• Translate

Hakan Erol: Kuşlar Yasına Gider

Share Button

HASAN_KAPAK

Öncelikle itiraf etmeliyim ki Hasan Ali Toptaş’la henüz daha yeni tanıştım. Yani uzun süredir okumayı aklıma koymuştum ama birtakım sebeplerden ötürü elim bir türlü gitmemişti; alıp, okumaya… En son bir arkadaşımKuşlar Yasına Gider kitabının fotoğrafını bana atıp fikrimi sorduktan sonra okumaya karar verdim. Beni iten biraz da bu oldu, iyi ki itti, arkadaşıma içten teşekkür ediyorum, çünkü bu romanın hemen ardından bir yarışmada ödül kazanmış olan Toptaş’ın Ölü Zaman Gezginleri adlı öykü kitabına da başlamış oldum. Yazıya başlamadan önce bu özeleştiriyi yapmanın yerinde olacağını düşündüm, şimdi devam edebiliriz…

Romanın kabaca konusu şu şekilde: Anlatıcının babası Aziz Bey, artık ölüme gidecektir. Çaresizdir. Çaresiz olmasına rağmen son ana kadar hiç sızlanmıyor. Sinirleniyor, inat ediyor ama en son ana kadar çabalıyor. Konuşma yetisini kaybettiğinde bile el ve kol hareketleriyle derdini anlatmaya çalışıyor. Onurunu her daim koruyor. Hiç kimsenin yardımını ve desteğini istemiyor, kendi işlerini yine kendi yapmaya gayret ediyor. Oğlunun, kolundan tutmasına dahi izin vermiyor. Aziz Bey, “gençliğinde” minibüs tutkunu olarak karşımıza çıkıyor. Sık sık minibüs alıp, daha sonra onları ekonomik sebeplerden ötürü satmak zorunda kalıyor. Parasal darlığa düşünce TIR şoförlüğü yapmaya başlıyor. Kullandığı bu araçla, herhangi bir yol uyarı levhası olmayan, zifiri karanlık yerde birminibüse çarparak kaza yapması onun hayatını tümden mahvediyor. Kaza sırasında şoför koltuğuna sıkışıp kalıyor, çevredeki insanlar ise polis gelene kadar müdahalede bulunmamışlar. Böyle olunca da sol bacağını dizin hemen altından kesmek zorunda kalmışlar. Aziz Bey’in yaşamı işte bu dakikadan sonra eziyete dönüşmeye başlar…

Hasan Ali Toptaş

Bir insanın başkasına yük olduğunu hissetmesi kadar yoğun ve acı veren başka bir duygu daha yoktur diye düşünürüm her zaman. Bu ister oğul olsun, isterse ana, baba… Aziz Bey işte bunun acısını çekiyor. Her ne kadar eşi son nefesine kadar yanında olsa da, hatta arada bir nefes alıp almadığını kontrol ederek, geceleri ise onunla beraber sabahlayacak noktaya kadar vardırsa ve sevse de eşini, Aziz Bey’in yürek sızısı her durumda hissediliyor, karısına minnet borcunu ise son sayfalara doğru konuşma zorluğu çektiğinde, işaretlerle anlatmaya çalışırken görüyoruz.

Kitapta bir babanın ve oğlunun ölüme meydan okumasını, yine de ne yaparlarsa yapsınlar onu yenemedikleriniiliklerimize kadar hissediyoruz, evet, ancak bu denkleme kesinlikle anne faktörünü de katmamız gerekiyor… Aziz Bey, son günlerinde iyice yatağa düşer, artık kalkamayacak, hatta yan tarafına biledönemeyecek bir noktaya kadar gelir. Yaşamak, hareket, etmek, nefes almak ona bir işkenceye dönüşür. Doktorların “kurtuluş yok, babanızı rahat ettirin, yormayın onu” sözleri ise, anlatıcının ve kardeşi Nihat’ın acılarını en üst noktaya taşıdığı su götürmez bir gerçek. Hayatta en sevdiğin insandan, aralarında ilk başlarda ufak tefek kırgınlıklar dahi olsa da, kopmak, özellikle de o bağın ne zaman kopacağını bilememek ama çok yakın bir zamanda bunun gerçekleşeceğini bilmek, acıyı katmerlendiren bir olaydır…

Hasan Ali Toptaş, yaşamın içinden bir kare sunuyor bizlere. Son zamanlarda Türk Edebiyatı gerçek bir ıstırap içinde, adeta can çekişir vaziyette. Yeraltı edebiyatı, kişinin çocukluğuna inme durumları, psikolojik bunalım derken, romana “insan” katmayan, en önemli öğeyi atlayan, kendilerine edebiyatçı diyen bir nesil yetişti bu son dönemde. Elbette bu toplam cam bir fanusta yetişmediler, bu topraklardan çıktılar. Yani özellikle 80 darbesi sonrası yaşadığımız toplumun değişen yapısı, edebiyatı da etkiledi. Sinemada Recep İvedik’tir bu, edebiyatta ise yukarıda sayılan durumlardır. Bu işin siyasi bir boyutu olmakla birlikte, konumuz bu olmadığı için geçiyorum, ancak Hasan Ali Toptaş, bence en çok da bunu ortadan kaldırmasından ötürü bu kadar başarılı ve değerli. Okuduklarımız hayattan kopuk şeyler değil, hayatın içinden, hayatla temas halinde…

Toptaş’ın yalın anlatımı ve dilinin kullanımı –birkaç nokta dışında- çok üst düzey diyebiliriz. Kalıplaşmış çoğu kelimeden uzak durması, değişik kalıplarla metni oluşturması, edebiyata yeni bir soluk verdiği aşikâr. Yaklaşık 250 sayfalık kitabı, hiç durmadan, saatler içinde okuyup tamamlayabiliyorsunuz. Okuyucuyu yormadan, yer yer onu da konuya dâhil ederek, kimi zaman yavaşlayıp, bir anda da hızlanmasıyla da okumanın tadını artırıyor Toptaş.

Aziz Bey’in hastane hastane dolaşması, günler sonrasına randevuların verilmesi, saatlerce yapılan tahliller, yapılan kontrollerin ertesi gün yine aynı şekilde tekrarlanması ve her defasında Aziz Bey’in biraz daha yıpranması ve güçsüz düşmesi… Türkiye’deki sağlık sisteminin de güzel bir örneğini oluşturuyor aslında kitap… Toptaş, almak isteyene iyi ve yerinde mesajlar gönderiyor.

Romanın bir yazma eylemiyle başlayıp, sonundayine öyle bitmesi ise edebi açıdanbir farklılık oluşturmuş. Öykülerinin bir kısmına da göz atma şansım oldu, aynı durumu orada da hissedebiliyoruz. (Mesela, Şarap Lekesi öyküsü)

Yukarıda dilin kullanımının “birkaç nokta dışında” iyi olduğundan, hatta gayet üst düzey olduğunu belirtmiştik. O “birkaç noktayı” açmakta yarar görüyorum. Beni, okurken kimi zaman rahatsız etmiştir bu dil.

Birinci olarak, her eyleme “sigara içerek” başlayan ve tamamlayan bir anlatım beni rahatsız etti. Kitap sürekli olarak kendini tekrar ediyor; Ankara-kasaba arasındaki yolculuk, yolda bir metafor olarak kullanılan bembeyaz bir at, kasabada sık sık karşımıza çıkan beyaz gömlekli bir çocuk, ki bu çocuğun anlatıcının çocukluğu olma ihtimali çok yüksek, aynı virajlar, aynı koşuşturmacalar… Anlatımın kısmen duraksayıp, hızlandığı dönüm noktaları buraları, beni olay örgüsündeki bu tekrarlar değil, ama yapılan birtakım eylemler sıktı. Bu tekrarlara “sigara içmeyi”, her defasında balkona çıkarak içilen sigaralar eşlik etti ve bir yerden sonra beni, okurken hayal edememe noktasına getirdi. Görebildiğim kadarıyla otuzdan fazla olmak üzere, anlatıcı sigara eyleminde bulunuyor. Üstelik çoğu sigara içimi, balkonda buz gibi havada içilip, hemen içeri girildiği bir sahneyi oluşturuyor. Yani, Çehov tarzı, sahnede gösterilen silah patlamalı, ama Toptaş, çoğu zaman silahı patlatmamayı tercih ediyor. Ben o silahın patlamasından yanayım.

İkinci olarak, sayfa 110’a kadar “gayriihtiyarî” ve “alelacele” kelimeleri onlarca kez tekrarlanıyor. Aynı şekilde belki de daha kötüsü 250 sayfalık kitapta tam 59 kez “bir müddet” kelimesi geçiyor. Karakter her defasında “duraksama” ihtiyacı hissedince “bir müddet” beklemeyi veya soluklanmayı tercih ediyor. Özel olarak bir hata aramış ya da kendimi sık sık tekrar eden cümleleri bulmaya adamış değildim. Ancak gözüme çarptıkça ve ileri sayfalarda bu daha da bariz olmaya başlayınca not almaya başlayarak okumayı tercih ettim. Ve evet, “bir müddet” beni “bir müddet” sonra çileden çıkardı.

Üçüncü olarak, sayfa 30’da son paragrafta altı defa “dedem” kelimesi geçiyor. Aynı şekilde sayfa 140, ikinci uzun paragrafta 4 defa “haddizâtında” kelimesi geçiyor. Toptaş gibi bir kalem, aynı paragraf içinde sık sık bu tekrarlamaya düşmemeli, bu gereği hissetmeden, okuyucuya bunu vermeliydi diye düşünüyorum.

Bunlar, beni okurken rahatsız eden durumlar. Bir de yine Toptaş’a yakıştıramadığım tarzda kötü betimlemelere de denk geldim. İyiler tabii ki haliyle çok fazlaydı. Ama birkaç kötü betimlemeyi de atlamamak gerek diye düşünüyorum. Onun dışında bir de anlatım bozukluğu söz konusu.

Kötü, daha doğrusu benim zayıf bulduğum betimlemelerden birisi şu şekilde: “Ağzımda, sigaranın bıraktığı acılığa benzemeyen tuhaf bir acılık oluştu o sırada.” (Sayfa 40) Çok sıradan ve basit bir betimleme. Sigaranın çokça tekrarının cümleye zarar verdiğini düşünüyorum, en azından böyle diyerek bu zayıflığı geçmeyi tercih ediyorum. Zira tekrar ediyorum, “sigara içmek” eylemi romanda otuz defa geçiyor.

“Bekir’in rüyasını duyduğundan beri, dedim ben o sırada; annem de şaşkın biraz, kafası çok karışık.” (Sayfa 192) Cümlede anlatım bozukluğu bulunuyor.

Bunların dışında çok hoş ve hatta çoğu zaman epey iyi betimlemeler de bulunuyor. Bir kısmına bakmak gerekirse:

“Ön koltukta oturan babam bu kez pürdikkat yola değil de, dışarıya ait görüntüler alıp alıp içinde biriktiriyormuş gibi hep sağa sola baktı.” (Sayfa 93)

“…sandalyeyi iterek o laboratuvardan ötekine seğirttik, seğirtirken benim kırk yedi yıl önce attığım çığlıkların içinden geçtik…” (Sayfa 132)

“Hatta gofretleri üst üste koyup bir duvar örmüşüz de, Bekir’in rüyasının gideceği istikameti değiştirmişiz gibi gururla baktı bize.”(Sayfa 151)

“Ev boşalınca, duvarlar nefes alır gibi oldu sanki, perdeler hafifler, ışık tazelenir gibi oldu.” (Sayfa 167)

“Döndü sonra yavaşça, çeşitli tehlikelerle dolu tuhaf bir rüyanın içinde yürüyormuş da bastığı yere dikkat etmesi gerekiyormuş gibi, ayaklarının ucuna baka baka mutfağa gitti” (Sayfa 234)

Bu betimlemelerin hepsi çok güzel, tek tek hepsini ele almayıp, topluca yazmanın bu sayfaların yeri açısından daha iyi olduğunu düşündüm. Bu cümlelerin hepsi, kafamdaki Toptaş profiliyle uyumlu, onun edebiyatına yakışan tarzda yazılmış. Bunların sayısı bir hayli fazla… Kitabın en büyük artılarından birisidir bu.

Birkaç noktaya daha işaret etmek gerekirse; annenin, kuramayacağı cümleleri kurması, betimlemeleri, yazar ağzıyla söylemesi ne kadar bir hataysa, Aziz Bey’e bir şey söylemeye kalktığında, cümleyi “Len Müslüman” diye başlaması da bir o kadar bu karaktere yakışan bir şey olmuş. Burada başka bir sıkıntı da şu olabilir; Seher karakteri çok havada kalmış, yerli yerine oturtmakta zorlandım. Yani anlatıcının eşi olan Seher’i, bir defa kocasını dinlerken görüyoruz. Geri kalan zamanlarda hep “işte” oluyor. Elbette her karakter öne çıkacak bir durum yok, ancak anlatıcı, yani kocası sürekli hastanelerde gezerken, kasabaya sık sık gidip gelirken, Seher’in, burada olaylara yansıması çok düşük kalmış. Evi boşladığı için anlatıcıyla çatışabilirdi. Bir örnek sadece… Aziz Bey’i kaybettikten sonra kasabaya giderken bir defa daha karşımıza çıkıyor Seher, onun haricinde silik bir şekilde duruyor romanda. Seher karakter değil, tip olmuş. Kendi görüşüm, Seher’in iyi bir karaktere bürünme ihtimali çok yüksekti. Son olarak, anlatıcının küçük kızı Ayperi’yle olan ilişkisi, kitabın ilk başlarında yoğun bir şekilde hissedilirken, daha sonradan bu yoğunluk kayboluyor. Baba-oğul ilişkisinden söz etmiştik, bu ilişki kurulurken baba-kız ilişkisi atlanılan bir diğer nokta gibi duruyor…

Tüm bu olumsuzluklar kitaba gölge düşürüyor mu? Bence hayır, ancak bundan sonra iyi bir Toptaş okuyucusu olacağım içinbelki de bunları da yazmam gerektiğini düşündüm… Eksikler yazılmalı, ama romana bu eksiklikler gözüyle bakılmamalı. Kitap, edebiyatımızın geçtiği böylesi karanlık bir dönemde, barındırdığı özellikler bakımından büyük bir öneme sahip. Ben geç tanıştım bu kitapla, ama hiçbir şey için geç olmadığını düşünenlerdenim.

Keyifli okumalar…

Share Button

Comments are closed