Şener Azizoğlu: Bir Yüz, Işık ve Gölge Filmi Olarak “PERSONA”

Share Button
Siluett framför Liv Ullmans ansikte.

Siluett framför Liv Ullmans ansikte.

Bergman’ın ‘Persona’ sı gerçekten yüz, ışık ve gölge üzerine bir filmdir. Sinema tarihinin en gösterişli açılışlarından biri olarak projeksiyon makinesinin içinde başlar. Cihaz yavaş yavaş ısınır ve sonunda açığa çıkan fallik ışık karanlığı döller; imgeler görünür hâle gelir. Bu Tekvin’de “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı” dendiği gibi kötü karanlığı iyi ışığa dönüştüren tanrısallığı akla getirir. Filmin başındaki kurban edilme ve çarmıha çivilenme ritüelleri bu tanrısallığı işaret eder.

Filmin ana karakterleri aktris Elisabeth Vogler (Liv Ullmann) ve onun hemşiresi Alma (Bibi Andersson) dır. Elisabeth tiyatro sahnesindeyken bir anda içinde bulunduğu durumun en başta kendisi için bir kandırmaca olduğunu fark ederek dış dünya ile irtibatını keser ve yalan söylememek için konuşmayı reddeder. Ve  bir anne ve eş olmak dâhil bütün maskelerinden vazgeçer. Zaten annelik onun için bir kadınının sahip olmak isteyebileceği her şeye sahip olan birinin, kendisinde eksik olarak gördüğü annelik maskesini de takmak isteğinin bir neticesidir. Çocuğunun ölü doğmasını/ölümünü istemiştir. Annesine oldukça düşkün olan çocuk hâlihazırda annesi için ölüdür. Bu sebepledir ki filmin başında çocuk bir morg sehpasında uyanır ve daha sonra Peter Weir’in ‘Truman Show’ unda bize yeniden hatırlattığı sahnede annesinin ekranda büyütülmüş görüntüsüne dokunur.

persona4

Alma’nın, Elisabeth’i rasyonalize etmeye çalışırken kendi yaşantısına dair yanılsamaların ve içinde bulunduğu umutsuz boşluğun farkına varması ile birlikte Elisabeth onun hep istediği fakat hiç sahip olamadığı kız kardeşi hâline dönüşür. Onun da kendi yaşamını anlamlandıran, sahip olmaktan gurur duyduğu  tüm maskeler teker teker düşmeye başlar. Esasen öldürücü bir yalanın pençesinde kıvranan İbsen karakterleri Bergman’ı her zaman etkilemiştir, zira aldatıcı görüntü, kisveye bürünme ve yalan, bir insanı içten içe çürütüp yok eder. Ana karakterler için seçilen Elisabeth ve Alma isimlerinin de tesadüfi olmadığı kanaatineyim. Bu isimler büyüklerin geleneksel rolleri içinde sıkışıp kalmalarını ve bu yüzden duygulu bir genç kızın isteklerini anlamak konusunda beceriksizliklerinin anlatıldığı bir persona romanı olan ‘The Death of The Heart’ (1938) ın yazarı Elizabeth Bowen’in (1899-1973)  ve romanın ana karakterlerinden biri olan Anna’nın isimleridir.

Persona-filmloverss-3

Persona C.G. Jung un Analitik Psikoloji çalışmasında kollektif bilincin arketipi olarak kulllandığı kavramlardan biridir. “ İnsanoğlu’ nun uygarlaşma süreci, insan ve toplum arasında, onun nasıl görünmesi gerektiği konusunda ve birçok insanın arkasında gizlenerek yaşadığı maskenin oluşması konusunda bir uzlaşma getirir. Jung bu maske için bir zamanlar eski çağ aktörlerinin oynadıkları rolü belirtmek için giydikleri maskenin adı olan ‘persona’ sözcüğünü kullanmaktadır. Yalnızca rol yapan aktörler değil, bir iş kuran ya da mesleğini yapan adam, evlenen ya da kendisine bir meslek seçen kadın gibi herkes içinde bulundukları koşulların kendisinden beklediği özelliklere uymaktadır. Başarılı olmak için böyle davranmak gerekir. Toplum her bireyin kendisine düşen rolü mümkün olduğunca iyi oynamasını bekler. Bu anlamda, dünya ile ilişkilerimizi sağladığımız bir gerekliliktir. Diğer insanlardan neler bekleyebileceğimizi göstererek ilişkilerimizi basitleştirir ve onları iyi giysilerin biçimsiz bedenleri güzelleştirmesi gibi daha hoş kılar.

Filmin genelinde karakterlerin yüzünün yarısını karanlıkta bırakacak şekilde bir ışık kullanımı dikkat çekicidir. Personalar tarafından bilinçaltına itilmiş diğer yüz, karanlıkta bırakılmıştır. Jung bu yüzümüz için ‘gölge’ tanımını kullanmıştır. Gölge, içimizdeki, engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen, olamadığımız her şey olan, Dr. Jekyll’ımıza  karşı Mr. Hyde’ı temsil eden aşağılık bir varlıktır. Toplumsal standartlara ve bizim ideal kişiliğimize uymayan tüm vahşi istekler ve duygulardır. Utandığımız ve kendi adımıza bilmek istemediğimiz her şeydir.  Yaşadığımız toplum ne kadar kısıtlayıcı olursa, gölgemiz o kadar geniş olacaktır. Işık olmadan gölge düşünülemeyeceği gibi bilinç olmadan da altbilinç düşünülemez. Gölgeyi kabul etmek sık değer verilen ideallerin terk edilmesini doğurur. Elisabeth’in yaşadıkları böylesi bir kabullenmenin ve yüzleşmenin neticesidir.

hqdefault

Film boyunca Elisabeth hiç konuşmadığı hâlde Alma’yı onun bilinçaltı gibi kullanan Bergman bunu neredeyse bir diyalog gibi yansıtabilmeyi başarmıştır. Birbirlerini tamamlamışlar hatta bir sahnede yüzleri birleştirilerek tek bir insanmış gibi görünmeleri sağlanmıştır.

Film başladığı gibi projeksiyon makinesi içerisinde biter. Işık söner ve karanlık yeniden egemen olur. Bergman bu filmi için en başta  ‘Sinematografi’ ismini düşünmüştür zira sineması Bergman’ın personasıdır.

KAYNAKÇA:
  1. Frida FORDHAM, Jung Psikolojisi
  2. Ergun KOCABIYIK, Herşey ve Hiçbirşey Olarak Yüz, Aynadaki Narkisos
Share Button

Yorumlara kapalıdır