık tarih vermek, örneklemek bile istemiyorum. Tabi kültür ve sanat doğru orantılı ilerlediği için cumhuriyeti bile henüz yüz yılını doldurmamışken oturtabilmiş, özümseyebilmiş bir toplum değiliz. Demokrasi de aynı şekilde, burjuvazi de. Tabi bir sergi açıldığında -ki etkinliklere katılmak parayla bile değildir, biraz ilgi biraz kültür yeterli- ilgi Avrupa’yla karşılaştırılmayacak derecede az. Sanatımız ise Avrupa sanatının uyarlanışı şeklinde gelişiyor. Özgünlüğe giden yollar mı tıkalı, izin mi verilmiyor ne?

9. Hakan Kamışoğlu

H.K.: Bence İbrahim Balaban mesela özgün yola girmişti. O tarz sıçramaların devamı gelseydi keşke! Diyelim ki Burhan Doğançay çok da iyi bir örnek değildi. O da bir uyarlamaydı, çok da özgün değildi aslında ama şişirildi.

 

Ş.A.: Evet, yaşamının son dönemlerinde algısı daha farklıydı. Ölümünden sonra ona yatırım yapmış galeriler, sanat danışmanları onu sırtlamayı görev bildiler. Herkesin elini taşın altına koyması gerekiyordu yoksa o taş çok kişinin başını kıracak mıydı?

H.K.: Evet, sadece bir isimle sınırlamayalım aklıma ilk geleni söyledim, daha öncesinde ve daha sonrasında başka birkaç kişinin başına geldi, gelecek de…

 

Ş.A.: Türkiye’de güncel olarak neleri yanlış buluyorsun, nelerin değişmesini istersin?

H.K.: Tabii ki verilecek örnek, konuşulacak çok konu var ama güncel olarak aklıma ilk geleni söyleyecek olursam: Osmanlıca dersleri dikte ediliyor, aman “Osmanlı…” deniyor ama iktidar, daha mezar taşlarımıza sahip çıkmıyor. Osmanlı döneminden kalanların her biri yok olup, silinip gidiyor, bakımı yapılmıyor okunmaz hâle geliyor….

Ş.A.: Peki sosyal medyayla aran nasıl?

H.K.: Yalnızca facebook kullanıyorum, o da yetiyor. . .

10. Hakan Kamışoğlu

Ş.A.: Paylaşımların, ikramların ve samimi sohbetin için teşekkür ederim.

H.K.: Ben teşekkür ederim.

Share Button

Yorumlara kapalıdır