Emrah Kazanır: “Cumhuriyet”in Çiçekleri

Share Button

 

 untitled2820a7583532a6edfa7eby

Kilometrelerin gerisindeki o yalnız kalmış bölgelerin insanlarına el vermek, gönül vermek, yol açmak için gidiyorum. Çetin bir kavgaya baş koyuyorum.”

 Kendini bu psikolojiyle hazırlayıp 1939 yılında yola çıkan bir eğitimcinin uzun yolculuğu aslında bu. 28 yıllık eğitimcilik hayatında her türlü karanlığa ve gericiliğe karşı dimdik duran onurlu bir kadın. Okulun, eğitimin ve öğretmenin ne demek olduğunu yaşantısıyla hafızalara çivi gibi çakan bir aydın “Okul nedir?” sorusunun yanıtını şöyle veriyor:

 “Lüks, sosyete hayatı tahayyül eden, züppeliğe meyyal hocalarla dolu koridorlar değil, feragat içinde bir inkılâp yaratarak idealist arkadaşlarla dolu bir doğa.”

Eğitimciliğine ilk görev yeri olan Elazığ’da başlıyor. Beklediği herhangi bir şey yokken karşılaştıklarını değiştirmek için mücadeleye girişiyor. Koridoru, odası, her yeri soğuk olan enstitü ve soğuktan elleri moraran çocuklar… Hatta soğuktan parmakları şişmiş bir öğrenci… Hademelerin çocuklara bakışını “ onlar şeher çocuğu değel, dağ ayısı onlar, üşümezler ki” sözleriyle özetleyen ve bu bakıştan rahatsız olan öğretmen öncelikle gözlemlemeyi seçiyor. Not ediyor hademeleri kafasının bir kenarına, daha sonra çok iyi hesaplaşacağından emin olarak. Pansiyonlular (zenginler) okula girerken yatılılar (yoksullar) “abla” diye karşıladıklarının paltosunu alıyor, okşar gibi askıya asıyor, çantalarını yükleniyor, sefer taslarını yemekhaneye taşıyorlar. Bazıları elleri koltuğunda büzülmüş, hayran gözlerle gelenleri seyrediyor. Enstitülerde yatılıları küçümseme, köy çocuklarında ise müthiş bir aşağılık duygusu. Yatılı büyük kızlar sabah erkenden kalkmış; bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı soba yakıyor, bir kısmı odaları temizliyor. Erkek ve kadın hademeler ise emirler yağdırıyor; fakat her şey çok sessiz gerçekleşiyor. Susmayıp masaya yumruğunu vurmanın, köklü değişikliklere gidilmenin tam zamanı. Öğretmen harekete geçiyor ve müdürle görüşüp ilk değişikliklerine tedbirlerle başlıyor.

phpthumb_generated_thumbnail

İLK ÖNLEMLER

 

  • Yatılıların saçlarını kesmeyeceğiz. Temizliğini ben üstüme alıyorum.
  • Çocukları hademe tahakkümünden kurtaracağız.
  • Yatılıların okul içi temizliği yardımında ıslahat yapacağız. Şimdilik öğretmenlerin işine bakanları bırakacağız çünkü çamaşır yıkama ve ütü usullerini derinlemesine öğreniyorlar. Atölyelerin ve okulun koruyuculuğu ikinci ve üçüncü sınıfların sorumluluğuna verilerek işte de onlara onur sağlanacak.
  • Aşçı yanına yardımcı öğrenci gönderilmeyecek.
  • Köfte, kızartılacak börek ve tatlılar yatılı ikinci ve üçüncü sınıfların yemek dersi günlerine rastlatılacak, malzemenin bir kısmı yemek öğretmenlerine verilerek çocuklar tarafından atölyede hazırlanıp pişirilerek öğrenim sağlanacak.
  • Sebze ayıklamak için öğrenciler etütten alınmayacak. Bu iş iki saatlik birinci etütte, kadın hademeler tarafından boş zamanlarında yapılacak.
  • Hademeler, öğrenciler yemekten çıktıktan sonra yemek yiyecek.
  • Giyimde çocukların ihtiyacı düşünülerek ilave yapılacak, hamam havlusu işi çözümlenecek.
  • Hamam sıkı kontrol altına alınacak.
  • Enstitüleri yatılı kardeşlerle kaynaştırma, onların eğitimde yatılı kardeşlerine yardımcı olma çareleri aranacak.

 

Ders yılı başında da hademelerle görüşüp kriterleri şu şekilde sıralıyor:

 

  • Öğrenciye kötü söz söylenilmeyecek, küfür hiç edilmeyecek, hele dayak asla olmayacak. ‘Kuyruklu Kürt, Dağ Ayısı’ laflarını duyduğumuzu okulda tutmayacağız.
  • Koridor ve dershaneleri siz temizleyeceksiniz, yalnız atölye temizliğini yatılılara vereceğiz. Onlara siz karışmayacaksınız. Uygunsuz bir şey olursa haber vereceksiniz.
  • Bütün sobaları siz erkek hademeler yakacak, odun-kömürü de siz taşıyacaksınız.
  • Öğrenciler çamaşıra, sebze ayıklamaya, mutfak işine karıştırılmayacak.
  • Hamama giden hademeler evvela küçük öğrencileri yıkayacak, en son kendileri yıkanacak.
  • Akşamları evlerinize giderken nöbetçi öğretmenin kontrolünden geçerek gideceksiniz. Bunları kabul edenler kalır beraber çalışırız, kabul etmeyenler kendine iş arayıp ay başında gidebilirler.

k_yenst-005

Yetinmiyor. Enstitü’ye daha çok öğrenci almak için 15 tatil ve yaz tatillerinde yollara düşüyor at, katır sırtında.

Jandarmalar bir civar köye giderken bir taş yığınının etrafında dolaşan köpeklerden şüphelenerek yığını kaldırıyorlar. Yarım metre eşelemeden sonra bir kız çocuğu cesedine rastlıyorlar. Ölen kız çocuğunun babası yakalanıp ifadeye alındığında gerçekler ortaya çıkıyor. Enstitü öğrencisi olan Anik, köyün ağası tarafından akşam babasından istenileceğini işitiyor. Ağanın çobanı olan Anik’in babasına göre, bu isteme düğün anlamına gelmektedir. Kızına baskı yapıyor ama Anik baskıya karşı diretiyor. Evlenmek istemediğini, iki evli olan ağanın üçüncü eşi olmak istemediğini, bir erkeğin üç kadınla evli olmasının insan doğasına ters olduğunu, zorlandığı takdirde de intihar edeceğini dile getiriyor. Babası ise ‘ya evlilik ya ölüm’ seçeneğini sunuyor. Anik ölümü tercih ediyor ve iple taş yığınının dibinde olan ağaca kendini asıyor. Anik’in annesi-babası Anik’in ölü bedeniyle karşılaşınca ağanın işten atacağı korkusundan kızı gömüyor ve üstüne taşlarla yığıntı yapıyor. Ağaya haber salıyorlar, Anik’in kaybolduğuna ve tüm aramalarına rağmen bulamadıklarına dair. Enstitünün ilk kurbanlarından olan Anik, ailesine ve köyüne, karşılığında canını feda ederek onurlu yaşama dersi veriyor…

Elazığ’da bisikletiyle dolaşan öğretmene hâkim tarafından uyarı geliyor.

“Kıloş ipek etekleri uçuşarak iç çamaşırları görünen hanımın istasyon caddesinden bisikletle inişi tahrik edicidir. Vursalar katilin cezası dahi hafifler hem bir hocaya yakışmaz.”

Öğretmen, hâkimle kavgaya girişse henüz yeni başladığı görevini riske sokacak, girişmese gönlü razı değil. Çaresiz bisikletini satıyor ve bunun hesabını aydın, ilerici bireyler yetiştirerek sormayı tercih ediyor…

Şehirde ve köylerde kabullenilen bu eğitimci kadın, ürettiği çözümlerle sorunları tek tek aşarken evlenmek isteyen ama yoksulluktan evlenemeyen erkeklerin dahi aydınlanması için elinden geleni yaparak akşam kursları açıyor. Evliliğin ne demek olduğunu, evliliğin nasıl ortaya çıktığını, evliliğin tarihini anlatıyor, öğretiyor. Çocuklar, çokeşli olan babalarıyla mücadele etmeye başlıyorlar. Bir ülkenin aydınlanması için dört kolla gece gündüz demeden mücadele eden bu eğitimci kadına yöre halkı hayran olmaya başlıyor…

Enstitüye öğrenci kazandırmaya devam ederken P… isminde bir köye katır sırtında giriyor. Köyde dedikodu yayılıyor. “Kızları toplayıp İngiliz’e, Rus’a verecekler, Kürtlerin dölünü bozacaklar.” diye. Şafi köyü olan P…’da 30 tane şeyh var. P…’nun çobanı olan 14 yaşındaki kimsesiz kız çocuğu,  muayene ettirildiğinde doğum yaptığı anlaşılıyor. Bu da demek oluyor ki 30 şeyhi olan köyde çocuklar istismar ediliyor. Öğretmen, cuma günü her evi tek tek gezse de bir tane bile öğrenci alamıyor. Mezhepten faydalanma düşüncesi aklına geliveriyor. Şafiliğe göre bir kadına dokunmak bile abdesti bozuyor. Cuma namazı vaktinde camiye gidiyor ve caminin kapısında dikiliyor. Başına bir örtü örtüyor. Zorla da olsa kendini dinletmeyi başarıyor. Eli boş dönse de inatçılığı ve kararlığı tüm köylüye ders oluyor. Peşinden bir başka köye at sırtında yola çıkıyor. Köylü, öğretmenin geldiğini öğrenince Enstitüye kız öğrenci vermemek için 12 yaşındaki tüm çocukları evlendiriyor. Kimisinin yarın kimisinin ertesi gün düğünü olacak. Öğretmen, sinirden deliye dönüyor. Muhtarın yanına giderek köylüyü meydana toplamasını, toplamadığı takdirde jandarmaya ihbar edeceğini söylüyor. Muhtar, jandarma korkusuyla tüm köylüyü meydana topluyor. Ve öğretmen o tarihi konuşmayı yapıyor.

“Kültür, aileye kadınla girer ve ancak bu yolla birlik sağlam temeller üzerine oturur. Ağaların, şeyhlerin sözleri, emirleri sizin gelişmenizi, ilerlemenizi engellediği gibi dört duvar arasına hapseder. Eşi ile aynı sofraya oturan bir erkek görüldüğünde ‘medeniyet’ diye sevinmek zorunda değiliz. Her evde eşi ile aynı sofraya oturan kadınlar yaratmak için buradayım. Yaşı epey ileri olan şeyh efendinin dördüncü eşi 16 yaşındaki müridi. Kim bilir hanginizin çocuğu. Eşine iyi bir eş yetiştirebilmek için evli olduğu kadına ‘al bunu büyüt ve bana karı yap’ diyenlere karşı susmak sizi ölüme sürüklüyor. Şeyhin eşinin sütü mübarekmiş! Şeyhin nefesi üflenmişmiş! Şeyhin 4 yaşında erkek çocuğu var ve yeni doğan çocuğa şeyhin eşi ilk sütü veriyor. 4 yaşındaki bir çocuğu emziren kadının sütü yoğundur, yeni doğan çocuğun bağırsağı, iç organları o yoğun sütü kaldırabilir mi hiç? Hadi kendinizi geçtiniz, çocuklarınıza bari acıyın.”

Ama nafile. Yumruklarını sıkarak köyü terk ediyor hiç öğrenci alamadan. Şeyhin eşiyle yeni doğum yapan kadının sütü gizlice sağılıp bir bardakta kıyaslandığında öğretmenin söylediğinin gerçekliğiyle karşılaşsalar da artık çok geç…

Ve Demokrat Parti iktidara geliyor. DP iktidara geldiğinde Elazığ’ın köylerindeki sevinç nidaları şöyle oluyor;

 

  • Şeyhler, seyitler geri gelecek. Camiler, tekkeler açılacak. Şehir karıları çarşaf giyecek.
  • Karılar dayralarda (dairelerde) çalışmayacak. Kız mektepleri kapatılacak. Erkekler dört karı alacak. Karılara ‘boş’ dedin mi boş düşecek. Karılar boşanmaya mahkemeye gittin mi hemen sopa yiyecek.

 

Atatürk’ün ölümüyle cesaretlenen, 1945 yılından sonra saldırısını artıran gerici dalga 1948’de CHP’nin İmam Hatip Okulları açmasıyla resmileşiyor. Toprak Reformu 11 Haziran 1945’te ‘’ Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ‘’ adıyla kabul edildi. Meclisteki toprak ağası milletvekilleri ( Adnan Menderes, Celal Bayar, Celal Ramazanoğlu, Emin Sazak, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Cavit Oral ve diğerleri ) bu kanuna şiddetle karşı çıktılar. Bu reforma karşın toprak ağalarının ilk icraati Demokrat Parti’yi kurmak oldu. Ayrıca Köy Enstitüleri daha 1940 yılında görüşülmeye başlandığında bu yasaya en sert çıkanlardan biridir Emin Sazak (Eskişehir Milletvekili).

Rus Ordusu’nda subaylık yapan, Moskova’da Harp Akademisini bitiren, daha sonra aşireti ile göç ettiği Van ilinden dört dönem milletvekili seçilen aşiret ağası Kinyas Kartal’ın, Sabri Tığlı ile yaptığı konuşmayı Cumhuriyet gazetesi açığa çıkarmıştır.

w

“Bak delikanlı, Köy Enstitüleri kesinlikli bir komünist uygulaması değildi. Doğu’daki beylerin, şeyhlerin ve ağaların içinde en yüksek öğrenimi olanlardan birisi benim. Onlar benim kadar komünizmi bilmezler. Bak ben sana bunun aslını anlatayım. Benim köylülerimin işlerini ilçe merkezlerinde, il merkezinde benim adamlarım yapar. Benim köylülerim devlet kapısını bilmezler. Askere mektubu benim adamlarım yazar, gelen mektupları benim adamlarım okur. Muhtarın kararlarını benim adamlarım yazar, doğum-ölüm kararlarını benim adamlarım doldurur… Biz Doğulu ağalar oturduk, düşündük. Eğer bu Köy Enstitüleri on yıl devam ederse Doğu’daki ağalık ölecek. Diyeceksin ki sen köylülerin uyanmasını istemez misin? İsterim istemesine ama ben sağlığımda ağalığımın öldüğünü görmek istemiyorum. İşte bunun üzerine biz Doğulu ağalar Demokrat Parti ile pazarlık yaptık. Köy Enstitüleri’ni kapatmaya söz verirseniz oyumuzu size vereceğiz, dedik. Söz verdiler. Oyumuzu verdik, Köy Enstitüleri’ni kapattırdık.”

 Köylü uyanırsa feodal ilişkiler biter, her köye okul ve öğretmen sağlanması ağanın eleştirilmesinin önünü açmak demektir. İnsanların kafasının secdeye gömülmesi gerekiyor ağaların topraklarını kaybetmemesi için. Bunu da İmam Hatiplerle sağlamaya başladılar.

1948 – CHP Milletvekilleri, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından imam, hatip, vaiz ve yüksek din okulları açılması için Meclis’e kanun teklifi verdiler. Teklif sonucu imam hatip okulları açılmadı; ancak 10 ay süreli imam hatip kursları açıldı.

1949 – Yılbaşında dönemin iktidar partisi CHP hükümeti Ankara ve İstanbul’da iki tane imam hatip kursu açtı. Bir süre sonra kurs sayısı sekize çıkarıldı. CHP’nin önerisiyle de Ankara Üniversitesi bünyesinde ilk ilahiyat fakültesi açıldı.

1950 – Demokrat Parti iktidara geldikten sonra mevcut imam hatip kurslarının yetersiz olduğu kanısıyla imam hatip okullarının açılmasını kararlaştırdı. Adana, Ankara, Isparta, Kayseri, Konya, Kahramanmaraş, İstanbul’da ilk imam hatip okulları açıldı. Bu okulların sayısı 1950’de 26’ya, 1969’da 71’e, 1997’deyse 600’e ulaştı.

DP’nin iktidarıyla Avar sürgünlerden sürgün beğeniyor. İstanbul’a sürüldükten bir sene sonra dosyasına yazı ekleniyor. Genel Müdürlüğün gizli yazısı Avar’ın eline geçiyor:

“ Sıdıka Avar’ın köylüler üstünde müthiş bir tesiri vardır. O bu bölgede olduğu müddetçe Partimizin (DP) kazanması mümkün değildir.”

 Avar birtakım görüşmeler sonucu Elazığ ve bölgesinin dilinden iyi anladığını, oradaki gericiliği yıkabileceğini söyleyerek tekrar Elazığ’a dönüyor. Canla başla çalışmalarına devam ediyor. Şeyhler korkularından gık çıkaramıyor ve Avar’a her kapı açılıyor. Fakat bu kez de Ankara’ya sürgün ediliyor. Enstitü’nün gelirini zimmetine geçirme suçundan da hakkında dava açılıyor…

Cumhuriyetin ilerici değerleri ilerletilmediğinde gericileşmeye mahkûm oluşunu izlettirdi aslında Avar. Eğitim sistemi içerisinde iyileştirmeler yapmak yerine düzenle kavgaya girişerek (cumhuriyetin ilerici değerlerini kapsayarak) eğitim sisteminin iyileşmesini düzen değişikliğiyle sağlanacağının farkına varmamış olması tek eksiği olsa gerek… Avar’ın Dağ Çiçekleri’nde görülen muazzam bir gerçek var;

Düzen ne olursa olsun bir eğitimcinin onurlu olması, onuruyla yaşaması gerekliliği. Aydın bir toplum mu yoksa karanlığın bataklığında boğularak yok olan bir toplum mu seçeneğinden birini seçmek her daim eğitimcilerin elindedir.

Share Button

Yorumlara kapalıdır