Hülya Küpçüoğlu: Tomur Atagök İle Şiddet ve Doğa Üzerine

Share Button

Tomur Atagök

Çağdaş Türk resim sanatının önemli isimlerinden Tomur Atagök geçtiğimiz günlerde MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi’nde Retrospektif bir sergi gerçekleştirdi. Sergisinde kadın sorunlarına, kadına, ana tanrıçaya, doğaya, şiddete gönderme yapan sanatçı ile konuştuk.

Hülya Küpçüoğlu: Sergiyi anneler günü kapsamında gerçekleştiriyorsunuz, kadın şiddetine de dikkat çekmek istiyorsunuz, zaten işlerinizde de kadın teması var. Öncelikle bununla ilgili görüşlerinizi alabilir miyim?

Tomur Atagök: Birkaç seneden beri böyle büyük bir sergi açmak istiyordum. Bu serginin de kadınlarla ilişkili olduğu ortada. En erken dönem bile baktığımızda, soyut olanlarda insan ilişkileri var. Birbirine uzanan eller ama yakalayamayan eller gibi. 1980’li yılların başında ben, gerçekten Türkiye’de çok büyük kadın sorunları olduğunu görmeye başlamıştım. Bunun nedeni 80’li yıllarda kadın şiddetinin çok ya da az olması değildi…

H.K.: Neler görmüştünüz peki?

T.A.: Kadın şiddeti önemliydi ama özellikle aile arasındaki ilişkilerin iyi olmadığını fark ediyordum. Bu, İstanbul gibi bir kentte de çok belirgindi. 80’li yılları düşünürseniz ben Resim Heykel Müzesi’nde çalışmaya başlamıştım. Kadıköy’den Beşiktaş’a geliyordum. O gidip gelmeler esnasında bir takım konuşmalara şahit oluyordum, gazeteler okuyordum. Belki o dönemde çok değildi ama Amerika’da yaşamış olmam sebebiyle kadınların birbiri için mücadele ettiğinin farkındaydım. Bu, Türkiye’de o yıllarda başlamıştı. Mor Çatı vardı, benim bazı öğrencilerim bu tür etkinliklere girmeye başlamışlardı.  Benim dışımda üniversiteye giden gençler de bir şeylerin farkına varmaya başlamışlardı. Konu daha huzurlu bir ortamda olsaydı belki ortaya çıkmazdı ama düşünün ki politik durumumuzda o kadar sağlıklı değildi. Sonuç olarak benim Amerika’da etkilendiğim değişim, burada gördüğüm ve bir de politik ve sosyal ortamın ortaya çıkardığı olaylar sebebiyle, bu etkilerle resimler yapmaya başladım. Mesela ‘Aç Perdeyi Yavaşça’ diye bir işim  ‘Yeni Eğilimler’de sergilenmişti, yine ‘Yeni Eğilimler’de sergilenen ‘Meryem’le ilgili bir işim var. O da kadının kadına tapınması ile ilgiliydi. 90’lı yıllara geldiğimizde bilinçli bir şekilde kadın-erkek arasındaki sertlik ön plana çıktı. Kadın her zaman baş eğiyor, erkek ise daha da kuvvetleniyor. 1980’lere göre 90’lı yıllardaki kadın-erkek olaylarının daha şiddetli olduğunu düşünüyorum.

Tomur Atagök

H.K.: Az önce ‘Amerika’da etkilendiğim değişim’ dediniz.  Bunu açabilir misiniz?

T.A.: 1963 yılında California’ya geldim ve orada geçirdiğim yıllar bana gençlerin insan hakları için yaptıkları mücadeleleri gösterdi. Sadece kadın-erkek arasındaki şiddet değil, siyah-beyaz arasındaki düşmanlık, küçük görme gibi şeyleri de içeriyordu. Orada yapılan eylemler çok önemliydi.  California’da şiddete karşı bir eylem vardı ve o eylemde insanlar birbirlerine destek oluyorlardı. Bana kalırsa Avrupa’da 68 kuşağından çok daha önce Amerika bu tür eylemleri başlatmıştı. Topluluğun gençlerden oluşması, birlikte yaşamayı istemeleri, cinsel özgürlük konusunu gündeme getirmeleri tüm bunları bir araya koyunca, onlar büyük bir mücadele veriyorlardı. Bunun yanı sıra Amerika’da beni eğiten çok önemli bir şey daha var; Kadın sanatçının kendisini yükseltmesi için neler yapması gerektiği. Birlikte çalışmalar yapma mesela Miriam Schapiro ile Judy Chicago’nun California’nın belli bir yöresinde, üniversitede kadın sanatçıların bir araya gelmesini sağlamaları, eğitim merkezi açmaları ki bu daha sonra onların birbirlerine destek olmalarına sebep oldu. Sonraki yıllarda aynı şeylerin New York’ta yapıldığı da gördüm. Kadın sanatçılar 1960’lı yıllardan başlayarak birlikte çalışmayı günümüze kadar getirdiler. Türkiye’de bunu ben 1980’li yıllarda yapabilirim diye düşündüm. Çünkü Resim Heykel Müzesi’nde çalışıyordum. Dönüp baktığımda, oradaki çalışmamın getirdiği bir rahatlık, bir bakıma üstünlük, organize etmek olasılığı vardı, ama çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü her bir sanatçımız başarılı olduktan sonra diğer sanatçıları geride bırakıp, ileriye doğru gidiyor. Kadının kadını bırakmasından bahsediyorum, bu sorgulanmalı belki aynı şey erkekler için de geçerli. Erkekler niye bir arada çalışsın ayrıca? Ya da kadınlar niye bir arada çalışsın sanatçı olarak?  Bu da düşünülebilir.

H.K.: Siz kadın sanatçılarla sergiler düzenlediniz geçmiş yıllarda. Sonuçta siz Amerika’da bir şeyler görmüştünüz, o hayalinizi paylaşmak ve bir şeyler yapmak istemiştiniz. Ne oldu? Ya da ne olmadı?

T.A.: Kadın sanatçıları organize ederken bulunduğum mevki sebebiyle bunu kolay bir şekilde yapabildim. Yani müdür muavini Resim Heykel Müzesi’nde, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde kültürden sorumlu olan kişi, bir hoca olarak bunları yapabildim. Fakat hiçbir zaman küratör havasında da yapmadım. Evet, sanatçıları seçiyorum, onları bir araya getiriyorum, bu, bir bakıma küratörlüktür ama diğer taraftan konu bana söyleniyor. Şöyle bir konu yapalım diyoruz diye. Dolayısıyla bu küratörlükten ziyade organizasyondur ve organizasyonu yapmak küratör olmaktan daha kolay. Küratör olmaya başladığınız andan itibaren onlara birçok konuda daha agresif ve üstün davranmak gerekiyor. Ben bunu davranmadığım için belki onlarla sadece dost ve arkadaş olarak kaldım.  Ama şimdi düşünüyorum da, bugünün ortamında en önemli isimler, o zaman işe çok daha yeni başlamış insanlardı. Erken dönemde yapmış olduğum sergilere katılmış sanatçıların önemli bir bölümü bu sergime gelmedi ayrıca. Acı gerçek bu.

Tomur Atagök

H.K.: 90’lı yıllardan devam edebilir miyiz? O yıllarda neler oldu?

T.A.: 1983’te ödül aldığım serginin eserlerinin üzerine kadını güçlendirecek ‘Tanrıçalar’ serisine başlamış oldum. Başlamış olmamın sebebi bir bakıma Aksanat’ta hazırladığım sergidir ve o zamanlarda ‘Annemden Kalan Tamamlanmamış Notlar’ı yaptım. Annem benim için çok önemli bir kişi idi. öyle bir kişiydi ki olmadığı insanı bizler aracılığıyla olmak istedi. Dolayısıyla ben de onun için önemli bir kişiydim. ‘Ana Tanrıça’ fikrini ilk yaptığımda o kadar da üzerine gitmedim. Fakat ilginç, 1996 yılında Amerika’ya gittiğimde daha önce ismini söylediğim Miriam Schapiro ile bir konuşma yaptık. ‘Ben sizi anlayamıyorum’ dedi, ‘Siz Türkler Anadolu tanrıçalarına sahipsiniz. Bunlar niye sizin gündeminizde yok. ‘ Ben de birkaç tane yaptığımı söyledim ve o ‘hayır dedi, bunları ciddi bir örnek olarak ortaya koymalısınız. Türk kadınına destek olacak ve onlara güç kazandıracaksınız’ dedi. Türkiye’ye döndüm işlerime baktığımda o birkaç resim bir şey ifade etmemeye başladı. Bunun üzerine resimlerimde yazı da kullanmaya başladım. Yazı kullanınca, sanatçı ve izleyici arasındaki etkileşim daha kolay oldu. Yaptığım figürlerin kadın olduğu anlaşılıyor, fakat oraya iki cümle yazı koyduğumda anlamı değişiyor. Dolayısıyla böyle bir diziye başladım. Tam o sıralarda Uğur Mumcu öldürüldü. Öncesinde söylediği bir cümle çok hoşuma gitti ki çok güzel cümleleri var. ‘Eğer konuşmazsanız, sizin yerinize başkaları konuşacaktır!’ diyor. Onun birkaç sözünü aldım, yazdım. Bir kısmı İngilizce bir kısmı Türkçe kullandım. Ömer Hayyam’dan da alıntılar yaptım. Böylelikle ben savaşa karşı olma, şiddete karşı olma fikrini 1999 yılında ‘Oyunlar, Oyuncaklar, Çocuklar Savaş ve Sevgi’ dizisini yaptım. Bu, bugün hala devam ediyor. Bugün hala ‘şiddet’ diye bir bölüm özellikle gösteriyorum ki son yıllarda kadına uygulanan şiddete odaklanmış durumdayım. Aynı zamanda doğaya da kötü davranıyoruz ve onunla da ilgili de çalışmalar yapıyorum. Ağaçlar kesiliyor, yok ediliyor, bu arada tam da onu yaşıyorum.

H.K.: Eviniz 3. Köprü ayağına mı yakın?

T.A.: Evet, hemen yanımızdan geçiyor ve köyümüzün yanında bir gölet vardı onu kuruttular, ağaçların bir kısmı kesildi. Haberlerde belki seyrediyorsunuz, bazı hayvanlar mesela ‘Bebek’ semti kıyısına iniyorlar. Aynı şey bizim orada da oluyor.  Hayvanlar bulundukları bölgeleri terk ederek başka bölgelere doğru gidiyorlar. İşin ilginç tarafı hala kuşlarımız var. Ama leylekler gelmiyor. Geçenlerde büyük bir sürpriz bir hayvan gördüm, ‘bu acaba tilki mi?’ dedim. Hiç beklemediğim bir şeydi. Doğayı normal yaşamından başka bir şeye doğru taşıyoruz. İstanbul’un konumu ilginç. Yakın tarihte daha çok otobüs, otomobil işleyecek. Bu tür doğal bölgeleri oluşturan bitki ya da canlıları da yok olacak. Bunu görüyorum.

Tomur Atagök

H.K.: Çevresel değişimin yanı sıra iklimsel değişim de olacak gibi

T.A.: İklimsel değişim de oluyor. İlkbahar nasıl geldi geçti farkında değilim. Yaz gelecek onun da farkında olmayacağız.  Bir gün yağışlı bir gün güneşli günler geçiyor. Ürktüğüm nokta tarım alanı olarak kullandığımız alanlar da yok oluyor. Dolayısıyla dışarıdan ithal ettiğimiz ürünleri yiyoruz. Hayvan yetiştiremiyoruz. Bizim bulunduğumuz bölgede hala hayvanlar var ama giderek yok olacaklar.

H.K.: Son yıllarda doğaya karşı rahatsız edici bir yok etme var fakat sizin doğa ile ilgili çalışmalarınız, bu noktanın çok daha öncesinde başlamıştı aslında. Bu süreçten bahsedebilir misiniz?

T.A.: Biz zaman zaman iyi havalarda deniz kenarına kadar yürürdük. Avcıların hayvanları  avlamaya çalıştıklarını görürdük.. Ben yerde avcıların fişeklerini buluyordum. Şimdi o fişekleri bulamıyorum. Neden? Çünkü hayvan kalmadı. Hayvan kalmayınca avcı da gelmiyor. Biz durdurduk o hayvanların yaşamını. Diğer bir önemli konu çöp. Teknolojik çöp, son zamanlarda geri dönüşümlü kutular koymaya başladılar. Dolayısıyla insanlar kağıttan plastiğe çöpleri o kutulara getirip bırakıyor. Fakat diğer taraftan bizim hala eğitilmeye ihtiyacımız var. Ben o çöpleri ‘Doğanın Çağrısı’ diye yaptığım enstalasyonda göreceksiniz, ben oradaki çoğu şeyi doğadan toplayıp bir araya getirmişimdir. Bunun sonu yok. İnsanların çöp atması için Belediyeler çeşitli yerler koymuş ama merak ediyorum o çöpleri ne yapıyorlar diye? Geçenlerde çalışanım, bir vadide çöpleri attıkları bir yer olduğunu söyledi. Ve oraya nasıl gittiğini sordum, uzak olduğunu ve dolayısıyla oraya gitmeyip yine çöpleri ormana attığını söyledi. Dolayısıyla ulaşılabilir olmak lazım ki insanlarımız belki giderek zenginleşiyor ve eski eşyalarını atıyorlar ve zaman zaman doğanın içine atıp kaçıyorlar ve doğa bir kez daha yok oluyor.

Tomur Atagök

H.K.: 1990’lı yıllara tekrar devam etmek istiyorum. 80’lerden 90’lara evrilirken genel olarak neler oldu?

T.A.: Sanatın insanlar arasında bir iletişim aracı olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat gelip bir şeye bakıp fazla düşünmeden insanlar gelip gidiyorlar. Burada kimin hatası var. Benim hatam var demek ki ben halkın anlayabileceği şeyler yapmıyorum ve bunu sorguladığımda, bir öğrencim de bu konu ile ilgili bir tez yazmıştı, halk anlamıyor. Bizim en büyük ihtiyaçlarımızdan birisi eğitim. Bunu ben öğrencilerime vermeye çalıştım. Müzecilik öğrencilerime şu soruyu sordum İstanbul’da nereye gittiniz tarihi yer anlamında?’ veya ‘Tarihi yarımada neresidir?’ dediğinizde cevap veremiyorlar. Öğrencilerimi alıp oralara da gittim. Kendi kendime dedim ki ‘Tomur sadece öğrenciler değil, halkın çoğu bilmiyor. Ne yapmak lazım?’ 80’li yılların başlarında bunu Devrim Erbil ile konuşmuştuk ve acaba televizyonda sanattan örnekler sunulabilir mi diye konuşmuştuk, belki biz o zaman yapamadık ama bugün NTV ve CNN yapıyor. Önem verdiğimiz sanatçılar kimler oluyor? Acaba Türk sanat ortamında da size kaç kişi döner? Üzülerek söylüyorum üniversite öğrencileri arasında bile Türk plastik sanatları ile ilgili bir şeyler bilen azdır. Bizim geri kalmışlığımızın en önemli nedeni sosyoloji,  sanat tarihi gibi dersler verememiş olmamızdır.

H.K.: Siz bunu 80’li yıllarda fark ettiniz, şimdi 2000’li yıllardayız. Bir şey değişti mi?

T.A.: Hiçbir şey değişmedi, tam tersi oldu. 80’lerin başında Robert Koleje saatli öğretmen olarak gidiyordum. Turizm dersi konuldu ve dolayısıyla sanat tarihiyle ilgili bir şeyler vermiş olduk.. Bugün böyle bir şey var mı bilmiyorum. Bir şey daha geçmişten günümüze çok sayıda diziler yapıyoruz. Bu dizilerde şiddet tekrar tekrar gündeme geliyor. Burada çok popüler olmasına rağmen kadın-erkek arasındaki ilişkilerin gündemde tutulması ve erkeğin kadına uyguladığı şiddetin buralarda da gösterilmesi tekrar gündeme getiriyor şiddeti. Sevgi değil gösterilen şey şiddet oluyor. Erkek çocuk ve kız çocuk eğitimi çok farklı oluyor. Erkek çocuğun eğitimi de otorite ve neredeyse şiddetin gerekliliği üzerinde oluyor. O zamandan bu zaman pozitif bir gelişme değil negatif bir gelişme var.

H.K.: İleriye bakacak olursak, nasıl bir tablo görüyorsunuz?

T.A.: Eğer biz Müslüman bir toplum  olarak mantıklı hareket etmezsek giderek daha da kötü duruma düşeceğiz diye korkuyorum. 13. Yüzyılda İspanya’da Yahudilere yapılan zulümden insanlar kaçıp buraya sığınmışlardı. Niye? Çünkü anlayışlı insanlardık. Ama 14. Yüzyıl Avrupa’sı Rönesans’ı ortaya çıkardı yani mantığı aklı ortaya çıkardı. Bugün mantığı ve aklı ortaya çıkarabilirsek belki bir adım ilerleriz ama korkarız biz adım adım geriye gidiyoruz.

H.K.: Az önce Amerika’da bazı kadın sanatçıların gruplar halinde çalıştığını söylemiştiniz. Siz bu fikre nasıl bakıyorsunuz?

T.A.: Sanatçılar arasında beraber çalışmaya taraftarım.  Bugün sanatçılar bazı workshoplara davet alıyorlar ve orada birlikte çalışıyorlar. Bu belki sanatçılar arasındaki kopukluğu giderebilir. Her zaman söylüyorum postmodern dediğimiz şeyin tohumları 20. Yüzyılın başında atılmıştır. Sanatçılar o zaman büyük diyaloglar kurabilmişlerdir. Mantıklı tartışmaların sonucunda ortak fikirlere vardılar.  Bu nedenle karşılıklı konuşma çok önemli. 20. Yüzyılın sonunda maalesef başka bir şey oldu, küratör denen olgu ortaya çıktı. Küratör sanatçıyı denetliyor, yönlendiriyor ve sonuç olarak sanatçılar arası diyaloğun kopmasına neden oluyor. Küratör onlara neler yapması gerektiğini söylüyor ve sanatçı da boyun eğip, söyleneni yapıyor. Bu ne dereceğe kadar sanatçının kendi sanatı oluyor tartışmaya açık. Bir başka şey de bienaller, fuarlara sanatçının katılabilmesi için, işlerin satılması lazım, birçok kişiye hitap etmesi lazım. Dolayısıyla günümüz sanatında ön plana geçen sosyal içerikli eserler değil, İngilizce isimler taşıyan eserler ortaya çıkıyor. Üzülerek söylüyorum, müşteri avına çıkmış gibi küratör ve sanatçı bir araya geliyor. Galerici satacaktır ama küratörde sanatçısının yönünü belirleyip kimliğini kaybetmesine sebep oluyor.

Tomur Atagök

H.K.: Bu süreç değişir mi?

T.A.: Hayır, bu böyle gidecek.

H.K.: O zaman bir tıkanma söz konusu olur. Dolayısıyla sağlıklı bir sanat ortamından nasıl söz ederiz?

T.A.: Diyalogsuzluk çok önemli bir konu. Ben kiminle diyalog içindeyim? Düşüneyim, arkadaş bulmakta zorlanacağım. Bugün bana sorulan sorulardan birisi ‘serginize kaç tane sanatçı geldi’ sorusuydu. Sergime daha çok öğrencilerim geldi. Bu neyi ifade ediyor? Sanatçılar arasında diğerine saygı göstermek giderek azalıyor. Ama bu diyalogsuzluğun belli bir noktada patlaması lazım.

H.K.: 80’li yıllardaki kadın sanatçı ile 2000’li yıllardaki kadın sanatçı farkına değinmek istiyorum.

T.A.: Şöyle bir şeye bakılabilir. Meslek olarak sanatçıysan Akademi’de ya da liselerde hocalık yapardın. Şimdi giderek güzel sanatlar fakülteleri arttı. Hoca sayısı da arttı fakat bunların arasında dikkatimi çeken kadın sanatçı sayısı az. Öğrenciler arasında da ne kadar genç kadın sanatçı var, bilemiyorum. Tahminime göre erkeklere nazaran daha fazla. Ancak sergiler dediğinizde ne kadar kadın sanatçı çıkıyor. Dikkatimi çeken kadın sanatçı olsa size daha net bir cevap verebileceğim.

H.K.: Konuştuğumuz şeyler ışığında ana tanrıça kültüne, Anadolu’ya şu anda nasıl bakıyorsunuz?

T.A.: Ana tanrıçaya gereken önemi vermiyoruz. Niye Meryem önemli? İsa’nın annesi olduğu için önemli. İsa’yı doğurmasaydı bu kadar önemli olur muydu bilmiyorum. Bu topraklarda İslam kültüründen önceki kültüre sahip değiliz. Geçen gün Ara Güler’in fotoğraflarına baktım. Fotoğrafları arasında bir tapınak bulunuyor. Anadolu’da bir yörede köylüler eski bir binayı yıkıp başka bir şey yapmışlar neyi yıktıklarının farkında değiller? Anadolu’da Artemis değil de isim başka bir şey olmuş olsaydı belki daha önemserdik. İslam kültüründen önceki kültürle bakmıyoruz, tanrıya sahip çıkamıyoruz, arsamıza sahip çıkamıyoruz ve geçmişimizi bile bile yok ediyoruz. Bir arkadaşımla geçen gün konuşuyorduk ‘belleğimiz’ yok dedi. Belleğimiz yok çünkü bilgimiz yok. Bilgimiz olsa belleğimiz olacak. Anadolu kültürü maalesef kadın kültürünü korumuş olan bir yapıya sahip değil. Tekrar Miriam Schapiro anımsıyorum. Bana ‘biz sizin el işlerinize baktık ve belli bir sanat akımı çıkardık, sizden çıkması gerekiyordu.’ Dedi. Utandım…

Share Button

Yorumlara kapalıdır