Hülya Küpçüoğlu: OPUS CHROMA

Share Button

sergioguz

Summart Sanat Merkezi’nde 12 Ocak’ta açılan ‘OPUS Croma’ başlıklı sergi Dolunay May küratörlüğünde Oğuz Haşlakoğlu, Pınar Genç, Utku Dervent ve Selçuk Fergökçe’yi bir araya getiriyor. Sergi, sanatçıların sanatsal birlikteliklerini ve ‘chroma’ üzerinden sorguluyor. ‘Chroma’nın sadece plastik sanatlarda değil aynı zamanda müzik ya da edebiyat gibi farklı disiplinlerle olan ilişkisini de projeye dâhil ediliyor. Bu kapsamda performans ve söyleşilerin de planlandığı sergi 11 Şubat tarihine kadar sanatseverlerle buluşacak.

sergi

 

Hülya Küpçüoğlu: Sergi bağlamında sanatçılar nasıl bir araya geldi?

Dolunay May: Sergimizin ismi ‘OPUS Chroma’. Buradaki ‘Opus’ grubun kendi ismi. ‘OPUS’, bildiğimiz anlamda, tam da grup ilişkisini sorgulayan bir yapıda. Günümüzde inisiyatifler ya da birlikte üretimin akla geldiği bir oluşum gibi düşünülür ama ‘OPUS’ grubu daha çok birbirleriyle aynı dönem mezun olan sanatçıların bir arada oldukları, hem sosyal hayatta hem de sanat yaşantısında birbirleriyle etkileşimi söz konusu. Bir araya gelip ortak bir yapıt üretme anlamından öte, sanatçının kendi sanat hayatını etkileyen, sosyal yaşantısı ve etkileşimleriyle ilgili bir grup. ‘OPUS’ zaten 4 sanatçının isimlerinin baş harflerinden oluşuyor. Serginin benim için önemli tarafı, Türk resminde grup anlayışının eksik olduğunu düşündüğümüz yanına vurgu yapan bir yapısı var.

Pınar Genç: Bizler aynı dönemlerde o dönemki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümünde okuduk, hepimizin bu ikinci üniversitesi. Oğuz Boğaziçi Felsefe’den, ben İstanbul Teknik Üniversitesi Matematik Mühendisliğinden, Selçuk Karadeniz Teknik Üniversitesi Fizik Bölümünden, Utku ise Yıldız Üniversitesi Mimarlık Fakültesinden akademiye geldi. Yani akademide eğitime başladığımız zaman üniversite kültüründen zaten bir anlamda haberdardık. Ve aramızdaki diyalog ve etkileşim daha öğrencilik yıllarında başlamıştı; bu da şu an geldiğimiz noktada 30 yıla varan bir süreç demek oluyor. Çoğumuz okul bittikten sonra yüksek lisans ve doktora çalışmalarını sürdürdük. Okul dışı yaşantımızda kimi zaman aynı kurumda ders vererek kimi zaman ortak projelerde yer alarak iletişimimizi koyduk. Sosyal hayatta da irtibatımız hiç kopmadı. Hayatı ve sanatsal görüşü uzun sürelerce paylaşmış bir arkadaş-meslektaş grubu olarak bunun OPUS ismi çatısı altında Chroma teması ile izleyici ile buluşturma kararı aldık.

o2

Oğuz Haşlakoğlu

Utku Dervent: Burada ben de bir şey ekleyebilirim. Grubu bir araya getiren faktör, bir kavram veya bir tema olmaktan çok sanatçı olarak mesleki bakış açılarımızın ortak paydasından kaynaklanan bir birliktelik. Hepimiz akademisyeniz ve bu deneyim çerçevesinde görüşlerimiz var ve sürekli paylaşıyoruz. Ve o paylaşma normalde meslektaşlar arasında çok gerçekleşmeyen bir şey. Bunu sağlaya bilmemizin sebebi de bizim, benzer perspektiflerden bakıyor olmamız. Eğitim meselesini sanatçı olarak üretimden ayırmıyor oluşumuzla ilgili. Bu şunu da getiriyor. Bu grup, bu sergideki ‘chroma’ temasının dışında da birlikte işler yapacak. Belki yine ‘OPUS’ başlığı altında olacak, hatta bu grupta belki sanatçı sayısı artacak ya da azalacak. İsimlerin baş harflerinden oluşması bir vesile fakat sonuçta isimlerin baş harflerinden bağımsız olarak ‘yapıt’ anlamına gelen ‘OPUS’ bir taşıyıcı. O taşıyıcılık çerçevesinde ilerleyeceğiz. O, bizim aracımız aslında.

Oğuz Haşlakoğlu: “Taşıyıcı” ifadesi çok doğru çünkü ben sanatta aynı kavram ya da tema çerçevesinde oluşan akım benzeri yaklaşımlarının 20.yy’la birlikte tükendiğini düşünüyorum ve bu bir yorumdan çok net bir sosyolojik durum. OPUS Chroma, bu anlamda, aslında birlikte düşünmeyi temin eden bir ‘değer alanı’ oluşturma çabası yalnızca, ancak işte anlamı da burada yatıyor çünkü kavram ya da temadan ziyade sanatsal bir mesele üzerinden sanatın kendi sesini duyuruyor.

p1

Pınar Genç

H.K.: ‘OPUS’un yanına gelen ‘Chroma’ neye işaret etmektedir?

D.M.: Chroma sergisinin 2 ayağı var. Birincisi ‘OPUS’ Grubu. ‘Chroma’ sözcüğü daha çok plastik sanatlarda kullanılmasına rağmen, sanatın bir ve tek olduğunu söyleyen diğer disiplinlerle ortak bir alana işaret ediyor. Sergide 4 tane Plastik sanatçı söz konusu olduğu için, bunu renk üzerinden görünür kılmaya çalıştık. Projenin ilerleyen aşamalarında bunun kuramına yönelik de, sanatın diğer alanlarındaki ‘chroma’ yı da tartışmaya açacak olan bir platform oluşturacağız sergi sürecinde. Serginin temel meselesi aslında budur.

U.D.: Oğuz’un renkle ilgili kurduğu bir cümle var. Onu alıntılayarak ilerleyelim. ‘Renksiz resim yoktur, bundan habersiz ressam vardır.’ Bu cümle çok önemli. Renk sanki başka sanatçılar tarafından kullanılmıyormuş gibi bir ifadeye dönüşme riski var. Bunu hemen bertaraf edelim. Yine Oğuz’un kitabının alt başlığı; ‘Sanat ve Felsefenin Ortak Kökeni Üzerine” idi. Biz hepimiz aslında bu anlayıştayız. Sanat ve Felsefenin ayrılmaz olduğu bir alanın var olduğunu düşünüyoruz. Opus kavramı, çoğunlukla müzikte kullanılmasına rağmen, felsefe ve edebiyatta da ‘Opus Magnum’ kavramı olarak yani başyapıt olarak kullanılmakta. Bu da şunu getiriyor. Aslında sanatla ilgili tüm disiplinlerde ‘yapıt’ kavramı ortaktır. Bu anlamda yaşadığımız çağda o sınırların yapıt üzerinden erimesi önemli. Tüm disiplinler birbirinden besleniyorlar. Bu beslenme önemli ve bunun yeterli derecede olmadığı noktalarda, yapıtların zayıfladığını da görüyoruz. Hepimiz eğitim kurumlarında çalışıyoruz. Tasarımcı ve sanatçı adayları yetiştiriyoruz. Onların ne zaman sağlam ve güçlü olduklarını sorguladığımızda tüm sanatlarla ilişkilerinin güçlü olduğu noktada bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Bu anlamda bizim eğilimimiz ve yönelimimiz bunun üzerine.

s4

Selçuk Fergökçe

H.K.: Az önce Dolunay Bey, sergide renk üzerinden bir okumanın olduğunu belirtti. Hemen sanatçılara dönmek istiyorum. Yapıtlarınızda renk üzerinden nasıl bir okuma var?

P.G.: Renk bilimsel temellerle açıklanabilen, aslında gözümüzdeki renk reseptörlerinin algısı sınırlarından ibaret bir alan. Başka canlılarda ise bizimkinden çok daha başka tezahürleri var. Kaldıki renk körlerinin bile gördüğü renkler renk körü olmayanların gördüğünden farklı.  Biyolojik anlamda açıklanabilir tanımlanabilir bir alan iken ressamın renk seçiminde gösterdiği davranış biçimi ne renk kuramlarıyla ne de armoni sınırları içerisinde tanımlanamaz. Bir resmi yaparken kullanılan renklerin seçim süreci oldukça fazla değişken içermektedir.

Selçuk Fergökçe: Çalışmalarımda düzlemin üzerinde figürün olduğu kompozisyonlar var. Arka planda olduğu gibi bir renk armonisi var. Rengin üzerine figüre koyduğumda, rengin duygusallaştığını görüyorum. Renge duygu veren, figürün içeriye girişidir.

u4

Utku Dervent

U.D.: Güzel bir şey söyledin, çağrışım yaptı. ‘Figürü, rengin üzerine koymaktan bahsettin.

Aslında diğer yönden yaklaştığımızda rengi figürün üzerine koymaktan da bahsedebilriz. Bir araya gelişimizde, tarzlar yada yaklaşımlar ötesi bir şey var. Bu, aslında sanatçı olarak varolşumuzun ortaklığından kaynaklanıyor. O yüzden sergiye baktığınızda birbirinden farklı işler göreceksiniz. Ama orada aynı zamanda bizim renk üzerinden ortak algımızın da görüleceğini düşünüyorum.

O.H.: Renk benim resimsel anlayışımda yapıtın yaşantısına denk. Bu anlamda yapıt biçimsel evrenini ancak renk sayesinde bir yaşantıya dönüştürebiliyor. Burada yaşantı darken kastettiğim yapıtın yapandan biçimsel bağımsızlığı oranında aslında diğer yandan da içerik bakımından ona benzemesi. Renk benim için biçimi karanlıktan ışığa çekerek ona hayat bahşeden tümüyle yaratıcı bir özellik. Ne var ki bununla tam bir renkçi olduğumu da söyleyemem çünkü renk için düşünmüyorum özellikle; renk içinde düşünüyorum sadece resim yaparken.

o3

Oğuz Haşlakoğlu

H.K.: Selçuk Bey, çalışmalarınızda figürlerin izleyiciğe çağrıştırdığı temalar neler?

S.F.: Kompozisyonlar içine spontan sürülen renk, orada işi yoğunlaştırıyor. Sonra tekrar başka bir renk geldiğinde iş biraz da politik oluyor. Mesela son kişisel sergimde ‘Kırk Yıllık Yalan’ diyerek bu anlamdaki yaklaşımları sergiledim. Mesela resmimdeki bir koçbaşının yansıttığı ironi benim ironim. Son dönem çalışmalarımda boyutlar büyük, alanlar geniş, boya sürdüğüm yüzeyler de geniş yer kaplıyor ve rengin ışığı devreye giriyor. Figür orada baskın olmaktan çıkıyor. Ben figüratif bir ressam değilim.

H.K.: Figür kullanıyorsunuz ama figüratif bir ressam değilim diyorsunuz…

S.F.: Evet, kullanıyorum ama figüratif bir ressam değilim. Bu olsa olsa ekspresif ve non-figüratif bir tavırdır. Özellikle de 1995’lerde yaptığım çalışmalar hep alan boyamak üzerine idi. ‘Karadeniz Hava’ adlı sergimde de bunu yansıtmıştım. Bu geniş renk alanları zamanla parçalandı ve böyle bir buluşma oluştu. Böyle bir dönüşte, özellikle aileme ait kullandığım imajları, rengârenk dâhil etmeye başladım. Bunun da yalan olduğunu söylüyorum ben.

p2

Pınar Genç

H.K.: Neden yalan?

S.F.: Çünkü bence yalan bir süslemedir. Renklendirmedir. Ama rengin yalan olduğunu söylemiyorum. Onu bir araya getiren etkenlerden bahsediyorum. İster figür olsun, ister tamamen soyut olsun. O, biraraya geldiğinde hem içerisi hem dışarısı etkileniyor. Ben bu etkilenme alanına yalan diyorum. Sanatın Asya ve Avrupa’daki dili sunidir.

U.D.: Birşeyler eklemek istiyorum. ‘Benim resmim figür resmi değil’ dedin. Senin resmine bakan bir izleyici ilk anda figüratif oluğunu düşünür. Şöyle bir şey de var. Grup adına konuşursam, böyle etiketlemelere karşı duruşumuzla da ilgili: Selçuğun resmi figüratif değil, benim resmim de soyut değil.

D.M.: Bu dönemde hala rankle ilgili ne söyleyebilirsiniz gibi bir durum ortaya çıkabilir ama aslında Türkiye için tam tersi bir durum söz konusu. Tam biz Batılı resmi yakalamaya çalıştığımız bir dönemde Batı, tam da bizim olduğumuz yere döndü yani ham, primitif veya daha çocuksu bir ifade biçimine. Kilisenin ve aristokrasiye ait olmayan izlerin arandığı bir dönemde biz bu sefer formu yakalamaya başladık.

U.D.: Bir parantez daha açmak istiyorum renkle ilgili olarak.  Bir dönem üniversitede ‘Renk Kültürü’ başlığı altında dersler verdim. Akademisyen olarak da bunun altını açmaya çalışırken kendimle yüzleşmeler yaşadım. Şunu gördüm; rengi renk olarak yani nesneye ait bir unsur olarak almanın ötesinde rengin kendi doğası ve doğanın bizim psikolojimiz üzerinden yansımalarına baktığımızda renk, resme duygusallığı yükleyen bir araç. Birçok kültürde renklerin anlamları var. Bazen ortak bazen zıttır. Örneğin matemin rengi Batı kültüründe siyahken, Uzak Doğu kültüründe beyazdır. Renge bu çerçeveden baktığımızda rengin olmaması söz konusu değildir. Gerçekten de ‘renksiz resim yoktur’.

s2

Selçuk Fergökçe

H.K.: Oğuz bey, bize renkle olan ilişkinizi yapıt ve üzerinde sıkça durduğunuzu bildiğim özellikle oluş kavramı bağlamında nasıl tanımlarsınız?

O.H.: Renk, etki olarak, ölçülebilir olan biçim ve çizgiye oranla rasyonel olanı aşar, o nedenle de rengin ben hem bireysel hem de toplumsal ve kültürel çağrışım ve etkileşimlerini daha çok bilinçdışı yönünden göremeye eğilimliyim. Kültürel kabuller üzerinden oluşan renk sembolizmi elbette var ya da Kandinsky’nin Sanatta Ruhsallık Üzerine’de bahsettiği türden her bir rengin duygusal karşılıklarından söz edilebilir. Ne var ki son çözümlemede renk sizin içinizde gelişen bir ruh halinin eseridir. Bu anlamda ben renge bürünemeyen bir ressamın o rengi gerçek anlamda tuvale sürebileceğini düşünmüyorum. Klee, Tunus gezisinde, seyahatnamesine; “Renk ve ben bir ve aynıyız, ben ressamım!” diye not düştüğünde yaşadığı aydınlanma bence tam olarak buydu. Bu anlamda, bir ressam olarak resimsel meselemi konu değil içerik üzerinden oluşturduğum için konuyla ilişkimi temsili olarak görürüm ve bu nedenle konu benim resmimde aslında bizatihi mimetik/ontolojik bir fiil olan içeriğe sevk eder. “Sevk eder” diyorum çünkü resmin konusu Pollock’un da dediği gibi aslında ressamdır. Burada Pollock konuyu içerik olarak anlıyor çünkü sanatta konu her zaman içeriğe tâbidir. Ben de diyorum ki bir resmi sanat olmaktan meneden onu bir konunun görselleştirilmesi, temsili olarak düşünmektir. Oysa Kant’ın da dediği gibi, biz bir resme konusu neymiş, neyin resmiymiş diye bakmayız. Konu boyama bir marifet gösterisidir, sanat değil çünkü Picasso’nun dediği sanat bir yalan olsa da sanatçı yine de durmadan yalan söyleyip durmamalıdır. Bu durumda onu sanat yapacak olan dayandığı hakikatin ne olduğu sorulması gereken bir sorudur. Eğer post-modern fikriyatın aklına uyup hakikati kapı dışarı etmeyeceksek o halde tüm tarihsel, toplumsal, ruhsal ve varlıksal belirlenimleriyle birinci tekil şahıs olarak kendisinin farkında bir öznenin kendisini bilinç dışı kökeni itibariyle yapıtta Jung’un ifadesiyle “karanlığın bilinci” olarak gerçekleştiğini düşünmeliyiz. İşte renk tam olarak burada, karşıtlığın ya da hatta çelişkinin tam ortasında; karanlığın ışığa kavuştuğu yerde, biçimin sınırlı ve ölçülebilir yapısına sınırsız ve ölçülemez bir özellik katarak ortaya çıkar. Ben bu nedenle ben de soyut ve figüratif ayrımlarının sadece birer tasnif etiketi olduğunu düşünenlerdenim. Aynı nedenle de resmimin kimi zaman salt soyut etkide olmasını kimi zaman da dış dünya görüntüleriyle ilişki kurmasını hiç dert etmem; bu anlamda pürist yani safçı yaklaşımlar bana sanatsal değil saplantısal bir tavır gibi görünmüştür. Modern sanatın en büyük keşfi kanımca doğayı görüntülerinde değil kendisi olarak taklit edebileceğimizi keşfetmesidir ve tam olarak bu anlamda ben bir modernist olduğumu söyleyebilirim. Ne var ki bir üst yapı olarak modernizm alt yapısını oluşturan modernitenin tarihsel ve kuramsal suç ve günahlarından ayrı tutulamayacağına göre, Batı kavramını esas alan bir sanatın henüz içine girdiğimiz 21. yy için ne kadar geçerli olabileceği de bence artık hızla kutupsuzlaşan bir dünyada tartışılması gereken bir meseledir. Duchamp’ın ready-made’inden post-modernizmin hand-made’ine (Hiperrealizm vs.) sanat belki de post-mortem safhayı çoktan geçti bile. Buna karşın acaba sanat helva yapmaktan başka bir şey olabilir mi diye düşünmenin vakti de gelmiş olabilir.

u5

Utku Dervent

H.K.: Utku bey, bu noktada hemen sizin çalışmalarınıza döneyim, az önce ‘renkle duyguların ifadesi söz konusudur’ dediniz. Resimlerinizde renkle ne gibi duyguların ifadesi söz konusu?

U.D.: Yaptığım işlerde bu tür bir simgesel çözümleme yapmıyorum. Resim yapısal olarak soyut ve geometri kullandığım için çoğunlukla planlanmış görünüyor ve elbette bir takım planlar var. Benim resmimde özellikle geometriyi kullanma amacım yön, yönelim ve diğer biçimlerin birbiriyle ilişkisi ve o ilişkilerin oluşturduğu dinamikler söz konusu. Kullandığınız renklerden bağımsız olarak, renklerin ve biçimlerin birbiriyle ilişkisi kendi doğası ve kendi kimliğini yaratıyor. Burada o karar verme süreci şöyle gerçekleşiyor; Uzun süredir kare tuval kullanıyorum ve bunun kendimce bir gerekçesi var. Resim yapmak benim için bir anlamda satranç oynamak gibi ama kişi kendi kendine satranç oynayamaz. Resmin kare oluşundan dolayı her farklı yöne bakıldığında mevcut kuruluş farklı okumalara kapı açabiliyor. Böyle olunca her yönden farklı bir gerçekliği, farklı bir ifadeyi görüp ona göre sonraki adımı planlamam gerekiyor. Bu da neredeyse benim kendi kendime satranç oynamam gibi bir şey… Bu tarif, tabi ki atölyede gerçekleşen bir oyun. İçeriğin hepsi burada değil. Bunu şu yüzden belirtiyorum: tamamen matematiksel bir kurgu yok, araç olarak onu kullanıyor ama aslında tamamen sezgi ve anlık değişimleri de içine alan duygusal bir yönü de var.

H.K.: Selçuk beye dönmek istiyorum. Az önce çalışmalarınızın politik gönderimleri olduğunu söylemiştiniz. Sergi bağlamında ne gibi politik gönderimler yer alacak?

S.F.: Yaklaşık 5 tane işin 3 tanesinde yine çok gerilerden gelen, rengin oldukça yoğun kullanıldığı ‘kardeşlik’ diye toplumun devamlı direttiği ama bir türlü bir araya gelinemediği halkların durumu var. Ben resmin içine girdiğim zaman onu görüyorum. Anneme adadığım ki adını ‘Ana Tanrıça’ koyduğum oldukça büyük bir resmi var mesela. Sergideki her resimde toplumsal sorunlar var. Rengin kullanımı ile birlikte bir alt başlık ve resmin adı devreye giriyor. Bir yandan üretime, doğuma, doğuşa götüren toplum bir yandan da yok oluşa götürüyor. Sergiye koyacağım resimlerin dil olarak söylemi bu.

H.K.: Utku beye dönmek istiyorum. Çalışmalarınızda belli oranda matematik var söylediğiniz üzere duygusallık da var. Peki tema olarak müzikle ya da sinema ile bağlantı kurduğunuz noktalar da var mı?

U.D.: Okulun bize en büyük kazancı belki birbirimizden beslenmemizdi. Bu grubu bir araya getiren ortak atalarımız da var.

H.K.: Kim gibi?

U.D.: Modern sanatın başlangıç noktalarından birisini oluşturduğu söylenen Cezanne gibi, ardından Picasso ve Braque, Matisse özellikle öğrencilik dönemimizde en çok beslendiğimiz kaynaklarımızdı. Braque’ın bir sözü var. ‘Ben bir resme nü olarak başlayabilirim ama resim natürmort olarak bitebilir’ diyor. Bu, resmin macerası ile ilgili önemli bir sürecin altını çiziyor. Benim yapıtlarımda sinema ya da müziğe dair izlerin olması, belki de bu saydığım isimler dışında en etkilendiğim alanlar sinema ve müzik oldu. Özellikle müzikte klasiklerden başlayarak caza kadar uzanan bir çizgide ilerledi. Felsefeden de etkilenimler söz konusu. Tüm bunların çerçevesinde referanslar da hep buralarda yatıyor. Bir söyleşide dile getirmiştim; en etkilendiğiniz sanatçılar kimler dediklerinde, Bach’ın Beethoven’in Shostakovich’in isimlerini saymıştım çünkü o dönemde beni etkileyen ve görsel anlamda beni en çok tetikleyen referanslar onlar olmuştu.

H.K.: Müziğin ritmi ile resimlerinizde ki formların ritmi arasında bir paralellik var mı?

U.D.: Resim ve müzik birbirine göre iki uçta duran bir yapı ama birbirilerini tamamlayan bir yanları da var. Resim mekânla ilgili, müzik ise benim için tamamen zamanla ilgili. Bir müzik yapıtını kavramanız için baştan sona dinlemeniz lazım. Resim her şeyi bir an’ın içinde sunuyor, bu yüzden zamansızlığı söz konusu. Resmin de mekânsızlığı söz konusu. Bu etkilenmeler hep yüksek dozda ve cazip geldi bana. Bir nokta daha var. Resim duvara asılır ama ben resimleri yatay düzlemde gerçekleştiriyorum. Bakarken de o, kurgu olarak benim için üst ve alt ilişkisinde gerçekleşmiyor kurgu olarak. Bir dönem mimariye dönük eğilimlerimin de izi var benim için onlar bir anlamda kuşbakışı gibi.

p3

Pınar Genç

H.K.: Selçuk Bey siz çalışmalarınızda politika dışında başka etkilenmeler var mı?

S.F.: Ben bir İstanbul ressamı değilim, İstanbul resmi de yapmıyorum. İstanbul’da yaşayan bir ressamım. Beni tüm besleyen yaşantımı, yıllar sonra, özellikle siyah-beyaz Kurusowa filmlerinde gördüğüm sahneler gündeme getirdi. Aynısı değil tabii, o Japonya’da yaşanan bir hikâye, ben Akdenizliyim. Toprağın da güneşin de oradaki insani sıcaklığının da etkisi var. Bunlar da hem renge hem de şimdilerde koyduğum figür görünümlerine yansıyor. Figür ressamı değilim derken de aslında kast ettiğim buydu. Görüntüde insanın kendisi var ama onun görünme biçimi karpuzun kırmızı oluşu gibi. Kırmızı diye bir karpuz resmi yapmak benim hoşuma gitmiyor. Karpuzun kendisi zaten eser ama karpuzun içinin kırmızılığı, kabuğunun yeşili ve çekirdeklerinin koyuluğu eserlerime yansıyor. Tuval yüzeyindeki akıntıların bile bende etkisi, çocukluğumdan beri denizi seven bir insan olarak, tuval yüzeyinde ince ince katmanlarla oluşturduğum düzlemlerde var.  Bu beni bağlıyor ve etkiliyor. İzleyici orada neyi görüyor ben düşünmek de istemiyorum.

U.D.: Selçuk’un ardından ben de bir parantez açayım katmanlar konusunda. Nihai bir şey değilse de, yüzeyde renklerin birbirleriyle ilişkisini irdelerken ya da keşfederken arka planında şöyle bir şey vardı. Bir tür zamansallığı o görsel yapının içinde barındırmak ama bunu bir bütün içinde ayrı zaman yapıları ve dinamikleri olarak değil bir bütün halinde görmek. O anlamda şöyle bir düşüncem vardı; Resme karşıdan bakıyoruz. Resmi yan çevirdiğimizi düşünelim, benim onu kurguladığım ya da o kurguyu ördüğüm tüm süreçleri açtık diyelim. Her renk katmanı, özellikle saydamlık kullanıldığı zaman o katmanların ilişkisi daha da kaynaşıyor, tüm renk katmanları, ayrı bir zamanın, ayrı bir olayın, ayrı bir duygunun karşılığı olarak ortaya çıkabiliyor. Bunlar, resme bir anlamda, fiziksel olarak değil ama zihinsel olarak yandan baktığınızda o ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve nasıl etkileştiğini görebildiğiniz bir yapı haline dönüşebiliyor. Bu anlamda Selçuk da ben de, şimdi Selçuk’un ifadelerinden anlıyorum ki, benzer bir mantıkla kurguluyoruz. Bu ortaklığı ilk bakışta görmek mümkün değil. Biraz çaba göstermeye ihtiyaç var izleyici açısından. Paul Klee’nin bir sözünü alıntılayım ki verdiği örnek de bir alıntı ’bir resmi anlamak için sandalye gereklidir’ Feurbach’a ait bir ifade. Arkasından ‘yorgun bacaklar zihni bunaltmasın’ diye ekliyor.

H.K.: Pınar Hanım siz resimlerinizi oluştururken hangi kaynaklardan beslenirsiniz? Renk sizin için ne ifade ediyor?

P.G.: Resim yaşantımızdan çok farklı bir alan değil bana göre, yaşamımızda bizim için önemli olan değerler ve konular yaptığımız her şeyde karşılığını bulur. En basit ya da en karmaşık eylem de olsa onu yapanın kendisi o yapıtta ya da edimde vardır. Bu yemek yapmakta da olabilir, ders vermekte ya da asıl konumuz olan resim yapmakta da böyledir. Seçimlerimiz, kararlarımız, davranışlarımız, büründüğümüz ruh hallerimizin hepsi resmimizde de vardır. Kişilik özelliklerimiz ise çoğu zaman tarzın kendisinde vücut bulur. Figüratif ya da soyut ifade biçimleri aslında kendimizi içinde bulunduğumuz sahnedeki ifade etme biçimi ile benzerlik gösterir.

Bu anlamda bakarsak benim resimlerim soyut resim kategorisinde olmakla birlikte içinde figüratif ögeler ya da figüratif resimde olabilecek ışık gölgeyi barındırabilir. Herhangi bir alan veya tarz ile kendimi sınırlı görmek istemem, değişim ve dönüşüme açık bir yapım var bu resimlerimde de böyle. İnsan yaşamı boyunca değişim içinde resimlerde de bunun olması olağan. Bunun yanı sıra bilimsel olan, içinde akıl ve düşünce olan her şey hayatımın her döneminde değişmez bir yer tuttu. Dolayısıyla matematikte resimlerimin bir parçası. Matematiği hayatımın ilk yıllarından beri hep sevdim. Matematiğin içinde bulunduğumuz evren içerisinde vazgeçilmez bir yeri var. Bu kimi zaman altın oran ve logaritmik spiral olarak kimi zaman bir formülün görsel karşılığı olarak kimi zamansa mimari bir yapıdaki geometrik analiz olarak resimlerimde yer alıyor. Renk ise bu sürece paralel olarak kendiliğinden doğuyor. Bu doğuş halinin kendisi salt rasyonel olarak tanımlanabilecek bir süreç değil. Atmosfer gibi düşünüyorum rengi; halet-i ruhiye, deneyimler, durduğumuz nokta, geçmiş-gelecek, kimyasal etkiler, fiziksel yapı…. gibi. Renk seçimi bana göre analiz edilebilecek, açıklanabilir bir alan değil.

H.K.: Genel olarak Türk resim sanatında rengi ön plana çeken çalışmaları çok fazla görmüyoruz. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?     

D.M.: Sanat tarihimize ya da sanat eğitim tarihimize baktığımızda Batının o formlardan kurtulmaya çalıştığı bir dönemde bizim o klasikliği yakalamaya çalışmamız söz konusu. Günümüzde hala devam ediyor. Batı’daki eskizler renkli ya da siyah-beyaz kâğıtların üzerinde formlar oluşturulmaya başlanır ki orada anlamaya başlarsınız. Aslında o çizgi ve renk meselesinin birbirinden bağımsız unsurlar olarak ele alınamayacağını. Figüratif veya soyut diye tartıştığımız konuların Batı sanatındaki figüratif ve soyut olarak karşılığının bambaşka şeyler olmasının temel nedeni de bu. Biz formu sınırlandıran çizgileri, çizgi ve rengin birbirinden bağımsız resmin unsurlarıymış gibi ele almaya çalışırız. Bu projenin de vurgu yapmak istediği temel nedenlerden birisi, rengin en azından, o resmin çizgi ya da renk gibi bir unsur olmadığını resmi resim yapan temel meselelerden birisi olduğudur.

U.D.: Türkiye’de renk meselesinin bu kadar zayıf kalmasının arkasında Akademik geleneğin de yattığını düşünüyorum. Bir örnek vermek istiyorum. 1950’lerde ‘İş ve İhtihsas’ diye bir sergi düzenleniyor ve jüri başkanlığı da Herbert Read yapıyor. O yarışmada ödülü Aliye Berger kazanıyor. Yapı Kredi, bundan bir sene önce kazanan ve sergilenmeye layık bulunan resimleri tekrar sergiledi. Salona girdiğimde fark ettiğim şuydu: diğer bütün resimler akademisyenler tarafından yapılmıştı. Resmin var olduğu ve bir kimliği olan tek resim Aliye Berger’indi. Diğer resimlerin hepsi neredeyse karanlık ve kasvetliydi. Salona girdiğim anda, diğerlerinin önünden kaçıp, Aliye Berger’in resminin önüne çekildim. Şu etki de vardı; Aliye Berger’in resmi ilk anda bende referansının Van Gogh olduğunu gösterdi ama yine de kendine özgü kimliğini ortaya koyan bir yaklaşımla resmini yapmıştı Berger. Jürinin kararının nereden kaynaklandığını da orada gördüm. Sergide o dönemde çıkmış yazılar da sergileniyordu ve bir yazıda şöyle deniliyordu ‘gönül eğlendirmek için resim yapan bir şâhısa ödül verilmesi’ eleştiriliyordu. Aslında bu rengin ve sanatçının ne kadar mağdur olduğunu gösteren bir işaret. Akademik eğitimimiz boyunca biz bunun izlerini hep yaşadık. Bunun dışına kaçan birkaç isim vardır ve benim için bunlardan en değerlisi Avni Lifij’dir. Renk duygusunu bana hissettiren, beni resim karşısında heyecanlandıran ender örneklerden birisidir. Uzun yıllardır farklı kurumlarda ders veren bir kişi olarak da şunu söyleyebilirim; müfredat hep sözde kalıyor. Farklı derslerde verilen bilgiler birleştirilemiyor. Aynı şey sanatta da farklı kavramlar olarak ele alınan renk, doku, biçim gibi ögeleri birleştirilemiyor. Bir bütün olarak algılanmıyor. Renk belki de en zor kısmı ve herkes de ondan kaçıyor. Bence bugün renk konusundaki zayıflığın arkasında bunların olduğunu düşünüyorum.

S.F.: Daha gerilere gidersek Michaelangelo’nun bir sözü var: “Siz kadın gibi resim yapın, ben heykel yapacağım’ diye. Renk niye söz almıyor? Bunu niye konuşulmuyorsa uyarlayabiliriz. Ressam görüneni göründüğü gibi yapamaz, gördüğü gibi yapar ve orada da renk devreye giriyor. Bir resmimde ‘vita’ yağını önce “visa”ya sonra da “visa kartı”na çevirmemin sebebi bu. Ama renkle yapıyorum, bana ne “vita” kutusunun kendisinden, ben orada gördüğüm gibi değil, kendim gördüğüm gibi sunmaya çalışıyorum.

O.H.: Hakkını yemeyelim, Özdemir Altan; “Biz ulusça rengi pek sevmeyiz, o yüzden kahverengi siyahtan başka şey giymeyiz” derdi. Ancak buna rağmen atölyesinde renk nedir ne değildir en ufak bir bilgi ve pratik yoktu çünkü her şey ustanın ara sıra sarf ettiği ‘hikmetinden sual olunmaz’ ve içinde bolca “espas” geçen sözlerinden ibaretti. Oysa “renk espası” diye bir şey vardır her şeyden önce, özellikle Matisse’le birlikte, hani şu Picasso’nun “Ne ciğer var bu adamda” dediği ama işte renk hiçbir zaman bu seviyede ele alınmazdı. Yine de Zeki Faik İzer’den kalma bir renk söylemi hayalet de olsa gezer dururdu ortada bunu da söylemek lâzım. Bu anlamda ben Özer (Kabaş) hocanın bir istisna teşkil ettiğini ve özellikle temel eğitimle ilgili olması bakımından katkısının önemli olduğunu düşünüyorum çünkü örneğin Bonnard’ı ben ondan duymuştum. Yine de renk ve diğer resimsel konularda asıl gözümü açan Klee’dir. Özer hoca sayesinde, diğer o dönem temel eğitim hocamız Kemal İskender’de olduğunu öğrendiğim ve tam anlamıyla Klee’nin beyninin sanatsal açıdan nörolojik haritası sayılması gereken “Thinking Eye” benim asıl akademim oldu dersem kimse kusura bakmasın. Genel anlamda bakınca da bence burada temel sorun Batı etkisi altında olmanın oldukça olumsal bir sonucu; Batılı anlamda bir Türk Resim Sanatının oluşmasında önemli bir rolü olan D grubu, çoğunluk olarak tipik bir salon ressamı olan ve Kübizm’in akademik bir tarzını benimseyen Andre Lhote atölyesindendir. Şimdi ilginç olan, Lhote dahi kimi resimlerinde rengi ön plana çıkarmaya çalışmıştır ancak D grubu az önce Utku’nun da sözünü ettiği İş ve İstihsal’de olduğu gibi toprak renkleriyle boyanmış tuvalleriyle Analitik Kübizm’in de etkisiyle renkten âdeta kaçmışlardır. Ben daha sonra non-figüratif türden bir ekspresyonizme yönelen Zeki Faik İzer’in de gerçek anlamda bir renk ressamı olduğunu düşünmüyorum; resim soyut olunca biçimler ister istemez renk ister ve bu resmi renkli yapsa da bir ‘renk resmi’ haline getirmez. Aynı şey, asistanı olan atölye hocamız Özdemir Altan için de söz konusudur. Daha öncesindeyse Çallı tipik empresyonizm etkisi kadar renk koyar tuvallerine, yoksa renk kendiliğinden bir değer değildir. Lifij doğrudur belki de özellikle empresyonizm etkisindeki resimlerinde gösterdiği renk hassasiyetiyle neredeyse tek istisna gibi durur tüm bu ‘resmigeçit’ dışında. Günümüzde ise özellikle genç ressamlar renkten ziyade tüp hassasiyeti içindeler; bir kaç tüpü seçip onunla resim yapıyorlar. Oysa renk sürülmez, olunur ama işte gel de anlat. Bu sergi aslında bu duruma vurgu yapıyor yoksa denildiği gibi kimse rengin piriyiz gibi bir düşüncede değil. Ama madem renk var ve renksiz resim yok, o halde biraz olsun farkına varalım bu durumun çünkü o zaman sanatsal ifade derinleşecek ve daha fazla anlam kazanacak, bütün mesele bu.

Share Button

Yorumlara kapalıdır