Ekrem Kahraman: Çağdaş İçin Bir Yol Haritası: İlahi Komedya I

Share Button

 

İlahi

Ama koyuydu karanlık, hiç ışık yoktu.”

Bu ilk mısra/cümle, günümüzden yaklaşık beş bin, Homeros’un İlyada‘sından bin beş yüz, Dante’nin İlahi Komedya‘sından dört bin küsur yıl önce -farklı zaman dilimlerinde- çamur tabletler üzerine kazınarak çivi yazıya geçirilip pişirilerek korunmuş ve dünyanın en eski metni olarak kabul edilen Gılgamış Destanı‘nın dokuzuncu tabletinden.

Arkasından da “önünde ardında göremiyordu hiçbir şey.” mısrası geliyor.

Aynen şöyle:

Ama koyuydu karanlık, hiç ışık yoktu,

önünde ardında göremiyordu hiçbir şey.”

 Gılgamış gibi destansı bir anlatıda bile alabildiğine olağan ve sıradanmış gibi duran bu efsanevi, şiirsel, trajik söylem aynı zamanda bir o kadar da çağdaş, güncel ve tanıdık. Bir destan anlatısı olmasına rağmen sanki trajik bir roman ya da film söylemi kurmaya yönelik kurgusal bir anlatının işareti. Daha ilk bakışta uyandırdığı duyum, arkasından asıl gelecek olan için düzenlendiği bir imayı içeriyor. Sanki, kadim bir yeryüzü duasının günümüzden öncesi yüzyıllarda da, günümüzde de hatta gelecekte de geçerli olacağı belli, alabildiğine etkili bir giriş söylemi. Çünkü tarihsel bir durum olarak bu şiirsel imge/duyum insanlık tarihinin sonraki süreçlerinde de evrimleşerek yinelenecektir.

 

Büyük İnsanlık” sanki hep aynı yerinden, aynı neden durumdan ötürü pot vermektedir. Bir dizi paralel, toplumsal, kültürel sıkıntı ve çıkmazın üst üste binmesiyle oluşan bu doğal, kendiliğinden potlar aklımızın ve gözlerimizin basiretine sert bir biçimde çarparak kendi kırılgan gerçekliğini unutkan hafızalarımıza ve kafamıza kafamıza vurmaktadır sanki: Mezopotamya kültürlerinin tarihe geçirdiği Gılgamış Destanı‘ndan, yine aynı dönemlerde ortaya çıkan Zerdüşt dininin etkin din adamlarından Arda Virâf’ın Ardavirafname‘sine, Gılgamış Destanı ve Ardavirafname’den Homeros’un İlyada‘sına, Homeros’tan Elealı Parmenides’in gerçeklik arayışına çıktığı Doğa Üzerine şiirine, Parmenides’ten Vergilius’un Troialı kahraman Aeneas’ın epik destanına, Vergilius’un Aeneas’ından Hz. Muhammed’in Miraç Gecesi meseline ve oradan da Dante’nin İlahi Komedyası‘na varana kadar bildik bütün kadim destansal ya da dinsel anlatılar aynı imgesel insanlık çizgisini sürdürürler. Bu, tarihsel kadim bir anlatı geleneğidir. Aralarında binlerce yıllık zaman dilimleri, katmanları sıralansa da söz konusu bu dinsel, yarı dinsel, destansal metinler aslında hem birbiriyle iç içedirler hem de birbirine eklemlenip yenilenerek gelişen geleneksel -edebi- metinlerdir. Belki de günümüzde yeterince fark edilmese de muhtemeldir ki sonsuza kadar da yinelenmeye devam edecek.

 

Bu birbirine deste deste bağlanmış kültürel birikim hem bir dizi ardışık etkileşim ya da aktarım ile oluşur hem de insanlık kültürünün ortak duyarlığı ve derdi olarak önümüze bir anlatı geleneği olarak sık sık dökülür.

 

Sanki değişen hiçbir şey yok gibidir. İnsanlığın önemli bir bölümü farkında olma tecrübesini kaybetmiş gibi görünse de Tanrı hep aynı yerinde, aynı imge, inanç ve ihtiyaç pozisyonunda benzer anlamlar dizisinde sık sık karşımıza çıkıp durmaktadır.

Yani bir bakıma Dante’nin de altını kalın bir çizgiyle işaretlemiş olduğu tarihsel “Cehennem” insanlığın başlangıcından beri bazen bir ürperti ve ürkeklikle, bazen önlenemez bir korkuyla, bazen de müzmin dualara gark ederek olumlu – olumsuz bütün insanlığı etkileyip dönüştürüyor.

 

Elbette Dante’ninki çağsal, siyasal, toplumsal, tarihsel ve kültürel olarak çok daha yakın ve anlaşılabilir. Fakat aynı zamanda bir o kadar da o tarihsellikten kendi payına düşenin alınmış olunduğu alabildiğine kişisel, trajik ve tipik bir Cehennem. Çünkü, Dante’nin kendi kişisel yaşam riskleri, kayıpları, yanılgıları söz konusu ve aslında o kendi kapısına dayanan cehennemini İlahi Komedya metnini kaleme alarak aşmaya çalışıyor. Aşıyor da; kitabının ismini Komedya olarak koyması da bunun sonucu: ironik bir adlandırma.

 

Zaten bir edebi metin olarak Dante’nin bu alabildiğine kişiselmiş görünen “karanlık ormanı” da -çoğumuz için- idrakimiz kadar bizlerin de Cehennem’i oluyor. Çünkü insan olarak hem aynı yolun yolcularıyız hem de onca olanlara ve tecrübelere rağmen yaşadıklarımıza karşı tepkilerimiz, tepkisizliklerimiz yüzünden bizlere en uygun olanı da bu zaten…

 

İnsan/insanlık, akıl/duyarlık, düşünce/sanat/kültür, yaşam ve ölüm ne zaman tarihsel bir durgunluğa, çıkmaza girip yeni bir arayışa, beklentiye yönelse arkasından daima yeni hülyalar, tanrısal hesaplaşmalar, ruhani yoğunlaşmalar, yakarışlar, düşünsel açılışlar ortaya çıkar. Önce koyu bir karanlık duyumu, umutsuzluk ve çaresizlik, sonra da daima unutulmuş gibi görünen değeri pek bilinmemiş bir aydınlanma ve parlak bir gündüzleşme duyumu oluşur.

 

İlk mısra/cümle olarak aktarmış olduğum primitif ama bir yandan da alabildiğine şiirsel ve romanesk anlatının kahramanı bir zamanların görkemli, korkusuz, kahraman kralı Gılgamış’ı bir biçimde gelecek korkusu sarıp önünün tıkandığını hissettiğinde birden kendisini önünü arkasını göremediği koyu bir karanlıkta bulurken Ortaçağ’ın erken modernist İtalyan şairi, düşünürü ve siyaset adamı Dante Alighieri de, geleneksel, müzmin, yorgun, kırık bir ruh hâline kapılıp aşağıya doğru yuvarlanmaya başlayacaktır:

 

“Yaşam yolumuzun ortasında

karanlık bir ormanda buldum kendimi,

çünkü doğru yol bitmişti.”

 

İlahi Komedya bu mısralarla başlar ve şöyle devam eder:

 

Oraya nasıl girdiğimi bilemeyeceğim,

öyle uykum gelmişti ki,

doğru yolu bırakıp gittiğimde.”

 

Dante yaşadıklarının ve başına gelenlerin de etkisiyle doğru yolu terk ettiğini, yanlış bir seçim yaptığını düşünmektedir.

Pişmanlık mı?

Belki!

Korku mu?

Niye olmasın!

 

Tarih daima böyle işler: İnsan/insanlık “doğru yolu bırakıp gittiğinde” hemen her zaman tarihsel trajediler, felaketler, cehennemlik süreçler başlar.

Dante’nin başına çöken ruh hali de aslında bu olağan insani kader yüzündendir. Hem de bir tür kendi kişisel tercihleri, yanlışları, siyasal, toplumsal, kültürel ütopyalarının -geçici de olsa- yenilgisi ve çaresizliğinin trajedisi sayılması gereken anlaşılabilir bir noktada. Çünkü, gerçekten de -her anlamda- hayati bir çıkmaza sürüklenmiş, kalbi ve aklı derin kırılmalar yaşamış, bu yüzden de kendisi başta olmak üzere yoluyla, tercihleriyle, çağıyla hesaplaşmaya, yeni ve başka bir yol arayışına evrilmiştir artık.

Artık siyasetçi Dante’den yazar, şair, düşünür Dante’ye doğru evrilecek, kendisini tümüyle yaşadıklarını, hissettiklerini, intikam ve içsel pişmanlıklarını yazmaya verecektir.

 

Daha baştan belirteyim: Konu Dante’nin ve sadece kendisinin değil çağının ve sonrasının en önemli edebi metni sayılan İlahi Komedya olmasına rağmen bu yazının niyeti bunların da ötesine geçerek insanlığın kadim çıkmazları ile o trajik pozisyonların arka yüzlerine taşarak geçmiş yerine asıl günümüze sıçramak ve günümüzün güncel ortak Cehennem’i olacak. Bu yüzden de Dante ve İlahi Komedya kavramlarının akademik, bildik, görünür değerleri, kodları üzerinde fazlaca durmak yanlısı değilim. Aksine, aşırı ihmal edildiği ya da görmezden gelindiğini düşündüğüm asıl ideolojik, siyasi özü, kültürel ya da insani imgeleri ve kavramları ile hem tarihsel referans kaynakları, hem günümüzde bölgemiz Ortadoğu ile güncel, çağdaş ilintileri üzerinden paralellikler kurmayı deneyeceğim.

 

Ne yazık ki günümüzde ve bizim gibi ülkelerde bir edebi metin ya da sanat yapıtının genellikle ortaya çıktığı dönemin siyasal, toplumsal, kültürel ve insani bağlarından koparılarak ele alınmasının hastalıklı bir yaklaşım ve derin bir eksiklik içerdiğini düşünüyorum. Bu nedenle, bu yazının ön amaçlarından birisi de bu alabildiğine tutucu, sekter ve sığ tutumun aşılması yönündeki çabalara bir katkı olması.

 

Açık: gece, koyu karanlık, uyumak, çökmek, ormanda kaybolmak, rastlamak, idrak etmek vb. kavramlar en az insanlık tarihi kadar eski ve tarihsel, fakat aynı zamanda bir o kadar da çağdaş, güncel, canlı ve hayati. Bir zamanların Dicle ve Fırat nehirleri arasında oluşmuş ve Yunan tarihçileri tarafından adlandırılmış bir kavram olarak Mezopotamya kültürleri (Sümer, Babil, Asur, Akad, Elam vd.) günümüzün Irak, güney batı İran, Suriye’nin kuzeydoğu bölgesi ile bizim Güneydoğu Anadolu topraklarından oluşmaktadır ve adı da lezzetli bir meyve kadar küresel güçlerin iştahını çeken Ortadoğu’dur.

 

Bu kadim bölgenin en önemli özelliği bütün kadim dinlerin ortak toprağı olmasının yanı sıra bu toprakların üstünde insanlık kültürünün ilk temellerinin atılmış olması, altında ise bütün dünyaya yetecek kadar -bir tür doğa kültürü sayılabilecek- petrol barındırmasıdır.

 gilgamis destani

Başta ABD olmak üzere günümüzün bütün gelişmiş, yarı gelişmiş ve gelişmek isteyen ülkelerinin iştahlarını aşırı kabartan bu yağlı ballı petrol rezervleri bir zamanlar o bölgenin göbeğinde yaşamış olan Uruk kenti halkını ve halkı yönetmiş Gılgamış’ı ya da bölgedeki o çağın çağdaşlarını ne kadar ilgilendirmiştir dersiniz?

Hiç!

 

Çünkü, o çağda belki henüz petrol bile oluşmamıştır ama çağ başka bir çağdır ve artık dünya dinsel ideaların, iddiaların da ötesine geçerek fakat etkisi süren bu dinsel idea, öngörü ve iddiaları da kullanarak başka bir birikime, niyete, gelecek iddiasına evrilmiştir.

TANRI/TANRIÇA KRALLAR ÇAĞINDAN

YARI İNSAN KRALLAR ÇAĞINA: YERYÜZÜ DUALARI

M.Ö 5000’li yıllarda, –Büyük İnsanlık” diye tanımlanan tarihsel uygarlığın başlangıcında- insanlık kültürü, Sümer, Babil, Asur, Akad, Elam vd. kültürleri kimliğinde yeni bir Mezopotamya uygarlığına geçmeye başlayacaktır. Artık Tanrı/Tanrıça Krallar çağından yarı Tanrı, yarı İnsan Krallar çağına geçilmektedir. Mezopotamya kültürlerine ve o kültürlerin özü olan yarı dinsel destansal metinlere göre (Hz.) Adem ilk insandır. Gılgamış ise yarı insan Tanrı‘ların ilklerinden birisi ve Tanrılara/Tanrıçalara bahşedilmiş ölümsüzlük hakkının peşine düştüğü için aşırı önemsenmiş, öyle olduğu için de bir yandan hayran olunmuş öte yandan korkulmuş, biat edilmiş en ünlüsü ve en güçlüsüdür. Artık Tanrı/Tanrıça hükümdarlıklar çağı sona ermekte, kadim Tanrı kavramının yerini -tanrısallık duyumu henüz terk edilmemiş olsa da- insanlık diye yeni bir kavram almaktadır. Doğal olarak bu da, her zaman olduğu gibi mutlaka geçmiş sistemin -en azından zihinde- hükümdarları ile geliyor olan yeni insanlığının hükümdarları arasındaki çatışmalara yol açacaktır.

Bunun sonucu olarak ilk Sümer yerleşkelerinden Uruk kentinin kralı yarı Tanrı yarı insan Gılgamış kendisini birden ilk Tanrı/Tanrıça Kral ile İnsan Kral çatışmasının ortasında bulacaktır.

4133583_orig

Gılgamış, ölümsüzlük hakkına sahip Tanrı/Tanrıça Anunnaki’ler soyundan gelen Ninsun’dan doğmuştu. Ninsun Tanrılar/Tanrıçalar katının kurallarına, yasaklarına aykırı bir kişiliğe sahipti. Hiçbir zaman ait olduğu ayrıcalıklı katın kurallarına yatkın davranmamıştı, bu yüzden de hiç evlenmemişti. Bir süre öz amcası Tanrı Enki ile birlikte olmuş, fakat o sırada aslında yarı Tanrı olarak da yazılan ilk insan kral Lugalbanda ile büyük bir aşk yaşamıştı. Yasak bir ilişkiydi bu. Çünkü Ninsun bir Tanrıça, uagalbanda ise ölümlü bir kraldı sonuçta. Gılgamış da işte bu ayrıcalıklı asi Tanrıça ve insan kral arasındaki yasak ilişkiden dünyaya gelmişti.

 

Bazı Gılgamış ya da Sümer kültürü araştırmacılarına göre Gılgamış’ın tanrılardan ölümsüzlük istemesinin kökeninde aslında anne tarafından hak ettiğini düşündüğü tanrısallık hakkının kendisine de bahşedilmesi isteği, ısrarı vardır. Yani Tanrılar/Tanrıçalar nezdinde yarı gayrı meşru bir çocuk olarak görülse de yine de tanrısal bir hak iddiasındadır. Aslında demek istemektedir ki mademki ben de Tanrılar/Tanrıçalar sülalesi olan Anunnaki’lerin kızı Ninsun’dan doğmuşum o zaman bana da hakkım olan tanrısallık/ölümsüzlük hakkımı verin! Bu hak iddiasını Gılgamış hiçbir zaman da bırakmayacak, neredeyse bütün ömrünü bunun için harcayacaktır.

 

(Hatırlayalım: sonraki zamanlarda Makedonya Kralı İskender de kendisinde Tanrı geni bulunduğunu iddia ederek ölümsüzlük hakkı talep edecek, Doğu’ya giderek yaptığı her savaşı ve fethi de bu istek üzerinden yürütecektir.)

 

Dönemin en güçlü ve yetkilendirilmiş Tanrıça’larından Aruru Gılgamış’ı bu isteğinden vazgeçirmek için çok uğraşır. Ne var ki onu bir türlü ikna edemez. Bunun üzerine onun bu hak isteğiyle baş etmesi için -tıpkı Adem’in yaradılışı gibi- topraktan kendi elleriyle biçimlendirip vahşi Enkidu’yu yaratır. Fakat Gılgamış giriştikleri dövüşte Enkidu’yu yener. Dahası onun gönlünü kazanır ve çok yakın dost olurlar. Kendi elleriyle yarattıkları biri tarafından ihanete uğradıklarını düşünen Tanrılar/Tanrıçalar katı ise Enkidu’yu cezalandırıp öldürtürler. Gılgamış dostu Enkidu’nun ölümünü duyduğunda aşırı üzülür. Onun yerde yatan cesedinin önünde diz çökerek yemin eder: Gidip ölümsüzlük hakkını bulup söke söke alacak ve Enkidu’nun kanını yerde bırakmayacaktır.

Önce manevi babası olarak kabul ettiği Utu Samaş’a danışır:

 

Şehrimde insan ölür, içim daralır / Yok olur insan, ağırlaşır yüreğim / En uzun boylu insan bile erişemez göklere / En yiğit insan bile reddedemez ölümü / Duvarların arkasından bakıp da ölenler gördüm / Bende mi duvarın öte yanından bakacağım / Kaderim böyle mi olacak benim de?”

 

Artık sadece kendisi için değil kralı olduğu kentindeki diğer insanlar için de ölümsüzlük hakkı istemeye başlamıştır. Utu Samaş, Gılgamış’ı uyarıp ona öğütler verir:

Ey Gılgamış! Tanrılar insanoğlunu yarattıklarında ölümü insanoğluna verdiler, yaşamı ise kendilerine ayırdılar. / Ye, iç karnını doyur Gılgamış! /Gece gündüz yat kalk eğlen keyfini sür, mutlu ol! / Her gün bir mutluluk şöleni düzenle! / Gece gündüz çal, şarkılar söyle, dans et!”

 

Ne var ki Gılgamış yemin etmiştir ve yemininde inatçıdır. Ne yapıp edip ölümün bir çaresini bulmak ve kendisi de başta olmak üzere tüm halkına sunmak zorunda hisseder kendisini.

 

Başkalarına da sorar soruşturur, düşünür, tartar ve karar verir: Bir zamanlar tarihsel bir kararın alındığı bir Tanrılar/Tanrıçaların toplantısından çıkan Bilge Ea’nın gizli uyarısıyla Tanrıların yoldan çıkmış insanlığa ceza olarak planladıkları yok ediş tufanına karşı, inşa etmiş olduğu bir gemi ile bütün canlıların neslini koruduğu için ölümsüzlük hakkı kazanan Ubar-Tutu’nun oğlu Ut-Napiştim‘i (Nuh Peygamber) bulmak, ondan “ölümsüzlük” sırrı için öğütler almak için yollara düşer. Bir süre sonra nihayet dış görünümleri insana ölüm duygusu ve korkusu salan Akrep Adamlar’ın yaşadıkları Muşu Dağı‘na (Çatal Dağ) varır. Dağın bir çatalı göğün tavanına tırmanmaktadır, diğer çatalının dibindeyse yer altındaki öteki dünya/Cehennem’e açılan ürkütücü bir kapı vardır. İkisinin de önünde Akrep Adamlar nöbet tutmaktadırlar. Gılgamış, nöbetçilere usulca yaklaşır. Nöbetçi Akrep Adamlardan birisi der ki yanındaki karısına: “Eti Tanrı etindendir bu bize yaklaşanın!” Karısı da cevap verir kocasına: “Üçte ikisi Tanrı etinden, üçte biri insan etinden onun!” Adam ile karısı sorarlar Gılgamış’a ve o da anlatır asıl derdini ve Ut-Napiştim’i bulmak için yol, yordam sorar. Akrep Adam da tarif eder Gılgamış’a:

 

Yürüyen olmamıştır şimdiye dek bu yolu,

dağın geçidinden geçen olmamıştır;

karanlıktır içerisi on iki konak boyunca,

öyle karanlıktır ki göz gözü görmez.”

 

Gılgamış’ın kişiliğinde, eski düzenin Tanrılar/Tanrıçalar’ı ile geliyor olan yeni yarı Tanrı yarı insan iradesindeki “insanlık” uygarlığı/kültürü arasındaki gizli çatışma yükselmiş, yürüyüp giden egemen sistem önemli ölçüde çıkmaza sürüklenmiştir. “Koyu karanlık” ve o karanlıkta “gözün gözü görmemesi” bu yüzdendir.

 

Gılgamış, önünde durduğu kapıdan merak ve cesaretle geçerek arayış yolculuğunu artık yer altında öteki dünya diye adlandırılmış Cennet ve Cehennem‘de sürdürecektir. Tanrıların/Tanrıçaların hep birlikte orada yaşadıklarına inanılan yer altındaki dünyaya giden bu mistik yol ve kapı, bir sorunu ya da insani bir derdi çözme niyetiyle daha önceleri hiç kullanılmamıştır.

Acaba?

Hiç sanmam, ama destana ya da dönemin uyanmış mistik aklına göre bu yolu ilk kullanan kişi Gılgamış’tır. Çünkü, zaten o da sonuçta yarı Tanrı, insan üstü ayrıcalıklı yeni bir Tanrı insandır.

 

(Bazı araştırmacılara göre zaten sonraki süreçlerde Gılgamış’ın adının önüne “Dingir” ekini koyacaklardır. Çünkü Akad’cadan geldiği söylenen Dingir sözcüğünün anlamı ilahi/kutsal ya da tanrısal demektir. Tıpkı Dante’nin ölümünden sonra Komedya’ya da ilahi sözcüğünün eklenmesi gibi…)

 

Şiirdeki “on iki konak” kavramı, yürüyerek ve on iki defa konaklayarak gidilen on iki günlük bir yolculuğun karşılığı olarak kullanılıyor. Fakat Gılgamış on iki gün değil günlerce, aylarca yolculuk edecek ve her konakladığı yerde sanki karanlıkta bir mezarlıktan geçer gibi hep “ ama koyuydu karanlık ve ışık yoktu” diye yüksek sesle söylenip duracak fakat yine de yolculuğunu ısrarla sürdürüp cesaretle gideceği yere ulaşacaktır.

 

Elbette her yolculuk, her koyu karanlık gibi sonunda her yol ve gece de mutlaka bitecek, tan ağaracak ve kendini “dallarından kırmızı akik taşlar renginde meyveler yüklü ağaçlarla dolu bir bahçede” bulacaktır. Aç kalmış gözleri iştahlandıran, heyecan, enerji ve gelecek hülyaları sunan, çiçeklerle, her türlü meyvelerle, üzüm salkımlarıyla tertemiz havası ve canlı renkleriyle lacivert yapraklardan oluşmuş bir “Cennet” bahçesidir ulaştığı yer…

 

Burada dikkat çekici olan, yolculuk boyunca Gılgamış’ın altı ısrarla çizili bir “Cehennem” kavramından çok, sürekli olarak etrafından, geçtiği yerlerden “koyu karanlık” diye söz etmesi ve gerçekten de öyle hissetmesi.

Zaten zorluklarla vardığı, ulaştığı yer de Dante gibi Cennet’ten koparılıp aralarına sınırlar konulmuş bir Cehennem değil doğrudan Cennet’in ta kendisidir. Çünkü adı üzerine fazlaca vurgu yapılmasa da Cehennem henüz hâlâ Cennet‘e ya da hakikate giden ruhsal yol üzerindeki zorluklar, bilinmezlikten gelen ürkeklik ve korkunun doğrudan kendisidir.

 

Bu belki de Gılgamış’ın hâlen “üçte biri insan üçte ikisinin Tanrı olması”ndan da ileri gelmektedir. Çünkü Cehennem aslında sadece insanlar içindir ve henüz dinler ortaya çıkmadıkları ve işlenen insani günahlar ile karşılıkları cezaları çekecekleri bir yer olarak düşünülmediği için Cehennem denilen yer, aynı zamanda Cenneti de içerisinde barındırmaktadır. Yani bir bakıma esasen öteki dünya olarak adlandırılmış olan Cennet’in bizzat kendisidir. Yani adı sonradan toptan “öteki dünya” diye tanımlanacak olandır. Tanrılar içinse zaten ancak yeraltı, yer üstü ya da göklerin üst katlarında ölümsüzlük sunan yetkililerin yaşama alanlarıdır. Zaten Gılgamış’ın yolun sonuna vardığında gördüğü yer de aslında bir Cennet Bahçesi‘dir bilindiği üzere.

 

Aynı dönemin farklı kültürlerinde ya da sonraki süreçlerde ortaya çıkacak destanlar, dinsel anlatılar ve efsanelerde benzer durumlarda altı kalın bir çizgiyle -az ya da çok- çizilmiş daha belirgin bir Cehennem kavramından söz edilecektir.

 

Kuşkusuz, daha öncesinin tarihsel ya da edebi bilgilerine sahip değiliz. Fakat Gılgamış’la birlikte insanlık oldum olası hep o ürkütücü, korkutucu Cehennem imgesiyle karşı karşıyadır artık. Fakat ölümlü her insan yine de hep Cennet‘i düşleyerek yaşar. Çünkü artık daha doğduğu ya da aklı ermeye başladığı andan itibaren sonuçta önlenemez bir biçimde bir ölümlü olduğunu, bu yüzden de ölümden sonra geleceğine inandırıldığı öteki dünyada ne ve nasıl olacağıyla ilgili düşünmeyi bir türlü bırakamayacaktır. Yani bir bakıma Cennet düşünü kaybederse aslında asıl kendisini sonsuza kadar kaybedeceğini kabul etmek zorunda kalmıştır.Üçte ikisi Tanrı etinden, üçte biri insan etinden” Gılgamış’ı saran ölüm korkusu aynı zamanda her tarihsel insanın, Doğu – Batı tüm insanlığın kadim korkusudur.

 

Bugünden bakıldığında Gılgamış’ın ölümsüzlük talebi aslında alabildiğine yalın bir istek. Her yasak aşk ilişkisinden doğan çocuk geçmişte de günümüzde de anne babasından hangisi daha güçlü bir şeye, varlığa sahipse -ve kendi ihtiyacı neyse- onlardan kendi payına düşmesi gerektiğini düşündüğü hakkı / mirası ister doğal olarak. Gılgamış’ın ihtiyacı olan ölümsüzlük hakkı ise Tanrıça olan anne tarafındandır bilindiği üzere ve o da bu yasal hakkın peşindedir.

 

Dante de duygusal, düşünsel travmalara girdiği sürgün günlerinde pişmanlık içerisinde kıvranırken o günlere kadar asla dillendirmediği, elini eline dokundurmadığı saf  Beatrice’i istemişti o öldükten sonra. Çünkü o onun hak alanında durmaktaydı ve nihayet – düşsel olarak da olsa – Cennet’e gidip onu orada bulacaktır.

 

Tarih başka türlü işler daima: Gılgamış’ın hakkını istediği Tanrılar/Tanrıçalar zamanla ölüp gittiler. Fakat ölümlü Gılgamış hiç düşünmediği hâlde günümüze kadar geldi, ölümsüz oldu.

Ardavirafname 1

İnsanlık/uygarlık Doğu’dan doğdu, oradan yükselip Batı’yı aydınlattı, dünyanın arkasını dolanıp günümüzde yeniden kadim dinlerin, kültürlerin oluştuğu bu bölgeye Doğu’ya, Ortadoğu’ya geri döndü. Binlerce yıllık bu süreç aynı zamanda bir Büyük İnsanlık/Uygarlık kavramının da tarihi.

 

O nedenle insanlığın tarihsel olarak kadim dinsel kültürlerin topraklarına yeniden dönmüş olması bir dejavudan çok daha fazla bir anlam içermektedir. Bu aslında tarihsel, ideolojik, kültürel bir dejavu ve dejavu olmasına rağmen aynı zamanda sahici bir iç evren kurgusu. Tıpkı dünyanın yuvarlaklığını anlatmak için kullanılan temel argüman anlatı gibi:

Ne kadar doğuya gidersen aslında batıya

ya da ne kadar batıya gidersen de aslında doğuya ulaşacaksın!

 

Yani ne niyetle, nereden ve nasıl başlarsan başla çizilen çizginin ucu ya boşlukta kalacaktır ya da diğer ucuyla birleşip bir bütünlüklü form oluşturacaktır ki aslında zaten bu uygarlık dediğimiz şeyin de tam kendisi olmalı. Bu da insana hem oldukça anlamlı hem de bir o kadar da dokunaklı geliyor. Çünkü tamamlayıp sonunu getirmek hem zorunlu hem de bir o kadar ölümcül. Zaten tam da bu yüzden oldukça da trajik derslerle yüklü. Sonuçta hangi din, hangi kültür, hangi tarih ve geçmişten hangi korku, hangi hayal ve ütopyayla gelirsen gel dönüp dolaşıp insanlık ilk belirdiği, kimlik bulduğu, dövüştüğü topraklara, değerlere geri dönmüş oluyor. Tıpkı hayal edenin, düşünenin, yürüyüp gidenin çizip tasarlayanın önünde sonunda yeniden kendisine geri dönmesi gibi.

 

Yeniden aramasının, yeniden çizmesinin, yeniden yürüyüp gitmesinin, ilerlemesinin, aradığını bulmasının ve bulduğunu alıp sindirmesinin, anlamasının yolu da buradan geçiyor çünkü.

 

Fakat artık insanlık hangi durumda, hangi koşul ve niyetle neye, nereye, niçin ve nasıl dönmüş olursa olsun döndüğü yer/kaynak Ortadoğu bütün dinsel metinlerde, destansı anlatılarda olduğu gibi yine “koyu karanlık” ve tamamıyla güncel bir “cehennem”. Yani buna bir tür çağdaş bir cehennem de denilebilir.

 

Zaten uzunca bir süreden beri Ortadoğu için açık açık hazırlanıp ilan edilmiş olan güncel BOP projesi gereği siyasi bir cehennem olarak ilan edilmişti ama artık yüz kat daha cehennem. Bu küresel cehennemin perde önündeki görünür Lucifer’leri de (İlahi Komedya’daki baş şeytan) IŞİD ve diğer terör örgütleri ile ürkütücü küresel bölge tasavvurları. Perdenin hemen arkasındaki asıl Lucifer’ler ise artık yaşlanmış, çoktan çuvallamaya başlamışlar, bu yüzden de Ortadoğu’nun çöllerinde kum tepeleri arasına “baş aşağı” gömülüp çakılmış BOP’un asıl sahibi ABD ile onun eteklerinden kene tırtıklamaya çalışan bazı AB ülkeleri duruyor.

 

Günümüzde bazı yarı görevli, yarı sözde düşünürlerin ileri sürdükleri gibi “tarihin sonu”, “ütopyanın sonu”, “insanın sonu” ya da “medeniyetler savaşı” vb. olarak sunulan ama arkasında petrol çıkarlarını koruma ve hegemonya kurma üzerinden büyük kavgaların ve katliamların yaşandığı, yaşanmaya da devam edileceği anlaşılan neoliberal, küresel emperyalist bir savaş bu.

 

Büyük İnsanlık” ideali kaçınılmaz bir biçimde bir tür yeniden yeni, kadim Armageddon meseliyle karşı karşıya. Doğru: insanlık yeniden o ilk, eski, kadim topraklarına geri döndü fakat kan, katliam ve felaket senaryolarıyla…

Share Button

Yorumlara kapalıdır