Reyhan Tutumlu: İpuçlarını İzlemek: Buzul Çağının Virüsü

Share Button

Reyhan Tutumlu: İpuçlarını İzlemek: Buzul Çağının Virüsü[1]

1

Vüs’at O. Bener’in 1957’de basılan Yaşamasız adlı kitabının ardından 1963’te Ihlamur Ağacı adlı oyunu yayımlanır. Daha sonra yazar, uzun bir suskunluk dönemine girer. Bu suskunluk, Bener’in 1979’da yazmaya başlayıp 1982’de tamamladığı Buzul Çağının Virüsü romanının 1984 yılında Adam Yayınları tarafından yayımlanmasıyla sona erer (Bener, “Öykü Sanatında Zenaat Adamlığı” 10).

2

İç içe geçen beş farklı öykünün zamansal sapmalarla kurgulandığı Buzul Çağının Virüsü’nde, numaralandırılmamış, her biri ayrı sayfada başlayan 73 bölüm bulunur. Romanda 1945-1947 yıllarında Osman ile Viola’nın yaşadığı gizli aşk ve bu dönemdeki siyasal olaylar aktarılır. 1982 yılına kadar uzanan roman, Osman’ı merkeze alarak bu iki âşığın birbirlerinden ayrıldıktan sonraki yaşamlarını da anlatır.

Buzul Çağının Virüsü, çok katmanlı ve parçalı bir anlatımının bulunması, dil oyunlarına fazlaca yer vermesi, zaman zaman anlatıcının değişmesi sonucu kimin anlattığının belirsizleşmesi gibi özellikleriyle anlaşılması güç ve çözümlenmesi emek isteyen bir romandır. Bu nedenle olsa gerek, Türk edebiyatında dili ve kurgusu açısından epey karmaşık bir yapı sunan Buzul Çağının Virüsü hakkında Semih Gümüş’ün Kara Anlatı Yazarı başlıklı kitabı dışında kapsamlı ve çözümleyici bir çalışma yapılmamıştır. Gümüş, “ ‘Yalnızlık Burcu’nu Vüs’at O. Bener Anlatsın” başlıklı yazısında bu romanı çözümlemeye çalışırken yaşadığı zorluğu şöyle dile getirir:

Sökülmesi bu denli zor bir metinle karşılaşmış olmak canımı sıkmıştı; hem anlamakta güçlük çekiyor, hem de bu romanın gerçekten ne olduğunu kavrayamıyordum. Bir sonuca, dolayısıyla eleştirel bir yargıya varmak için tam çözümleme gerekir [….] Gene de yazmaya başladığım ilk günden bugüne, karşılaştığım en çetin metnin Buzul Çağının Virüsü olduğunu söyleyebilirim. (8)

Bu romanla ilgili olarak yazılanlar arasında bütünüyle olumsuz olan tek eleştiri yazısı da metnin zor anlaşılması üzerine odaklanmıştır. Füsun Akatlı, 1 Ekim 1984 tarihli Milliyet Sanat dergisinde çıkan “Kral Çıplak Geziyor…” başlıklı yazısında Buzul Çağının Virüsü kitabının güç anlaşılan bir metin olduğunu ve bunun da herhangi bir edebi gerekçesinin bulunmadığını belirterek özellikle yapıtın dilini eleştirir:

Okurdan çaba ve katılım bekleyen metin, okumaya olanaklar sunan, yorumu boyutlandıran metindir. Okuru bir gramer dehlizinin kapısına koyup, “Çıkış kapısına giden yol hangisidir?” sorusuyla karşı karşıya bırakmak elbette yazınsal derinliğe işaret etmez. Bu ayrımı mutlaka görmek gerekir. Bir yazınsal metinde, yoğunluk, doluluk başka şey; tıkızlık ve hatta tıkış tıkışlık çok daha başka bir şeydir. [….] Bener’in romanında tek ve tüm ağırlık, yazıyı sökmenin “güç”lüğü üzerinedir. Gerisi yufka. [….] Dili zorlamak, dili işlemek, dili olanaklandırmak… Bunların hiçbiri değildir Buzul Çağının Virüsü’nde dile yapılan. Türkiye’de ve dünyada “güç anlaşılır”, “kapalı”, kendini ancak çok boyutlu okumalarla ele veren metinler söz konusu olduğu zaman, o metinlerin yazarlarının her şeyden önce kendilerine bir dil yaratmış olduklarını görürüz. Dil yaratmaktan anlaşılan, labirent bulmacası düzmek olmamalı. (47; vurgular bana ait)

Cevat Çapan, Vüs’at O. Bener: “Bir Tuhaf Yalvaç” adlı kitaba yazdığı “Önsöz”de Akatlı’ya yanıt niteliğindeki ifadelerinde geçmişte biraz zorlanarak okunan bu kitabın, yeniden okunduğunda artık “ecel terleri dökmek zorunda” olunmadığını belirtir (13). Ayrıca Çapan, Bener’in bu yapıtının özellikle dil alanındaki önemine dikkat çeker:

Buzul Çağının Virüsü’nde Bener’in ustalığının yeni bir aşamasına tanık oluyoruz. Yazar bu yapıtında alışılmış anlatım kalıplarını kırarak yaşamayı kısıtlayan bütün koşullara ve olgulara karşı dilin coşkunluğu ve yoğunluğuyla meydan okumaktadır. Bener’in ince alaycılığı da anlatımının şiirselliğine ayrı bir boyut kazandırmaktadır. (13)

Orhan Koçak da 2003 yılında Virgül dergisinde yayımlanan “Vüs’at O. Bener’de Kurmaca ve Otobiyografi: Yazı Kurtarır mı?” başlıklı yazısında alttan alta Füsun Akatlı’ya yanıt verir:

[B]öyle cümleler, Bener’in sırf “güç anlaşılır” olma peşinde koştuğunu, ama bu çetrefil yüzeyin altındakinin aslında “yufka” olduğunu söylemeye yönelttiydi bazı eleştirmenleri. Bunda da doğruluk payı vardır, cümlenin çetrefilliğinden irkilmiş eleştirmenin bile belki yüzleşmekten kaçındığı bir doğruluk. “Zor görünme” isteğinin dışında hiçbir nedenselliği, hiçbir güdülenmesi yok mudur bu türden cümlelerin? “Basitliğin” hep prim yaptığı bir kültürde, bu isteğin kendisi bile, başka etkenlerle birleşerek, yorumlanmayı “hak eden” bir güdülenme oluşturmuyor mudur? Yetersiz ve sahteleştirici bir iletişim olarak basitliğin, hatta düpedüz iletişimin eleştirisi olarak da görülemez mi bu zorluk çıkarma çabası? (22)

3. vusat-o_bener

Vüs’at O. Bener, “Yaşamı Nerede, Ölümü Nerede Bıraktık” başlıklı söyleşide yazmak için yıllarca uğraştığı Buzul Çağının Virüsü romanında dilsel yapıyı kurarken ne kadar titizlikle çalıştığını, sözcükleri ne denli özenle seçtiğini şöyle anlatır:

“Romanı bitirdikten sonra dedim ki […] ben matematiği çok severim, bu romanın analitik çizelgesini çıkartayım. Grafik çıkardım. Kimse boşuna uğraşmasın. Günlerce çalıştım, sonra da onu yok ettim. Bu arada hem kendime yazık ettim, hem de belki ileride inceleyecek olanlara. Ben sözcükleri hep ayrı ayrı anlamlarda düşünürüm, sözlük tararım. O analitik inceleme de çok uzun bir çalışmaydı. Kitaptaki sözcükleri teker teker elden geçirdim”. (183)

Gerek kendine özgü dili gerekse kurgusu açısından anlaşılması güç bir metin olarak sunulan bu romanda bölümler arasındaki bağlantılar, göndermeler, karakterlerin adları ve sözcük seçimi gibi birçok öğe incelikle planlanmıştır. Dolayısıyla bu metin, onu çözümleyebilmemiz için gereken ipuçlarının çoğunu kendinde barındırmaktadır. Eksik kalan noktalarda da yazarın yazın anlayışından yola çıkan yöntemler geliştirerek yapıtın belirsiz kalan noktalarını çözümleyebilmek büyük ölçüde olanaklıdır.

A.    Bir Virüsün Yaşamından Parçalar

Buzul Çağının Virüsü’nde, 1945-1947 yıllarında Balıkesir’in Akçay ilçesinde Osman Yaylagülü (Nijad) ile Şükûfe Alp (Viola) arasında yaşanan aşk, o dönemdeki siyasal olaylar, Osman’ın, Faik Deniz ve Savcı Kemal Yurdakul’la olan dostluğu, Osman’ın 1950’lerin başında Ankara’da siyasal nedenlerle tutuklanması ve 1982’ye kadar geçen zaman zarfında Osman’ın yaşamında neler olduğu anlatılır.

Romanın başkarakteri Osman, Akçay’da mal müdürü olarak çalışmaktadır. Bir ayağındaki kısalık nedeniyle kendisine Topal Osman adı verilmiştir. Bir diğer adı da Nijad’dır. İki dönem iktisat fakültesinde okumuş, edebiyata meraklı, içki içmeyi seven bir kişidir. Viola’nın tanımlamasıyla Osman şöyle biridir: “Çirkin, topal, serseri, ayyaş, gülünç, aksi, gözlüklü, inançsız, hantal, teke gibi kokuyor, daha sayayım mı? Ama, kaç yüreğe bedel mübarek bir yüreği olmalı. Sana, bana değil sadece, bütün dünyaya bambaşka, tuhaf bakışı, aklı olmalı. Deli, yalnız, umutsuz” (162). Şükûfe Alp, takma adıyla Viola, Dame de Sion mezunu, iyi Fransızca bilen, kültürlü, güzel bir kadındır. Doktor Doğan Alp’le evlidir ve Ferda adında “beş altı yaşlarında” (23) bir kızı vardır. Hem Osman hem de Viola 1946 yılında 25 yaşındadır.

Buzul Çağının Virüsü’nde bir yandan Osman ile Viola’nın yaşadıkları gizli aşk, buluşmaları, mektuplaşmaları anlatılırken diğer yandan da Osman’ın arkadaşları Faik Deniz ve Savcı Kemal Yurdakul ile ilişkileri aktarılır. Osman ile Viola’dan sonra romandaki en önemli kişiler Faik ve Kemal’dir. Siyasal kişiliğiyle ön plana çıkan Savcı Kemal Yurdakul’un ayrıldığı karısı üç yıl önce bağırsak vereminden ölmüştür ve Kemal, kızıyla beraber yaşamaktadır. Romanda Demokrat Parti ilçe örgütünün kurulması ve partinin seçimlere katılması gibi siyasal olaylara da değinilir. Bu olaylarda aktif rol alan kişi Kemal’dir. Osman kasabadan ayrıldıktan sonra Kemal ile bağları kopmuştur. Yıllar sonra Ankara’da karşılaşırlar. Kemal, Aydın’da avukatlık yapmaktadır. Çok daha sonra Osman, Kemal’in acıklı sonunu, Manisa Akıl Hastanesi’nde öldüğünü öğrenecektir. Faik Deniz ise kasabada askerliğini yapmaktadır ve “terhisine beş altı ay var[dır]” (21). Üç arkadaş arasında en genç olan Faik, babasının ölümü nedeniyle yüksek öğrenimini yarım bırakmıştır. İyi Fransızca bilen Faik, zeki ve şiir meraklısı bir kişidir. Osman’la birlikte Fransızcadan şiir çevirileri yaparlar. Osman’la Faik’in Viola’yla ilk sohbetleri bu çeviri çalışması sırasında gerçekleşir. Karamsar bir kişiliği olan Faik de Viola’ya âşıktır ve bu umutsuz aşk yüzünden intihar eder. Viola’nın evli ve çocuklu olması yüzünden Osman ile Viola’nın bir araya gelmeleri çok güçtür. Umutsuz ve neredeyse imkânsız bir ilişki yaşarlarken buna bir de Faik’in intiharının yükü eklenir. Osman, Faik’in intiharından sonra Viola’ya yazdığı mektupta yaşadığı umutsuzluğu, yılgınlığı şöyle anlatır:

İşte, buzul çağının virüsü olmaya çoktan razıyım. Ya da ölüm mantıksa, o bile ölürse, biz neden yaşayalım? O bile ölüm öncesi ölüm bilincindeyse.

Ölüm öncesi ölüm bilinci kanıtlanamamış daha. Değişimsiz birkaç milyar yılı aşıp geldiği söylenen, kendi kendinin yaratığı kutsandı! Virüs, virüsleşebilirdi. Hiç değilse virüsleşebilme bilinciyle ölür ölür dirilirdi. Korku evrenini nasıl küçültüyorum, görünmez kılıyorum içimde! [….] Virüs kuramına tutunmak da, beter bir ödünle bütünleşmektir. Ödünün kendisi ne ki, beteri olsun. Oyunbozan. ‘Sensin sebep berbadıma.’ Yaşama uğruna virüsleşmeyi göze almak! (80; özgün vurgular)

Bu satırlarda aynı zamanda romanın adının anlamı da ortaya çıkar. Buzul çağının virüsü, başkalarına tutunarak, “[y]aşama uğruna virüsleşmeyi göze” alarak, onlarla var olarak yaşayabilen Osman’dır. Virüsler nasıl başka bir canlı olmadan yaşayamazlarsa Osman da –Faik, Kemal ve Viola’yla ilişkisinde olduğu gibi– birlikte var olacak, sığınacak birini aramaktadır.

Osman’la Savcı Kemal’in Viola’yla ilgili şaka olarak yazdıkları “Gerekçeli Karar”ın Doktor Doğan Alp’in arkadaşı Fethi Bey’in eline geçmesiyle Osman ve Viola, bu ilişkinin herkes tarafından öğrenilmesi korkusunu yaşarlar ve birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Osman’ın Ankara’ya, Viola’nın ise ailesiyle birlikte İzmir’e taşınmasıyla sevgililer ayrılırlar.

Romanda anlatılan bir diğer olay da Osman’ın, 1951 yılının Ocak ayında siyasal nedenlerle tutuklanarak yargılanmasıdır. Bu sırada Osman, Ankara Defterdarlığı’nda memur olarak çalışıyordur ve nişanlıdır. Öğretmen Metin Değerli ve Viola’nın kocası Doktor Doğan Alp, Osman’ın aleyhinde tanıklık yaparlar. Yargıcın son sözlerine göre Osman kısa bir süre sonra beraat edecektir: “Bir süre daha yatacaksın. Son soruşturma açılacak. Delilleri değerlendirmek mahkemeye aittir. Yargılanacaksın. Beraat edeceğinden eminim” (185).

Romanda 1960’tan 1980’lere kadar geçen süre içinde daha çok Osman’ın iş yaşamı (terfi etmesi, hakkında soruşturma yapılması) ve iş arkadaşlarıyla ilişkileri anlatılır. Osman, hukuk fakültesini bitirip avukat olmuştur ve bir süre hukuk müşaviri olarak dayısının oğlunun bürosunu kullanır. Bu arada evlenip boşanır. Bir gün Viola’nın dayısı Ahmet Samim Alanyalı, Osman ile bağlantıya geçerek Viola’dan bir mektup getirir. Fakat eski heyecanı kalmayan Osman, artık her şeyin geride kaldığını düşünüyordur. Yine de zaman zaman Viola ile haberleşmeye devam ederler, hatta görüşürler.

1960’larda Osman bir günlüğüne, kimliği okura açıkça belirtilmeyen bir kadınla buluşmak için İstanbul’a gider. Bu kadın büyük olasılıkla Viola’dır. Aralarında geçen konuşmalardan artık eski büyülü aşkın kalmadığı anlaşılır. Yıllar sonra Osman, Viola’nın kızı Ferda ile görüşmeye başlar. Osman’la dayısı aracılığıyla bağlantıyı kurduğu zaman çok hasta olan Viola artık hayatta değildir. Osman’la Ferda geçmişte yaşadıklarını konuşurlar.

Buzul Çağının Virüsü’nde temel olarak bireyin çevresine yabancılaşması, yalnızlaşması, yaşadığı korkular, kendini sorgulaması, yaşama tutunmaya çabalaması, var olan dünyaya uyum sağlayamaması anlatılır.

 

B.     Kurgulanan Zaman

Buzul Çağının Virüsü’nde farklı zamanlarda gelişen olaylar düz zaman çizgisini izlemeyen parçalı bir anlatımla aktarılır. Romanda anlatılan olayların birbirleriyle bağlantılarını ortaya çıkarabilmek için öncelikle hangi olayın ne zaman gerçekleştiği saptanmalıdır. Bunun için de romandaki karakterlerin özelliklerinden, dil kullanımındaki farklılıklardan, anlatılan toplumsal olaylardan yararlanılmalıdır.

Romanın zaman kurgusunu incelemeye geçmeden önce bu bölümde kullanacağımız bazı kavramların tanımlarını yapmamız yerinde olur.[2] “Öykü zamanı” ve “anlatı zamanı” kavramları Rus Biçimcilerinin geliştirdiği fabula ve syuzhet ayrımında temellendirilmiştir. Olayların kronolojik olarak kuruluşu fabula’yı, okurun bu olayları öğrenme biçimi de syuzhet’yi oluşturur. Boris Tomaşevski, “Tema Örgüsü” adlı yazısında fabula ve syuzhet kavramlarının farklılıklarını şöyle vurgular: “[F]abula, süredizimsel olarak ve neden-sonuç ilişkisi içinde sıralanan motifler bütünü biçiminde belirir; konu [syuzhet] ise, bu aynı motiflerin oluşturduğu bir bütün olarak ortaya çıkar, ama motiflerin yapıt içinde izledikleri sıraya göre gerçekleşir” (230). Öykü zamanı fabula’ya, anlatı zamanı ise syuzhet’ye kaynaklık eder (Todorov, Poetikaya Giriş 65). Bir öyküdeki olayların geçtiği zamana “anlatı zamanı”, bu zaman içinde geriye dönüşlerle ya da ileriye gidişlerle genişleyen, öyküdeki bütün olayları kapsayan zamana “öykü zamanı” denir. Olay sırasının karmaşık bir şekilde verildiği Buzul Çağının Virüsü’nde neyin ne zaman gerçekleştiğini bırakılan ipuçları sayesinde bulmamız mümkündür.

Buzul Çağının Virüsü, herhangi bir başlık veya numara koyulmamış çok sayıda bölümden oluşur. Romandaki olayları kronolojik olarak sıralayabilmemizde kolaylık sağlaması açısından bu bölümleri numaralandırdık. 73 bölümden oluşan Buzul Çağının Virüsü, zaman değişimleri göz önüne alınarak okunduğunda metnin birbiriyle bağlantılı beş temel öykü barındırdığı saptanmıştır: 1) 1945-1947 yıllarında Osman’ın Akçay’da yaşadıkları; 2) Osman’ın siyasal gerekçelerle üç ay tutuklu kalarak yargılanması; 3) Osman’ın 1960 sonrasında Ankara’daki yaşamı; 4) Osman’ın İstanbul’a yaptığı bir günlük gezi ve burada bir kadınla buluşması; 5) Ahmet’in öyküsü. Romanın karmaşık kurgusunu çözümleyebilmek için bu beş temel öyküye daha yakından bakmak yerinde olacaktır.

 

1.  Osman’ın Akçay’da Yaşadıkları

Buzul Çağının Virüsü’nde en çok yer tutan Osman’ın Akçay’da yaşadıklarının anlatımı, 5. bölümde başlar ve hep birinci kişili anlatımla Osman’ın ağzından aktarılır. 6. bölümde Demokrat Parti’nin ilçe örgütünün kurulması için yapılan çalışmalar anlatılır. 5, 6, 7, 14, 17, 21, 23, 25, 27 ve 30. bölümlerde anlatılan olaylar birbirini izler. 30. bölümde Demokrat Parti’nin kurulduğu belirtilir (96). Demokrat Parti resmen 7 Ocak 1946 tarihinde kurulmuştur. Dolayısıyla birbirini izleyen bu olayların bu tarihten önceki birkaç aylık zamanı kapsadığı söylenebilir. 27 ile 30. bölümlerde anlatılanlar arasında tam bir süreklilik vardır. 27. bölümde Osman’la Faik’in yaptıkları çeviriyi Viola’ya iletilmek üzere mavi astarlı bir zarf içinde Viola’nın eşi Doktor Doğan’a vermeleri anlatılır. 30. bölüm ise “ ‘Memnuniyetle’ denildi, alındı açık, astarsız zarf” (93) cümlesiyle başlar ve devamında da Viola’nın Osman’la Faik’i cumartesi akşamı evlerine yemeğe çağırması aktarılır. 32. bölümün başında bu konuşmanın üzerinden beş gün geçtiğini ve ertesi günün cumartesi olduğu öğreniriz. 32, 34 ve 36. bölümlerde anlatılan olaylar birbirini izler. 37. bölüm, “Rıza’nın evindeyiz. Faik gelmedi” (124) cümleleriyle başlar. Burada özellikle Faik’in yokluğuna dikkat çekilmiştir. 42. bölümde Faik’in intihar ettiğini öğreniriz. Ayrıca bu bölümde Faik’in toprağa verildiği gün Osman’ın, Viola’nın evinin önünde bir sinir krizi geçirdiği aktarılır. 42, 43 ve 44. bölümlerde anlatılanlar arasındaki sürekliliği izleyebilmemizde bu olay bize yardımcı olur. 43. bölümde Viola’nın Osman’a bir not göndererek bir gün sonra saat üçle beş arası Cevizlik’e gelmesini istemesi anlatılır (137). Ayrıca bu notta Viola’nın kocasının, Osman’ın sinir krizi geçirmesiyle ilgili yorumu aktarılır. 44. bölümde Faik’in ölüm haberini alan annesi ve kardeşinin ilçeye gelerek Osman’la görüştüğünü öğreniriz. Bu bölümün sonundaki “Prens ne buyurmuş. Geyik oğlu geyik! Mişkin olsa neyse ne!” ifadelerinden Osman’ın Doktor Doğan’ın yorumlarına kızdığı anlaşılır. 47. bölümde Osman ile Viola’nın Cevizlik’te buluşmaları anlatılır.

26. bölümde aktarılan, Osman’ın Viola’ya yazdığı mektup, Faik’in ölümünden kısa bir süre sonra yazılmış olmalıdır. Sürekli olarak ölümden söz edilen mektupta “ ‘Deniz bile ölür’de durduruldum” (80) ve “Denizdi bakan sabaha, yorgun, ağır, derin, kırışık, eskimesiz, çoğalmayan ve çoğaltmayan. O bile ölürdü ha?” (80) ifadeleriyle Osman, Faik Deniz’in ölümüne göndermede bulunur. Tırnak içindeki “Deniz bile ölür” ifadesinin nereden alınmış olduğunu araştırdığımızda, bunun Federico Garcia Lorca’nın “Ignacio Sanchez Mejias İçin Ağıt” adlı şiirinin üçüncü bölümünün son cümlesine gönderme yapıldığını bulabiliriz. Böylece burada aynı zamanda bir ağıda da gönderme yapılmış olmaktadır. Dolayısıyla bu mektubun, 42, 43, 44 ve 47. bölümlerde Faik’in ölümüyle ilgili anlatılanlara yakın bir zamanda yazılmış olduğu anlaşılır.

19. bölümde aktarılanların tırnak açılarak başlamasından ve burada zaman zaman “sen” hitabının yer almasından bunun Osman’ın Viola’ya yazdığı bir mektup olduğu anlaşılır. Bölümün sonunda tırnağın kapanmaması da buraya mektubun bir kısmının alındığını, dolayısıyla yarım kaldığını gösterir. 20. bölümde de aynı üslup devam eder. Romanın Adam Yayınları tarafından yapılan ilk baskısında 19. bölümün başında tırnak yoktur, ama sonunda vardır. Bu baskıda 19. bölümde açılan tırnak 20. bölümde kapanır. Bu da iki bölümde aktarılanların birbirinin ardından geldiğini gösterir. Fakat romanın Yapı Kredi Yayınları baskısında 20. bölüm bütünüyle tırnak içine alınmıştır. Bu baskıda 20. bölümün başına eklenen tırnak, unutulmuş sanılarak editör tarafından yanlışlıkla koyulmuş olabilir. 45. bölümde “Viola’ya mektup yazma tiryakiliğine kaptırdım kendimi” (140) diyen Osman, bu mektubu da bu bölümde kaydedilen andan hemen önce yazmış olabilir. Olayların ardına takılıp gitmemeleri, umutsuzluğu, çaresizliği yenmeye çalışmaları gerektiğinin anlatıldığı bu mektup, Faik’in ölümünün ardından yazılmış olmalıdır.

45. bölümde seçim gününün yaklaştığı belirtilir ve 46. bölümde de seçimin yapıldığını öğreniriz. Burada Demokrat Parti’nin katıldığı ilk genel seçimler anlatılmaktadır. Dolayısıyla 46. bölümde aktarılan olayların geçtiği zaman, seçimin yapıldığı 21 Temmuz 1946 tarihinden birkaç gün sonradır.

50, 51, 52, 54 ve 55. bölümlerde anlatılan olaylar birbirini izler. 55. bölümde Savcı Kemal’le Osman’ın bir şaka olarak yazdıkları “gerekçeli karar”da yılın 1947 olduğu belirtilir. Bu metnin Doktor Doğan Alp’in arkadaşı Fethi Bey’in eline geçmesi, bunu Osman’la Kemal’in öğrenmesi gibi “gerekçeli karar”la bağlantılı olaylar, 62, 64 ve 65. bölümlerde anlatılır.

69. bölümde Osman, Viola’ya “On ne peut pas badiner avec l’amour. Adieu. O.Y.” [3](200) diye bir not yazar. “Adieu! Demek bu kadar basit” (197) ifadesinin geçtiği 67. bölümdeki Viola’nın mektubundan, 69. bölümdeki olayların 67. bölümde anlatılanlardan önce gerçekleştiği anlaşılır. Bu mektuptan Viola’nın, Osman’dan iki gün sonra saat 17.00’de çocuk bahçesine gelmesini istediğini öğreniriz. 71. bölümde bir yandan bu buluşma anlatılırken bir yandan da yıllar sonra Osman’ın Viola’nın kızı Ferda ile görüşmesinden söz edilir. Bu nedenle, kronolojik sıralamada bu bölüm iki farklı yerde, hem “Osman’ın Akçay’da Yaşadıkları” hem de “Osman’ın 1960 Sonrasında Ankara’daki Yaşamı” bölümünde bulunmaktadır. Romanın bu “ağırlıklı” öyküsünü izlerken 73. bölümde Osman ile Viola’nın buluşmasından 15 gün sonrasının anlatıldığını anlarız.

Özetle, romanda Osman’ın Akçay’da yaşadıklarının yaşadıklarıyla ilgili olayların romandaki bölümlere göre kronolojik sırası şöyledir: 5-6-7-14-17-21-23-25-27-30-32-34-36-37-42-26-43-44-47-19-20-45-46-50-51-52-54-55-62-64-65-69-67-71-73. Bu kısa metinlerin (alt bölümlerin) sırası, düzeni ve aradaki atlamaların çağrıştırdığı konular, ilgili okurda merak yaratmakta, romanın bütününe ilişkin soruları harekete geçirmektedir. Diğer öykülerin sırası ve düzeni irdelenirse romanın yapısı daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır.

 

2.  Osman’ın Tutuklanması

Buzul Çağının Virüsü‘nde asıl karakter Osman’ın Ankara’da yaşarken tutuklanarak sorgulanmasının anlatılması, 10. bölümde başlar. Bu sırada Osman nişanlıdır. 10. bölümde Osman’ın üç aydır tutuklu olduğunu öğreniriz. Anlatılanlardan Osman’ın Akçay’da yaşadıklarından birkaç yıl sonra tutuklandığı anlaşılır, fakat tam olarak tarih belirtilmez. 16, 29, 35 ve 61. bölümlerde bu yargılanma sürecinin anlatılmasına devam edilir. 61. bölümde Osman’ın Savcı Kemal’in Manisa Akıl Hastanesi’nde olduğunu öğrendiği aktarılır. 39. bölümde ise Osman’la Kemal’in Ankara’da karşılaşmaları anlatılır. Dolayısıyla Osman’ın tutuklanmasıyla bağlantılı bir olayın anlatılmadığı, fakat başka bir sınıflandırma altında da yer almayan 39. bölümde anlatılanların Osman’ın tutuklanmasından önce gerçekleştiği anlaşılır.

Kısaca, Osman’ın tutuklanmasıyla ilgili olaylar bölümlere göre zamansal olarak şöyle sıralanır: 39-10-16-29-35-61.

 

3.  Osman’ın 1960 Sonrasında Ankara’daki Yaşamı

Buzul Çağının Virüsü’nün ilk bölümünde Özlük İşleri Şefi ile anlatıcı (Osman) arasında geçen konuşmadan Osman’ın bir devlet dairesinde şef yardımcısı olduğunu öğreniriz. Bu sırada Osman evlidir. 4. bölümde şeften ve anlatıcının karısından söz edildiği için bu iki bölümde anlatılanların zamansal olarak birbirini izlediği anlaşılır. Bu bölümde Osman, üniversiteyi (hukuk fakültesini) bitirmiştir. 4. bölümde geçen “Devrim günü yedek subaylığından kalma asteğmen üniformasını sırtına geçirip barikatları rahatça aşarak bize gelmiştin, üçümüz sevinçle kucaklaşmış, ağlaşmış, bağrışmıştık galiba, kaşına yıktığı fiyakalı şapkasını daha göremediğimiz Cemal AGA’nın hülyalı, içli sesinden ilk bildiri yayımlanırken” (18) ifadelerinden zamanın 27 Mayıs 1960’tan sonraki bir tarih olduğu anlaşılır. Ayrıca Osman’ın karısının “Kırkına merdiven dayamış koskoca adamsın” (16) sözleri de bunu doğrular niteliktedir. Çünkü Osman, 1960 yılında 39 yaşındadır.

33. bölüm “Beş yıl geçti, onun yeni kurulan Yasa İşleri Şefliği’ne, Özlük İşleri Şefi’nin Saymanlık Müdürlüğü’ne atanmasından bu yana” (100) cümlesiyle başlar. Burada Osman’dan söz edilmesine rağmen üçüncü kişili bir anlatımın olması biraz karışıklık yaratabilir. Fakat bu bölümün ikinci yarısında Osman’ın birinci kişili anlatımına dönülür ve olaylar netlik kazanır. Osman’ı iş yerinde ziyarete gelen Ahmet Samim Alanyalı’nın Viola’nın dayısı olduğunu öğreniriz. Ahmet’le konuşmalarından Osman’ın tutuklanmasının üzerinden 14 yıl geçmiş olduğu anlaşılır (104). Ayrıca bu bölümde Ahmet’in Osman’a Viola’dan bir mektup getirdiği anlatılır. 11. bölümde Viola tarafından yazılan bir mektup vardır ve orada şöyle denmektedir: “Sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim birkaçını gönderiyorum” (34). Bu satırların ilişki bittikten sonra geçmişe bakılarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla 33. bölümde Osman’a verilen mektup bu olmalıdır. Osman ve Ahmet’in öykülerinin kesiştiği bu bölüm, yaptığımız sınıflandırmada, “Ahmet’in Öyküsü” başlığı altında da yer alacaktır.

40 ve 41. bölümlerde de üçüncü kişili anlatıma geçilmesiyle olayları takip etmek zorlaşır. Fakat geçen kişi adlarından, aktarılan olaylardan, Osman’ın birinci kişili anlatımının bulunduğu 48. bölümde, anlatılanın Osman olduğu netlik kazanır. 41. bölümde Osman’ın boşandığını öğreniriz.

7. rey

Anlatılanların birbirini izlediği 57, 63, 66, 68 ve 70. bölümlerde Osman’ın iş yerindeki olaylardan söz edilir. 70. bölümde geçen “Radyo az önce verdi, seçilmiş Sunay” (204) ifadesinden tarihin 28 Mart 1966 olduğu anlaşılır. Yine bu bölümde yer alan “Viola’yı karşılamaya gitmedim. Halama, ‘Eve gelirse, öldü deyiver, o anlar’ dedim” (204) cümlelerinden bu dönemde Osman’ın Viola ile görüştüğü ortaya çıkar. 53. bölümde Osman, Viola’ya Adana’dan halası döndüğü için gelmemesini söyler; fakat Viola “Yarın akşam yedi civarında karşıla” (164) diye bir telgraf gönderir. Bunlar 70. bölümde aktarılanlardan hemen önce gerçekleşmiş olmalıdır.

59. bölümde Osman’ın otuz yıllık hizmetten sonra emekli olduğunu öğreniriz. Ayrıca, Osman’ın aleyhinde tanıklık yapan öğretmen Metin’le karşılaşması anlatılır. “Az buz değil, yirmi sekiz yıl sonra, değil mi Metin, aniden karşılaşınca” (181) ifadelerinden Osman tutukluyken gerçekleşen son karşılaşmalarının üzerinden 28 yıl geçtiği anlaşılır.

71. bölümde hem 1947 yılında Osman ile Viola’nın son buluşmaları anlatılır hem de Viola’nın ölümünden sonra Osman ile Viola’nın kızı Ferda’nın görüşmeleri ve bütün bu sürede yaşananlar aktarılır. Bu bölümde o dönemdeki toplumsal olaylarla ilgili olarak şunlar ifade edilir: “Tuzumuz kuru; Ortadoğu bunalımı, İsrail saldırıları, Afganlı göçmenler, İngiltere’nin Falkland show’u, Filistin soykırımı, Cezayir’de ortaya çıkarılan toplu gömütler, İran-Irak savaşı, Asala canileri kimlerin kuklası, ne zaman bunların haklarından gelinecek?” (206). Bütün bu olayların ne zaman olduğuna bakarak bu bölümün geçtiği zamanı yaklaşık olarak bulmamız mümkündür. İran-Irak Savaşı 4 Eylül 1980 tarihinde başlayıp 1988’de sona erer. Dolayısıyla bu bölümde aktarılanlar, bu savaşın devam ettiği süre içinde geçmekte ve çok geniş bir zaman dilimini kapsamaktadır. Anlatılan diğer olayların tarihlerinin kesiştiği bir zaman dilimini bulmamız gereklidir. Diğer olayların hepsi 1982 yılında yaşanmıştır. İngiltere 2 Nisan 1982’de Falkland Adaları’nı işgal eder. 3 Haziran 1982’de Cezayir’de bir toplu mezar bulunur. İlk büyük Afgan göçmen kafilesi 3 Ağustos 1982 tarihinde Türkiye’ye gelir. 7 Ağustos 1982’de de Asala’nın düzenlediği silahlı baskında 8 kişi ölür ve 72 kişi yaralanır. İsrail’in 15-16 Eylül 1982’deki saldırısında mülteci kampındaki 991 Filistinli öldürülür. Bu tarihleri bir arada değerlendirdiğimizde son olay 15-16 Eylül 1982’de olduğundan 71. bölümde aktarılan, Osman ile Ferda arasında geçen konuşmanın 1982 yılında 16 Eylül’den sonraki bir zamanda geçtiği söylenebilir. 72. bölümde de 71’deki konuşma devam eder.

Özetle, romanda Osman’ın 1960 sonrasında Ankara’daki yaşamıyla bağlantılı olayların bölümlere göre kronolojik sırası şöyledir: 1-4-33-11-40-41-48-57-63-66-68-53-70-59-71-72.

 

4.  Osman’ın İstanbul Gezisi

Buzul Çağının Virüsü’nün 18. bölümünde bir kişinin sabahın erken saatlerinde Karaköy’e gelmesi anlatılır. Fakat burada üçüncü kişili bir anlatımın bulunması ve karakterin adının bulunmaması nedeniyle bu kişinin kimliği net değildir. Olaylar İstanbul’da geçtiği için mekândaki sürekliliği takip ederek ilgili bölümleri sıralayabiliriz. 28. bölümde aktarılan olaylardan, anlatılan kişinin Osman olduğu anlaşılır. Osman’ın, Ankara’dan İstanbul’a bir günlüğüne bir kadınla buluşmaya geldiğini öğreniriz. Bu kadının kimliği açıkça belirtilmez. Fakat çok net ipuçları olmasa da bu kadının Viola olduğu söylenebilir. Bu kadınla daha önceden bir ilişkisinin olması, onu uzun zamandır görmemesi ve Viola’nın İstanbul’da yaşaması (214) bu olasılığı güçlendirir.

22. bölümde Osman, arkadaşı Sahir’in evine gider. Buradaki konuşmalardan Osman’ın boşanmış olduğunu anlarız (66). İstanbul gezisinin anlatıldığı bu bölümler Osman’ın boşandığını öğrendiğimiz 41. bölümden sonra gerçekleşmiş olmalıdır, yani Ahmet Samim Alanyalı’nın Osman’a Viola’dan mektup getirmesinden sonradır. Ayrıca 28. bölümde “Kemal, akıl hastanesinde can vermiş” (86) ifadesi yer alır. Dolayısıyla bu bölümlerde anlatılanlar Osman’ın Kemal’in akıl hastanesinde olduğunu ilk öğrendiği 61. bölümden sonra gerçekleşmiş olmalıdır. 31 ve 38. bölümlerde de Osman’ın İstanbul’da yaşadıklarının anlatılmasına devam edilir.

Kısacası, romanda Osman’ın İstanbul gezisiyle ilgili olaylar bölümlere göre zamansal olarak şöyle sıralanır: 18-22-28-31-38.

 

5.  Ahmet’in Öyküsü

Romanda 8. bölüme kadar süren birinci kişili anlatım bu bölümde değişerek üçüncü kişili bir anlatıma geçilir. Fakat burada bu kişinin zaman zaman duyulan iç monologlarının italik kullanılarak ya da tırnak içine alınarak vurgulanmaması, bu anlatıcı değişiminin farkına varılmasını güçleştirir. Burada Osman’dan farklı biri, üçüncü kişili bir anlatıcı tarafından anlatılmaya başlanır. 9. bölümde, sarhoş olup bileğini kesen bu kişinin Ahmet olduğunu öğreniriz. Bu bölümde Ahmet’in komşularının şikâyeti üzerine polisler tarafından karakola götürülmesi anlatılmaktadır. Olayın ve kişilerin netlik kazanmasıyla Ahmet’in öyküsünün anlatıldığı bölümler belirginleşir. 33. bölüme gelindiğinde Ahmet’in Osman’la bağlantısı da ortaya çıkar. Ahmet’in, Viola’nın dayısı olduğu ve Osman’a Viola’dan mektup getirdiği anlaşılır.

Özetle, romanda Ahmet’in öyküsüyle ilgili olayların bölümlere göre kronolojik sırası şöyledir: 8-9-12-15-33.

***

Böylelikle, 73 bölümden oluşan Buzul Çağının Virüsü’nün iç içe geçen beş temel öykü barındırdığı saptanarak bu öykülerle ilgili olayların anlatıldığı bölümleri kendi içlerinde kronolojik olarak sıralamış olduk. Bu bölümlerin birbirleriyle ilişkilerini ve temel öykülerin romanda ne şekilde sıralandığını topluca gösterebilmek amacıyla –Gérard Genette’in Narrative Discourse adlı kitabında kullandığı yöntemden hareket ederek– beş temel öykünün her biriyle ilgili bölümleri A, B, C, Ç, D şeklinde kodlandı. Buna göre, Buzul Çağının Virüsü romanındaki bölümlerde anlatılanların kronolojik sırası şöyledir: A5-A6-A7-A14-A17-A21-A23-A25-A27-A30-A32-A34-A36-A37-A42-A26-A43-A44-A47-A19-A20-A45-A46-A50-A51-A52-A54-A55-A62-A64-A65-A69-A67-A71-A73-39-B10-B16-B29-B35-B61-C1-C4-[D8-D9-D12-D15-]CD33-C11-C40-C41-Ç18-Ç22-Ç28-Ç31-Ç38-C48-C57-C63-C66-C68-C53-C70-C59-C71-C72.

Roman, 1945 yılının son aylarıyla 1947 yılı arasında Osman’ın Akçay’da yaşadıklarının anlatıldığı bölümlerle başlamaktadır. Bununla ilgili bölümlerin başına “A” harfi koyulmuştur. Romanda anlatılan olayların tarihsel sırası bakımından ikinci olarak Osman’ın Akçay’dan ayrılmasından birkaç yıl sonra gerçekleşen Osman’ın tutuklanmasıyla ilgili bölümler de “B” harfi ile gösterilmiştir. Osman’ın 1960 sonrasında Ankara’daki yaşamıyla ilgili olayların anlatıldığı bölümlerin başına ise “C” harfi koyulmuştur. “Ç” harfi ile gösterilen bölümler, Osman’ın İstanbul gezisiyle ilgili olayları içermektedir. Burada anlatılanların 41. bölümdeki olaylardan sonra yaşandığı bilinmektedir, ama tam olarak ne zaman gerçekleşmiş olduğu belli değildir. 48. veya 57. bölümlerde anlatılanlardan sonra da olabilir. Bütün bu sıralanan bölümlerde anlatılan olayların hepsi Osman’la ilgilidir. Ahmet’le ilgili olayların anlatıldığı bölümler ise “D” harfi ile gösterilmiştir ve bunlar, 33. bölümde aktarılanlardan önce herhangi bir zamanda gerçekleşmiş olabilir. Bu nedenle kendi içlerinde bir sıraya koyularak parantez içine alınmıştır. Sadece Osman’la Ahmet’in karşılaşmasının anlatıldığı 33. bölümde zamansal olarak bir kesişme söz konusudur. Bu bölümün başına ilgili olduğu öykülerin C ve D harfleri koyulmuştur. İki farklı zaman dilimi ile ilgili olayları içeren 71. bölüm, sıralamada iki ayrı yerde bulunmaktadır. Ayrıca 39. bölümde anlatılanlar, sınıflandırılan olayların hiçbirine dahil olmadığı için bu bölümün başına harf koyulmamıştır.

Romandaki 73 bölümden 65’inde anlatılan olayların bu sıralamadaki yerleri belliyken 8’inin ise tam olarak belli değildir. Bu sıralamada yer almayan 2, 3, 13, 24, 49, 56, 58 ve 60. bölümler hakkında –3. bölüm dışında– bazı yorumlarda bulunabiliriz, ama buradaki olayların hangi zamanda geçtiğini tam olarak saptayamadık. 2. bölümdeki “Alaturka hela çukurunun taşıp, mutfağı basması olayı ayda birden on beş günde bire indi, gelenekleşti” (11) cümlesinden Osman’ın Ankara’daki bodrum katında oturduğu evinden söz edildiği çıkarılabilir. Dolayısıyla bu bölümde anlatılanlar Osman’ın 1960 sonrasında Ankara’daki yaşamıyla ilgili olabilir. 2. bölümde “Civcivim” diye hitap ettiği bir kadının Osman’ın evine geldiğini öğreniriz. Burada “ ‘Mantonu alayım’ bile çıkamıyor ağzımdan” (12) cümlesi yer alır. 13. bölümde de “ ‘Mantonu alayım’ bile diyemeyen ödlek” (38) şeklinde benzer bir ifadenin geçmesi, bu iki bölümün bağlantılı olabileceğini akla getirir. Burada söz edilen kadınla 2. bölümdeki kadın aynı olmalıdır. “Dört yıl oldu mu görmeyeli” (38) cümlesinden de 13. bölümde anlatılanların üzerinden dört yıl geçtiği anlaşılmaktadır. Ayrıca bu bölümde Buzul Çağının Virüsü romanının ithaf edildiği Oğuz Atay’a göndermeler yer alır:

Nedir bu ‘kültür çorbası?’ Duyuyor musun Oğuz Atay! Çınar elli, kızdı mı kezzap gibi bakan, oysa iri çağla gözlü, kapılardan sığmaz, güzel adamım! O zamanlar, pek ayırdında değildin sanırım, ‘tutunamadığının.’Sabahtan kalktı erken, piyano çaldı derken! Çok karışık, pek muazzam mes’ele/ Apışır, ‘allâme-i riyâzi Newton’ bile!” Canımların, katılırdı gülmekten. Oturduğun salıncaklı koltuk yıllardır soğumadı. Ne vardı büyütecek beynini o kadar? Suçlusun! Bu tutturulan koşu ne? (39)

Bütün bu gözlemlere rağmen 2 ve 13. bölümdeki olayların tam olarak hangi zamanda geçtiği bulunamamıştır.

Buzul Çağının Virüsü’nün farklı baskıları karşılaştırıldığında 24. bölümde değişiklik yapıldığı görülmektedir. Romanın Yapı Kredi Yayınları baskısında bu bölümün tamamı tırnak içine alınmış ve sonuna “G.” yazılmıştır (76). Adam Yayınları tarafından yapılan ilk baskısında ise bu bölümün ne tırnak içine alındığı ne de sonunda “G.” kısaltmasının bulunduğu görülür. Sonradan eklenenlerden bu bölümün “G.”nin yazdığı bir mektuptan oluştuğu anlaşılır. “G.”, 2 ve 13. bölümlerde söz edilen kadın ya da Osman’ın romanda adı hiç geçmeyen karısı olabilir. Ayrıca romanda Osman’ın iş yerindeki arkadaşı Gülten’in adı “G” harfiyle başlar. Fakat bu mektupla Gülten arasında bir bağ kurulamaz. Yazarın verdiği yeni ipuçlarına rağmen “G.”nin kim olduğu sorusu netlik kazanmaz ve bu bölümde anlatılanların sıralamada nerede yer aldığı da tam olarak belirlenemez.

49. bölümde “son gecemizin kesin tanı konulamaz, sakızlanan sabahı başlamadan önce, doğru anımsıyorum – ben, Richard Strauss müziğinde, El Greco yüzlü şövalye Donkişot’tum” (151) ifadesi yer alır. Buradan bu bölümün Osman’ın Viola’yla yaşadığı son geceden sonrayı anlattığı anlaşılır. Dolayısıyla bu bölümde anlatılanların Osman’ın Akçay’da yaşadığı yıllarda gerçekleşmiş olması gerekir, fakat olayların sıralamasındaki yeri tam olarak belli değildir.

9. Saint_Martin_and_the_Beggar_(c1597-1600)_by_El_Greco_-_Chicago

56. bölümde birinci kişili bir anlatım vardır; fakat bu anlatıcı büyük olasılıkla Osman değildir. “David’e tutulduğuma inanmış görünmeyi neden yeğlediğini anlamıştım” (175) cümlesini bir kadın söylemiş olmalıdır. Ama kimin, ne zaman söylediği belirsizdir. Bu bölümde İstanbul’da yaşanan bir olaydan söz edilir, ama Osman’ın İstanbul gezisiyle de bağlantısı kurulamaz.

58. bölümde Osman yaşadığı aşkı anlatır; sevdiğine “kokunu, öpüşlerini eksik etme, yeter” (179) şeklinde seslenir. 5. bölümde yaşadığı yeri “kulübe” (20) olarak nitelendiren Osman, burada da “Sabaha karşı, ezik, yıkanık, bâkir, pişmanlığa indirgenemeyen doyunma yorgunluğu, ilezeliğiyle kulübemin yolunu tutuyordum” (179) ifadesini kullanır. Dolayısıyla bu bölümde anlatılanlar Osman’ın Akçay’da yaşadıklarıyla ilgilidir, fakat bunların ne zaman gerçekleştiği belli değildir.

60. bölümde yer alan “Yirmi yıl bekledim! Patlamadı ya, beş on dakika da o beni beklesin!” (183) cümlesinden Osman ile Viola’nın yaşadıkları aşkın üzerinden uzun yıllar geçmiş olduğu anlaşılabilir, ama anlatılanların diğer olaylarla bağlantısı kurulamaz.

Bu incelemeden yola çıkarak romanın “anlatı zamanı” ve “öykü zamanı” ile ilgili şu saptamaları yapabiliriz: Buzul Çağının Virüsü romanının anlatı zamanı 1945-1982 yıllarını, yani toplam 37 yılı kapsamaktadır. Zamansal olarak çok parçalı ve karışık bir yapıya sahip olan bu romanda anlatı zamanı içinde yapılan birçok içsel gerileme (internal analepsis) bulunur. Örneğin, “Derken dün sabah, dosya memuru Sabri Bey, odama geldi. Ağlamaklı adamcağız. Önce söz aldı, Suçsuzum, emekliliğim yakın, aman beni kollayın Selman Bey, dedi” (198) cümlelerinde bir gün öncesine dönülür. Temel anlatıdaki öykünün dışına çıkılarak yapılan dışsal gerilemeye (external analepsis) ise 28. bölümde anlatılan İstanbul gezisinde Osman’ın gençlik yıllarına dönülmesi örnek olarak verilebilir. Bu bölümde yer alan “On beşime basmış mıydım?” (87) cümlesinden Osman’ın yaklaşık olarak 15 yaşındayken yaşadığı olaylardan söz edildiği anlaşılır. Osman 1921 doğumlu olduğuna göre burada 1936 yılına dönüldüğü söylenebilir. Romandaki en eskiye uzanan dışsal gerileme, 69. bölümde yer alan, Osman’ın annesinin yazdığı mektupta gerçekleşir. Burada Osman’ın anne ve babasının yeni evlendiği ve İstiklal Savaşı’nın sürdüğü 1920 yılına dönülür (201). Dolayısıyla romanın öykü zamanı, 1920’den 1982’ye kadar olan süreyi, yaklaşık olarak 62 yılı kapsamaktadır.

 

C.    Anlatan Kim?

Vüs’at O. Bener’in Buzul Çağının Virüsü’nde zamanın kurgulanışını incelerken romanın beş farklı öykü çerçevesinde şekillendiğini gördük. Bu sınıflandırmanın romanı çözümlememizde ne kadar işlevsel olduğu, anlatıcı sesin değişimlerinde de gözlemlenmektedir. Bu sınıflandırma, romandaki farklı anlatıcıların konumunu incelememizi de kolaylaştırmaktadır. Osman’ın Akçay’da yaşadıkları ve tutuklanmasıyla ilgili olayların anlatıldığı bölümlerde hep Osman’ın ağzından birinci kişili, Osman’ın İstanbul gezisi ve Ahmet’in öyküsü ile ilgili bölümlerde ise hep üçüncü kişili bir anlatım bulunur. Osman’ın 1960 sonrasında Ankara’daki yaşamıyla ilgili olayların anlatıldığı bölümlerde ise hem birinci hem de üçüncü kişili anlatımlar vardır.

Romanın ilk bölümü birinci kişili anlatıcı ile başlar. Romanın başkarakteri olan anlatıcının adını 7. bölümde “Topal Osman’dı bana takılan tarihsel, doğru ad” (23) cümlesiyle öğreniriz. 8. bölümde birinci kişili anlatımdan üçüncü kişili anlatıma geçilir. İlk önce Osman’ın dışarıdan bir gözlemci olarak olanları anlattığı düşünülür. Fakat bu bölümde yer alan birinci kişi ekiyle yazılmış yüklemlerin yer aldığı şu cümleler, anlatan ve konuşanın kim olduğu sorularının yanıtını belirsiz bırakır:

Bütün evlerin, apartmanların kapılarını çalacağım, çıkanları darağaçlarında sallandıracağım! Yiyahhu! Hadi geçirin deli gömleğini sırtıma. Damgalayın böğrümü, cazırdasın! Korkmayın komşular, duvarlarım açık hepinize. Sinmeyin perde arkalarına, söndürmeyin ışıklarınızı. Yangın, lav, bora! Hey hovarda, lüle saçlı, güzel Tanrım! Uzaya saldığın piç yıldızlarınla övün! Kanım kırmızı değil diyorum, anlasanıza! (27)

Buradaki iç monologların italik kullanılarak ya da tırnak içine alınarak vurgulanmadan aktarılması, anlatıcı değişiminin farkına varılmasını güçleştirir. Bu bölüm dikkatle okunduğunda bu cümlelerin burada anlatılan kişinin (Ahmet’in) iç monologları olduğu, olayların zaman zaman Ahmet’in bilincine odaklanan, her şeyi bilen üçüncü kişili bir anlatıcı tarafından aktarıldığı anlaşılır. Ahmet’in öyküsüyle ilgili olayların anlatıldığı 8, 9, 12 ve 15. bölümlerde de bu anlatıcı bulunur.

33. bölümde anlatılanlar Osman’ın 1960 sonrasında Ankara’daki yaşamıyla ilgilidir. Bu bölüme kadar bu konuyla ilgili olayların aktarıldığı 1 ve 4. bölümler, birinci kişili anlatımla Osman’ın ağzından anlatılmıştır. Fakat 33. bölümde üçüncü kişili bir anlatım vardır. “Burada anlatılan Osman ise neden üçüncü kişili bir anlatıcı vardır?” sorusu akla gelir. Bu bölüm yıldız işaretleriyle ikiye ayrılmıştır. İlk yarısının sonuna doğru bu bölümün Ahmet’le de ilgili olduğu anlaşılır. Anlatıcının anlatım tarzına baktığımızda Ahmet’in öyküsünün aktarıldığı bölümlerdeki anlatıcıyla benzer özellikler taşıdığı ortaya çıkar. “Bas ulan istifayı, ne bu be! Mantelli bunlar, kuş beyinli kuş!” (101) cümlesinde olduğu gibi Osman’ın bilincine odaklanan, onun iç konuşmalarını aktaran, “şaşırıldı”, “çıkarılmıştı”, “götürülüyor”, “söylendi” gibi edilgen yapılı fiilleri kullanan, aslında olayların içindeymiş ama bir mesafe koyarak anlatıyormuş gibi duran, her şeyi bilen bir anlatıcı vardır. Bölümün ikinci yarısında buradaki kişinin Osman olduğu netlik kazanır. Aynı zamanda da Osman’ın birinci kişili anlatımına dönülür. 33. bölüm, büyük bir zamansal değişim olmadığı halde, yaptığımız sınıflandırmada iki öykünün –Osman’ın 1960 sonrasında Ankara’daki yaşamı ile Ahmet’in öyküsünün– kesiştiği tek bölümdür ve bu iki öyküdeki anlatıcıların ikisi de burada yer alır.

Osman’ın 1960 sonrasında Ankara’daki yaşamıyla ilgili olayların anlatıldığı 1 ve 4. bölümlerdeki “ben” anlatıcı, 33. bölümün ilk yarısında üçüncü kişili anlatıma dönüşür. 33. bölümdeki olayları izleyen 40 ve 41. bölümlerde anlatılanlarda da üçüncü kişili anlatıma devam edilir. İlk önce yine anlatılanın kim olduğu konusunda bir tereddüt yaşanır. Fakat Osman’ın birinci kişili anlatımının yeniden başladığı 48. bölümdeki “Sörpüdüğüne çok geçmeden başkalarının karar vereceği genç yanaklarından öptüm ilk kez birer birer, kaldırıp yakasını pardesümün, otobüs durağına doğru, dönüp el sallamadan, abartarak topallığımı, uzaklaştım ağır ağır” (150) cümlesinde “topallığın” vurgulanmasından anlatılanın Osman olduğu netlik kazanır. Birbirini izleyen olayların anlatıldığı 57, 63, 66, 68, 53, 70 ve 59. bölümler –63. bölüm dışında– Osman tarafından birinci kişili anlatımla aktarılır. 63. bölümde ise üçüncü kişili bir anlatıcı devreye girer. Hatta ilk kez bu anlatıcı tarafından “Yutkunuldu, Osman Bey’in ağzı boşuna köpürmez” (187) cümlesinde Osman’ın ismi de geçer. “Başını kaldırmıyor, susuyor. Bendeki de ne akıl, kalkmış şu Macar kadanası gibi karıya neler söylüyorum. Çekti, çıktı koridora, başladı atmaya voltasını” (188) cümlelerinde olayları dışarıdan gözlemleyen anlatıcı birden Osman’ın zihnine odaklanarak onun iç monoloğunu aktarır. Baş Danışman Yardımcısı olarak atanan kişi Osman’ın bakış açısıyla sunulur: “Yerine, atkafa, kolları dizlerinde, şununla bununla alay ettiğini sanan, gölgesinin korkağı, her işi yokuşa sürme beceriklisi, büronun irili ufaklı dişilerinin nereleri onca çekiciyse oralarında buzağı gözlerini unutan bir zavallı atandı” (187). Bu bölümdeki olaylar da Osman tarafından aktarılıyor gibidir. Burada yalnızca Osman’ın zihnine odaklanan ve onun iç monologlarını aktaran sınırlı üçüncü kişili anlatıcı bulunur.

Osman’ın İstanbul gezisiyle ilgili olayların anlatıldığı bölümlerde de hep üçüncü kişili bir anlatım vardır. Bu bölümlerde geçen “ ‘Leblebici Horhor’da oynamış mıydı? Takılıyor kafasına” (65), “Nasıl kaçabildiklerinin ayrıntılarını anımsayamadığı sırtları çıplak insanlar, taklalar atarak seriliyorlardı yerlere” (87) ve “Bacağında tüylü çıyan ya da örümcek dolanıyor duygusuyla sıçrayarak fırladı ayağa” (126) cümlelerinde olduğu gibi, anlatıcı, Osman’ın düşüncelerini, ne hissettiğini de anlatır. Romanda kimi zaman Osman’ın iç monologlarıyla Osman’ın bilincine odaklanılarak aklından geçenler aktarılır, kimi zaman da anlatıcıyla karakterin söylemlerinin birbirine karıştığı serbest dolaylı söylem tekniği gözlemlenir. Romanda farklı anlatım teknikleri bir arada kullanılır:

Saçları keçe, dişleri dökük, suratı çizim çizim, sabahçı kahvesindeki ihtiyarla aynılaştılar da bir ara; önemli değil, biliyor [dış söylem], o orada olacak, hep, hep, hep [serbest dolaylı söylem]. ‘Kilitli zaman’ın yengiyle çıkacağını bile bile. Vurdu yardı kalabalığı [dış söylem]. Peynirlisinden olsun, evet. Sar iki tane [tek taraflı diyalog]. Belki o da açtır! İnşallah açtır. Bir lokmada yutar da ikincisine yalanır. Dur derim, bir dakika [iç monolog]. Dalar gene pastaneye [dış söylem]. Sar dört tane daha. Çabuk [tek taraflı diyalog]. Peynirlisinden dedik a, ayı! Açlığı da küsmüş mü ne? kupkuru, apacı ağzı. Şişşt! yeter! Knut Hamsun’laşmayalım [iç monolog]. Yağlı kâğıtta kalan tekini tutuştururken eline, alnı vitrine yapışık, surdibi ya da köprüaltı çocuğunun, seçti kızıla çalar saçlarını [dış söylem]! (88)

Bu alıntıda üçüncü kişili anlatıcının kullanabileceği olanakların tamamı (dış söylem, serbest dolaylı söylem, tek taraflı diyalog, iç monolog) iç içe geçmiştir. Bütün bu teknikler kullanılırken –Ahmet’in öyküsüyle bağlantılı bölümler dışında– yalnızca Osman’ın bilincine odaklanılır. Zaman zaman da anlatıcının söylemiyle Osman’ınki birbirine karışır. Üçüncü kişili anlatımda da Osman’ın birinci kişili anlatımına devam ediliyor gibidir. Sanki Osman dışarıdan bir kişi gibi kendini anlatmaktadır. Osman’ın bulunduğu üçüncü kişili anlatımlarda çoğunlukla bu durum gözlemlenir.

Romanda anlatılan olayların zamansal olarak karışık bir şekilde sunulması kadar bölümler arasındaki anlatıcı değişimleri ve farklı bir anlatım tekniğine hiçbir belirteç kullanılmadan birdenbire geçilmesi de romanın yapısını karmaşıklaştırır.

 

Ç.    Yaşamdan Romana Yansıyanlar

Buzul Çağının Virüsü’nde anlatılan olaylarla Vüs’at O. Bener’in yaşamı arasında ortak olan birçok nokta olduğu gözlemlenebilir. Bener’in yapıtlarında otobiyografik öğelerin ağır basması, yazarın kendi yaşamıyla örtüşen karakter ve anlatıcılara sıkça rastlanması, bizi, yazarla o karakter ve anlatıcıları bire bir özdeşleştirme yanılgısına sürükleyebilir. Semih Gümüş, Kara Anlatı Yazarı adlı kitabında bu tehlikeye şöyle dikkat çeker: “Vüs’at O. Bener anlatısı çözümlenirken, şu yanlışa kolaylıkla düşülebilir: anlatıyla özdeşleşen bir yazarla karşı karşıya bulunulduğu… Dış gerçeklikle tam örtüşen yazınsal gerçeklik yanılması” (9). Gümüş’ün bu uyarısı, kurmaca yapıtların önemli bir kısmı için genel olarak yerinde ve anlamlıdır. Fakat kendi yaşantısını kurmacalaştırması dolayısıyla, (yazarla karakterin her zaman bire bir örtüşmediğini fark etsek de) Bener’in yapıtlarında neyin, niçin ve nasıl anlatıldığının çözümlenmesinde yazarın yaşamından yararlanmak bize çok önemli veriler sunmaktadır.

Roman, öykü hakkında yapılan yorumlarda genellemelerden yola çıkılamayacağına, tersine metinden yola çıkılması gerektiğine göre, eleştiri, “romanlar otobiyografik olmaz” klişesine de saplanıp kalmamalıdır. Birbirinden farklı yazarların apayrı metinleri genellemelere göre değerlendirilemez. Dolayısıyla ele alınan metne özgü yöntemlerin geliştirilmesi ve kullanılması gerekir. Bener’in yapıtlarında da çoğunlukla yazar kendi yaşamını kurmacalaştırdığından metni çözümlemede, kişisel yaşamı diğer birçok yazara kıyasla önemli bir işlev kazanır. Aslında Bener’in yaşamının bazı öğeleri diğer metinlerinde de yinelenen olaylarla aktarıldığından çalışmamızda bir ölçüde metinler arası göndermelerden de yararlanıldığı söylenebilir. Yine de bu bilgileri kullanırken dikkatli olmamız ve metnin bize anlattıklarından fazlasını anlatıda arama yanlışına düşmememiz gerekir. Dolayısıyla bu bölümde yaptığımız incelemede Bener’in yaşamıyla bağlantılı veriler bire bir kullanılmamıştır. Fakat bölümlerde anlatılan olaylar arasındaki bağlantıları kurmada ve zamansal sırayı oluşturmada Bener’in yaşamını bilmenin metni çözümlememizde kolaylık sağladığını yadsıyamayız. Yazarın bu eğilimi, belirsiz noktaların açıklığa kavuşturulmasında vazgeçilmez ipuçları sunmuştur. Örneğin, Bener’in 1946-1947 yıllarında küçük bir kasabada (Edremit’te) görevli olduğu, burada evli bir kadınla aşk yaşadığı, Ocak 1951’de Ankara’da tutuklandığı, bu sırada nişanlı olduğu, avukatlık yaptığı gibi yaşamöyküsel ayrıntıları bilmeseydik, Buzul Çağının Virüsü’ndeki birçok göndermeyi anlayamaz, romandaki bazı olayların zaman sıralamasını belirleyemezdik.

Buzul Çağının Virüsü’nü incelerken Bener’in yaşamını bilmenin farklı anlam katmanlarını çözümlemede nasıl yardımcı olduğunun örneklerinden yalnızca birine değinecek olursak, Viola’nın kızının adıyla ilgili metinsel bir “oyun”a dikkat çekebiliriz. Viola’nın kızının adı ilk kez “Sema” (114) olarak geçer. Fakat Viola’nın Osman’a yazdığı bir mektuptan kızın adının Ferda olduğunu öğreniriz (159). Daha sonra ise Osman, Ferda ile konuşurken küçük kızın adını karıştırır: “ ‘Tabii Sema, aman Ferda, sana değil, bana düşer özür dilemek. Özür dilerim.’ Adını yanlış söylememe de, düzeltmekliğime de şaşmış görünmedi. Çocuk işte, neresinden baksan” (207). Bu bölümün sonunda Ferda, Osman’dan bir masal anlatmasını ister; ama Viola’nın gitmesi gerektiği için Osman masalı anlatamaz. Romanın ithaflarından ikincisinde o güne göndermede bulunularak şöyle denir: “ ‘Sema’ya masal anlatmak sandığım kadar kolay değilmiş. Bunca şaklabanlık, lafebeliği boşa gitti. Siz sağ olun.’ V.O.B.” Burada Tevfik Fikret’in “Sabah Olursa” adlı şiirinden bir bölüm de alıntılanmıştır.

Evet, sabâh olacaktır, sabâh olur, geceler

Tulû-i haşre kadar sürmez; âkıbet bu semâ,

Bu mâi gök size bir gün acır; melûl olma.

Hayâta neş’e güneştir, melâl içinde beşer

Çürür bizim gibi… Siz, ey fezâ-yı ferdânın

Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın! (7; vurgular bana ait)

Bu dizelerde de “semâ” ve “ferdâ” sözcükleri geçer. Dolayısıyla isimlerle ilgili “karışıklık” rastlantısal değildir. Romanın ithafından itibaren Sema ve Ferda adları böylelikle vurgulanmış olur.

Osman’ın Viola’nın kızının adını karıştırmasının nedenini romanda değil, Bener’in kendi yaşamını anlattığı “Kendi Öyküsü” başlıklı yazısında buluruz:

(1948)de ara verilmesi zorunlu bir sevda yaşanmıştır, topu bir buçuk yıl süren. Yığınla mektup, sayfalar, sayfalarca… Grup üyelerinin sık sık okuduğu. Bay V.O.B.’nin geleceğin büyük (!) yazarı olacağı düşlerine kendini kaptıran güzel, can, gencecik kadındı, o abartılı, çılgın satırları yazdıran ona. O da erken sayılan yaşta göçüp gitti bu Dünya’dan. Tutkusunu, yanlış inancını yaşadığınca taşıdı, korudu yüreğinde. Kötülük mü etti, iyilik mi? Bilmesen de korkup bırakıverdiğin, yüceliğine erişemediğin insanın adını açıkla bari, kadirbilirlik et bir kez olsun, kızı ressam Sema Ündeğer’i sevindir hiç değilse, nur içinde yat sevgili Neriman Ündeğer. “Senin yüzünden sıkıştırıp durdular beni: YAZMALISIN!” (195-96)

Bu pasaj, Osman ile Viola arasındaki aşkın Bener’in yaşamıyla bağlantısını ortaya çıkarır. Bener’in âşık olduğu ve 1948 yılında ayrılmak zorunda kaldığı kadın Neriman Ündeğer, kızı ise ressam Sema Ündeğer’dir. Dolayısıyla romanda anlatıcı, Viola’nın kızı ressam Ferda’ya zaman zaman “Sema” diyerek, yani “gerçeklik”le bir bağ kurarak yazarın âşık olduğu Neriman Ündeğer’in kızı ressam Sema’ya göndermede bulunur. Hem Osman’ın Viola’nın kızının adını karıştırması hem de bu karıştırmada “Sema” adının kullanılması yazarın bilinçli bir seçimidir. Bunun gibi bazı noktalarda Bener, özel yaşamını edebiyatının bir parçası haline dönüştürmüştür.

Romanın sonlarına doğru Viola’nın sırdaşı olarak Neriman Abla’nın birdenbire ortaya çıkması da anlamlıdır (214). Bener, Viola’nın “gerçek” adını kullanarak, Neriman Ündeğer’i bu şekilde anmış olur. Bener’in yaşamındaki bazı ayrıntıları bilmeseydik, romandaki Sema ile Ferda adlarının karıştırılmasının anlamını, romanın sonunda Neriman Abla karakterinin ortaya çıkmasını anlamlandıramayabilirdik.

 

Kaynaklar
Akatlı, Füsun. “Kral Çıplak Geziyor”. Milliyet Sanat 105 (1.10.1984): 47.
Bener, Vüs’at O. Buzul Çağının Virüsü. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004.
——. “Kendi Öyküsü”. Gültekin 187-207.
——. “Öykü Sanatında Zenaat Adamlığı”. Söyleşiyi yapan: Özcan Karabulut. Düşler Öyküler 2 (Temmuz 1996): 5-20.
——. “Yaşamı Nerede, Ölümü Nerede Bıraktık”. Söyleşiyi yapanlar: Eren Aysan ve Erhan Pınarbaşı. Gültekin 174-85.
Çapan, Cevat. “Önsöz”. Gültekin 11-14.
Gültekin, Alpagut, haz. Vüs’at O. Bener: “Bir Tuhaf Yalvaç”. İstanbul: Norgunk Yayıncılık, 2004.
Gümüş, Semih. Kara Anlatı Yazarı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1994.
——. “ ‘Yalnızlık Burcu’nu Vüs’at O. Bener Anlatsın”. Radikal Kitap 221 (10 Haziran 2005): 8.
Koçak, Orhan. “Vüs’at O. Bener’de Kurmaca ve Otobiyografi: Yazı Kurtarır mı?” Gültekin 17-30.
Todorov, Tzvetan. Poetikaya Giriş. Çev. Kaya Şahin. İstanbul: Metis Yayınları, 2001.
Tomaşevski, Boris. “Tema Örgüsü”. Yazın Kuramı. Der. Tzvetan Todorov. Çev. Mehmet Rifat ve Sema Rifat. Cogito 36. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995, 225-59.
Tutumlu, Reyhan. “Anlatı Bilimi Açısından Roman-Sinema Etkileşimi ve Bir Uygulama: Anayurt Oteli”. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi. Ankara: Bilkent Üniversitesi, 2002. www.thesis.bilkent.edu.tr/0002022.pdf

[1] Bu yazı, Yaşamasız Yazabilmek: Vüs’at O. Bener’in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım kitabından alınmıştır. (Metis Yayınları, 2010: s. 52-75.)
[2] Bu kavramların tanımlarına daha önce “Anlatı Bilimi Açısından Roman-Sinema Etkileşimi ve Bir Uygulama: Anayurt Oteli” başlıklı yüksek lisans tezimde de yer verdim (21-22).
[3] “Aşkla dalga geçilemez. Eyvallah. O. Y.” olarak Türkçeye çevrilebilir. (Bu çeviri için Bahar Oğuzertem’e teşekkür ederim.)
Share Button

Yorumlara kapalıdır