Hakan Erol: Sosyalizm Geliyor Savulun

Share Button

     Aziz Nesin

20 Aralık 1915’te İstanbul’da doğmuştur Aziz Nesin. Türkiye’nin en önemli aydınlarındandır. Gençliğinde Askeri Harp Okulu’nu bitiren Nesin, 1944 yılında ordudan ‘’komünizm propagandası’’ yapıyor diye uzaklaştırıldı.

Sayısız işte çalışıp; sayısız gazetede, sayısız takma adla[1] yazılar yazmıştır. Eserleri, Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’den sonra en çok yabancı dillere çevrilen yazardır.

Nesin, ömrü boyunca hayatla hep bir kavga vermiştir. Yılmamıştır; hapse tıktıklarında hatta ‘’yakmaya’’ çalıştıklarında bile sözünü esirgememiştir.

Tan gazetesinde çalışmıştır, Nesin. Ancak gericilerin bu gazeteyi yakması üzerine, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz ile birlikte Marko Paşa mizah dergisini çıkarmıştır. Çoğu zaman yazarların kendileri elden dağıtmıştır bu dergiyi. Dönemin koşullarına göre çok da iyi bir tiraj yakalamıştır.[2] Ancak dergide geçen “Paşa’’ ismi; “’İsmet İnönü’yle dalga geçiyor’’ denilerek kapatılmıştır.

6-7 Eylül olaylarında gerici ve faşist güruhun; “Atatürk’ün, Selanik’teki evine bomba atıldı” diyerek halkı galeyana getirmesiyle birlikte Ermeni ve Rum’ların dükkanları yağmalandı, 400’den fazla kadın tecavüze uğradı, 15 kişi hayatını kaybetti, 250’den fazla insan ise yaralandı. Bu korkunç olay, dönemin iktidarı Demokrat Parti’nin olayları “solcuların üzerine” yıkmaya çalışmasıyla sonuçlandı. Bunun sonucu olarak da Aziz Nesin’i ‘yok yere’ 9 ay hapse attılar.

Yani anlaşılacağı üzere, Ne İsmet İnönü döneminde, ne de Menderes zamanında, Nesin rahat etmemiştir. Her iki dönemde de ve bundan sonraki gelecek iktidarlar döneminde de, Aziz Nesin’le uğraşılmış, onu yıldırmaya çalışmışlardır.

Nesin, toplumsal duyarlılık bilinci çok gelişken bir yazardı. 12 Eylül’ün baskıcı rejiminin akabinde, herkesin korktuğu dönemde, “bir şey yapmalı” diyerek; Yalçın Küçük, Uğur Mumcu, Halit Çelenk gibi aydın-yazar isimlerle beraber “Aydınlar Dilekçesi” ile başkaldırmıştır. 1383 kişi bu dilekçeye imza atmıştır. Bunun sonucunda Aziz Nesin’le beraber 58 kişi yargılansada, dava tüm sanıkların lehine sonuçlanmıştır.[3]

Nesin’in çokça eseri ve ödülü vardır; öykü, roman, anı, masal, taşlama ve şiir alanında sayısız eseri bulunur. Aynı şekilde 10’dan fazla oyunu da bulunur Nesin’in.

Socialismo

“Sosyalizm Geliyor Savulun” ve “İhtilali Nasıl Yaptık” öyküleri, “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”’ ve “Zübük” romanları, “Azizname” taşlaması ve “Sivas Acısı” şiirleri, edebiyatımızda Nesin’in en önemli eserleri arasında yer almaktadır.

Sosyalizm Geliyor Savulun, Nesin’in öykülerden oluşan bir kitabıdır. 1965’de yazılan kitap aradan geçen 50 seneye rağmen, bizlere ışık tutmaktadır. Çünkü bunca yıla rağmen, kitapta anlatılan olayları hala yaşamaktayız; “Basbayağı Bir  Kadri”, “Seyyar Köfteciler Talimatnamesi”, “Altın Palmiye” ve anlatılan diğer öyküler…

Kitaptaki öykülerin bazılarına değinecek olursak;

Futbolcu Kadri’yle, isim benzerliği dışında hiçbir alakası bulunmayan “basbayağı Kadri”, geçim sıkıntısı yüzünden çocuklarını köyüne, halasının yanına bırakır. Ara ara köye geldiği bir dönemde, o zamanın popüler futbolcusu Kadri’nin kendisi olduğu yalanını tüm köye yayan halasının kızı yüzünden, hayatında görmediği ilgiyi görmeye başlamıştır. Çocuklarına her gelen misafirin hediyeler, oyuncaklar, çikolatalar getirmesiyle afallamıştır. Ancak çocuklarına iyi bakıldığı içinde bir yandan mutludur. Köyde ün ve nam salan Kadri’yi haliyle köyün kızlarıda bırakmazlar. Zengin bir ailenin kızına Kadri’yi zorla yamamaya çalışan halası, muradına erecekken köyde rakip köy ile yapılacak maça Kadri’yi çağırırlar ve büyü bozulur. Kadri, o futbolcunun kendisi olmadığını anlatsada inandıramaz; “-Siz o Kadri’nin resimlerini gazetelerde çok görmektesinizdir; elinizi vicdanınıza koyun, ben ona benzer miyim?

-Benzer miyim de ne demek, tıpkı… İnsan kendi resmine benzemez mi?

Bir benzer tek yerimiz olsa yanmam. Ben kısa  boyluyum, o herif uzun… Ben sıskayım, o dolgun… Benim başım cavlak, onunki sırma saçlı.

-Kardeşler, bu sizin Kadri’nin soyadı ne?

-Erterek…

-Gördünüz mü kardeşler, soyadımız da tutmuyor. Onunki Erterek, benimki Canbazoğlu…

-Biz onu da öğrendik, kulüpte takma ad kullandığını biliriz.”

Bu şekilde mahallenin gençleri tarafından zorla maça çıkarılan Kadri, 38 numara ayakkabı giyereken maç için ona uygun 44 numara bulunur. Forma şortunun altına kısa paçalı don isteyen Kadri, maça vakit kalmadığından, alta giyecek paçalı donu da bulamaz. Bu şekilde maça çıkan Kadri, müthiş bir tezahüratla karşılaşır; “O kalabalık Yaşa Kadri Ağabey! diye bağırdıkça, bana da bir celallenme geldi ki, sahanın ortasında bir aslan kesildim, hiç zapt olunacak gibi değildim. Lakin oğlanlar atik köpoğulları, topu ayaklarında fırt o yana, fırt bu yana geçirtip, beni fıldır fıldır topaç gibi döndürüyorlar. Top benden ırağa gitti, ama benim başım öyle dönmüş, gözlerim öyle kararmış ki, sağımı solumu şaşırıp, dikildiğim yerde durup dururken pat diye yere kapandım. O seyirciler bir gülmeye başlamaz mı…”

Maçta kavga çıkmasıyla beraber, maç öncesinde daha dermanı kalmayan Kadri’nin üzerinde bitivermişti herkes. Polis, candarma[4] yetiş(!) sesleriyle beraber futbolcular birbirinden ayrılırlar. Ancak bu hengamede Kadri’nin şortu yırtılmıştır; “O kargaşalıkta her nasıl olmuşsa, benim ayağımdaki donu sıyırıp almışlar, belki de don parçalanıp dağılmış, donumun herbir parçası hasımlardan birinin elinde kalmış. Polisler ve candarmalar sahaya dolup da düdükleri üflemeye başlayınca, topçular çil yavrusu gibi kaçıştı. Ben belden aşağı çıplak olduğumdankaçamam da… Onca seyircinin kahkahası gök gürültüsüne dönmüş. Bir elimle önümü avuçlayıp örttüm, bir elimle ardımı kapadım; gülüşmeler büsbütün arttı. Ne yapsam… Daltaban yürüsem, el alem mevcudumu kamilen görecek. Hiç değilse önüm görünmesin diye kendimi yere atıp kurbağa gibi toprağa yüzükoyun yapıştım.”

Kalabalık futbolcu Kadri’nin değil; “basbayağı bir Kadri’nin” oyunu oynadığını, kendilerini kandırdığını söyleyip;Kadri’yi kovalamaya başlarlar. Radyoda o anda “Kadri kaleye iniyor…” denmekteydi; “Ben sahada debelenir dururken, radyo da maçı verir, o topçu Kadri’yi anlatırmış; benim o topçu olmadığımı o yüzden anlamışlar.

Başımda dikilenlerden biri,

-Sen Kadri’ysen, ya bu kim?

-Ocağınıza düştüm, dedim, yahu dünyada bitek mi Kadri var? O herif topçu Kadri, ben basbayağı bir Kadri’yim işte…”

Tepede saklanırken, Kadri’nin yanına bir araba yaklaşır; “Arabanın içindekilerden biri benim iki kızı arabadan yere indirip bıraktı. Sonra da benim top oynamak için soyunduğum elbisemi yere fırlattı. Başımı uzatıp baktım, arabada halam kızı olacak alçağı gördüm, yanındakini seçemedim. Araba dönüp kasabaya gitti. Kızlarımın üstünde, kasabaya getirirken giydirdiğim eski entarileri vardı, ikisi de yalınayaktı. Hemen çukurda elbisemi giydim; biyanımda biri, biyanımda öbürü, kızlarımın ellerinden tutup ardıma bile bakmadan yürüdüm.”

Toplumdaki dalkavukluğu, ünün ve şöhretin, insanlar üzerindeki etkilerini ve çıkarcılığı çok güzel bir şekilde hicvetmiştir Nesin.

Sosyalizm Geliyor Savulun

Bir başka öykü ise;

İş arayan 3 kafadar, o günün “popüler” sözcüğü olan “sosyalizm” üzerinden para kazanmaya kalkışıyorlar;

“Senin sosyalizmle aran nasıl? dedi.

-Ne sosyalizmi yahu, diye tersledim, senin başka işin yok mu?

-Yani, sosyalizmi bilir misin?

-Sus allahaşkına, birisi duyar da başımız belaya girer. Ben o dalgalardan çakmam.

(…)Onbeş yıl kadar önce ben bu sosyalizmden ağzımın payını almıştım. Bigün yolum ordan geçtiği için devlet hastanelerinden birinin önünden giderken, hastane kapısı önünde kaldırıma yatmış insana benzer, ama insanlıkla hiçbir ilişkileri kalmamış, küçüklü büyüklü, kadınlı erkekli bitakım yaratıklar görmüştüm. Yere serilmişlerdi… Çocuklar ağlaşıyorlardı. Tarihteki veba salgınından artakalmış can çekişen insanlar gibiydiler. Kaldırıma serdiği yamalı, kirli yorgana uzanmış, gözleri çukura kaçmış, irin sarısı yüzlü adama,

-Ne bekleşiyorsunuz burada? diye sormuştum.

Adamın sözlerini duyabilmek için yanına çömeldim. Hastanede yer bulamayan hastalarmış, gidecekleri yer yokmuş… Az ilerideki fırına koşup on ekmek, manavdan da domatesle üzüm alıp bunlara dağıttım. Herbirinin eline de birer lira verdim.

Üzüntü içinde yanlarında ayrılıp otobüse bindim. Son durakta otobüsten inip yoluma giderken sol omzuma bir el dokundu:

-Biraz gel benimle…

-Ne var?

-Gel hele sen de…

Uzatmayalım efendim, adam sivil polismiş, beni alıp götüreceği yere götürdü.

-Sen o adamlara neden ekmek dağıttın, para verdin? diye soruyorlardı.

-Açlarmış, acıdım, ekmek verdim.

-Sen devlet misin ulan… Acımak sana mı düştü? Parayı nerden buldun da verdin?

Meğer benim yaptığım ya delilik, ya sosyalistlikmiş. Deli de olmadığıma göre…. Karşılığı alınmadan para vermek ha!.. Bir araba sopa attılar.”

İşte böylesine bir ortamda 3 kişi bir işe kalkışırlar. İşadamlarıyla tek tek randevu ayarlayıp ziyarete giderler. Gittikleri her işadamında aynı kendileri gibi gelenlerin ve konuşanların olduğunu farkederler.

Patronların altından girip-üstünden çıkarlar. Vatan aşkı, iman aşkı, milli birlik ve beraberlik diyerek bütün işadamlarından sosyalizme karşı kullanmak suretiyle paralar alırlar. Defalarca farklı işadamına gidip;dernek için, gazete için ve kitap için para toplarlar. Bu topladıkları paraları, biri hariç diğer ikisi akşamları bir güzel eğlenerek harcarlar. Ellerinde para kalmaz ve işadamlarından eskisi gibi para alamazlar; “…Bir insan yüzde yirmi, yüzde otuz, hatta yüzde kırk sosyalist olabilir… Ama her şeyin fazlası haram..

Daha önce gittiklerimize de uğruyorduk. Onlar da gittikçe sosyalist oluyorlar ve sosyalist oldukça da bize verdikleri para azalıyordu. Son gittiğimiz büyük işadamı,

-Ben yüzde altmış sosyalistimdir… dediği gün, Niyazi kahvede bize,

-Arkadaşlar, artık bu iş tamam, bu herifler yüzde altmış sosyalist oldu mu, olmadı mı… Bize iş yok… dedi.

-Neden? diye sordum.

-İşadamları böyledir, dedi, bütün hisse senetlerini alıp şirkete sahip olmak isterler, görüyorsunuz ya heriflerin yüzdeleri gittikçe artıyor, yakında yüzde yüz sosyalist oldular mı, işte o zaman yandık! Baktılar ki, sosyalizmi başka türlü önleyemeyecekler, kendileri sosyalist olup sosyalizmi de bombok edecekler…”

Üç kafadar, bu sefer de ‘’sosyalizm üzerine çalışmak’’ amacıyla başka maceralara atılırlar…

Nesin, kitabında 13 öyküye yer vermiştir. Hepsi birbirinden ustaca yazılmış olan öykülerin her birinden ayrı bir ders çıkarıyoruz.

Bürokrasiye batanlar, çıkarı uğruna alçalanlar, ülkeyi kalkındırmayı;değişik kafalarda arayanlar, şöhretin sarhoşluğuna kapılıp rezil olanlar, Nesin’in kazandığı mizah ödüllerinin başına gelenler, ödülün gümrükten geçip Aziz Nesin’e ulaştırılması için, bizzat Bakanlık tarafından istenen para, Türkiye’nin mizaha ve mizahçısına verdiği değer…

“Sosyalizm Geliyor Savulun” da hepsini ve daha fazlasını bulmak mümkün. Okudukça günümüzden parçalar gözümün önüne geliyor.

Ayrıca dil sade ve yalındır. Dilin sade oluşu kitabın bir solukta okunmasını sağlıyor.

Nesin’e; “mizahı tanımlar mısınız?” diye sorduklarında ise şu cevabı veriyor:

“Beni mizah yazarlığına iten etken, o günkü ortamın koşullarıydı. Kısaca şunu söyleyeyim; genellikle yoksunluk ve yoksulluk, yaşamında gelen bir kızgınlık, öfke, bir hınç alma biçimidir mizah… Her zorluk, her acı çeken ille de mizahçı olmaz elbet, ama bu ağır koşullar kişinin mizahçı yeteneğini geliştirir.”

Kitap 183 sayfadan oluşuyor. Kitabın tüm geliri Nesin VAKFI[5] na bağışlanmıştır.

Temmuz ayı, hem Aziz Nesin’in ölümyıldönümüne denk gelmesinden ötürü, hem de Sivas Katliamının yıldönümü olması bakımından önemlidir. O günden bu zamana değişmeyen zihniyete inat; daha gür sesle ve gururla Aziz Nesin okumalıyız.

Aydınlık bir gelecek için…

İyi okumalar.

 Madımak Oteli

(Bu yazı; 2 Temmuz’da, Sivas Katliamında yitirdiğimiz 35 insanın anısına ve 6 Temmuz 1995’de yitirdiğimiz Aziz Nesin’e ithafen saygıyla ve özlemle yazılmıştır.)



[1] Aziz Nesin, edebiyat hayatında iki yüze yakın takma ad kullanmıştır.
[2] Dönemin koşullarında en iyi gazetenin 50 bin civarında tirajı olurken; Marko-Paşa 70 bine yakın trajıyla büyük ses getirmiştir.
[3] Aziz Nesin dava savunmasının bir bölümünde şöyle söylüyordu: ‘’Bizler bu dilekçeyi yazar ve imzalarken bunun karşılığında aydın olduğumuz için bir minnet beklemiyorduk ve aydın olmanın ayrıcalıklarından yararlanmaya kalkmış değildik. Emekli olduktan sonra holdinglerin yönetim kurullarında ve büyük sermayeli ticaret kuruluşlarında ve dış alım-satım firmalarında, yüksek çıkarlar karşılığında hiç anlamadıkları işlerde ve hiç çalışmadan görev alan ve aç gözleri ile doymayan yaşlı kişilerin aydın olduklarını söylemelerinden utanmaları nasıl gerekirse, bu dilekçeyi yazıp imzalamak karşılığında bugünkü yönetimin tutumunu bildiğimizden nimet değil külfet, ödül değil ceza bekleyen bizler de kendimizi aydın sanmaktan onur duymaktayız.”
[4] Aziz Nesin’e özgü başlıca yazım biçimleri vardır; ‘’candarma’’ da onlardan bir tanesidir.
[5] Nesin Vakfı 1973’de, Aziz Nesin tarafından kurulmuştur. Nesin Vakfı’nın amacı, kimsesiz, yoksul ve eğitime muhtaç çocukları, ilköğretimden başlatarak bir yüksekokul bitirinceye ya da bir meslek edininceye dek her türlü gereksinimlerini sağlayarak barındırmaktır.
Share Button
Hakan EROL

Hakkında Hakan EROL

92 yılında İstanbul’da doğdu.Kırklareli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Müjdat Gezen Sanat Okulu Yaratıcı Yazarlık Bölümünde bir süre okudu. Yazarkafa, Ayı gibi dergilerde Duvar ve Gündemedirne gibi gazetelerde edebiyat üzerine yazıları yayımlanan Hakan Erol, uzun süredir düzenli olarak soL Haber Portalı’nda Serbest Kürsü’de yazmakta. Şimdilerde ise polisiye bir roman üzerinde çalışmakta…

Yorumlara kapalıdır