Derviş Ergün: Estetik Akıl

Share Button

Eğer aklın iktidarına, ortakçı bir akıl çıkıyor ve gövdeyi istediği gibi yönetir duruma geliyorsa  akıl tutulması denilen ağır bir sorunla karşı karşıya kalmışız demektir. O nedenle ben aklı başta ikiye ayırıyorum. Birisi oyma akıl diğeri koyma akıl, demek ki birisi; şırayı küpe doldurur gibi başa koyulan akıl. Diğeri ise oyma akıl; bir heykeltıraşın taşı oyar gibi bilgiye, tecrübeye, yeteneğe, sezgiye, içindeki var etme duygusu ve saf sevgiye göre biçimlenen akıldır. Alt gruba dâhil edebileceğimiz birçok akıldan söz edebiliriz ancak onlardan en sık görüleni ve de en tehlikeli olanı uydum akıldır. Halk dilinde “aklıma yattı bu iş” türünden eylem öncesi ikna olmuş akıllardan çok söz edilir. İşte bu akıl uydum akıldır. Demek ki karar vericinin aklına yatan bir fikir en güzel eylem olabilir. Georg Simmel akıl, “en güvenilmez organımızdır” diyor böyle durumlarda. Eğer işler yolunda gitmezse “vay benim akılsız başım” demek genellikle çare olmaz. Hele bazı hayati öneme sahip kararlarda bu tür akıl sürümleri ölümcül olabilir. Yeri gelmişken Türk halkının pek okuma alışkanlığı olmasa da sözlü kültür aktarımına sahip derin bir tarihi geçmişi vardır. Bu nedenle mirastan edinme kolaycılığını bırakamaz ve çoğunlukla aklını nadasa bırakır. Ancak mili davalarda arif bir toplum olduğumuzu ispatlarcasına “ben aklımı peynir ekmekle yemedim” demekten de geri durmaz.

Aklın görseli,

Hoyrat akıldan hiç söz etmeyeceğim. Pratik aklın sevaplarını başka bir yazıya bıraktım. Akıl oyunlarıyla zaman kaybetmeye gerek yok. Kant’ın sezgisel akla yüklediği anlam, akıl tarafından idrak edilenle, hissedilen ancak aklın karar veremediği aralığa dikkat çeker. Bu kavrayış, aklın aşkın hâli Yunus Emre’de zaten vücut bulmuştu. Mevlana, “kim olursan ol gel” kavramıyla aklın ve ruhun tinde birleştiği aşkınlık hâlinin  insana ait olduğunu bize anlatır. “Benim kafam basmaz bu tür ağır mevzulara” sayıklamaları, pış pış aklın ürünüdür. Bilgiye ve aklın suyu hürmetine, kesin doğru olana şaşı bakmak, cehalet değilse, aklın idrak sorunu hiç değildir. Bir güruhun alan hakimiyeti kurma macerasının akılsız tezahürüdür. Bu aynı zamanda ahlak sorunudur ve acilen giderilmelidir. Spinoza, “bilgilenmek etik bir sorundur ” diyor bilgi teorisinde. Aklı başında, oturup kalkmasını bilen, terbiyesi yerinde olana “okumuş adamın hâli başkadır” diyoruz. Denizli türküsünde ne güzel dile getirilir bu kavrayış; “Evlerinin önü bulgur kazanı, herkes sever okuyanı yazanı”.  Zevzek aklın idrak edemeyeceği konulardır bunlar. Kökü dışarıda olan neo-liberal dayatmalar, “aklını kullan oğlum” zihniyetini aşıladı bu cenaha. Bu sloganın özeti, tut ipin ucundan dön köşeyi demektir. Haksız kazancın maymun hazzı “aklımı seveyim” öykünmesinde ifade bulur. Aslında bu durum aklın körleşmesidir ve hiçbir güzelliği göremeyecek kadar dünyası kararmıştır. Çünkü deveyi öldüren hars virüsü girmiştir aklına.

Derviş Ergün Atatürk, çalışması

Derviş Ergün Atatürk, çalışması

Ben aklın en estetik halini, başöğretmenimiz Atatürk’te gördüm. Aklın olgunluğunu, aklın derinliğini, keskin kavrayışı, sezgisel doğruluğu ve her şeyden önemlisi aklın sevgisini ben ulu önderimiz Atatürk’te gördüm. O hep okudu, her zaman, her yerde, Çanakkale’de bile. Savaşı yönettiği küçük kulübesinde; tahta bir iskemle, masa, puslu bir lamba, savaşa ait birkaç evrak ve sedirden başka bir şeyi yoktu. Fakat en çok sevdiği kitapları ve ateş adında köpeği vardı. Ateş, en çok top seslerinde korkardı, her top atılışında Atatürk’ü bırakıp kulübeye kaçardı. İşte bu estetik akıl, savaş alanlarında son şeklini aldı. Aklın duygusu; tifo, dizanteri, verem ve koleradan inleyen insanımızın çaresizliğinde hislendi. Aklın derinliği acı ve gözyaşıyla kazıldı. Hıyaneti gözleriyle gördü ve yaşadı. Can pazarında, ateşin, siperlerin yirmi metre önünde, emperyalizme karşı verdiği savaşta her gün doğdu, her gün öldü Atatürk, cesareti böylece kemikleşti incelmiş yüreğinde, işte bu anı kavrayamıyor aklı kıt zevat. “Ya istiklal ya ölüm ” parolasını yavrukurt marşı sanıyor.

Atatürk, Selanik’te henüz Manastır’a gitmeden askeri lisede okurken Cumhurbaşkanı olacağım diyor. Aynı masada oturan Salih Bozok’a dönerek, “sen yaverim olacaksın”, Tevfik “seni de dış işleri bakanı yapacağım” sözleriyle yüreklerini tazelerken, bu şakaların birahane geyiği olmadığını bizler yaşadık ve gördük. Tarihte bir “zaman” vardır bir de “an”. Zaman, bildiğimiz, işimizi gördüğümüz saat, gün, ay, yıldır. An ise tarihi bir akıştır, bir sonsuzdan bir sonsuza evrilen tarihin kırılma noktasıdır.  İşte Atatürk o “an”ın mimarıdır, Fatih, Sultan Süleyman, Hz. Muhammet gibi. Bilgi, sevgi ve inancın, aklın iktidarında bir mucizenin nasıl gerçekleştiğini, sadece on beş yıl içinde tüm dünya gördü. Bu bir tarihi andır, donmuş zaman hiç değildir. O anı görmek demek o anı bilmek, hissetmek, aklın derinliğinde sezmek, idrak etmek demektir. Yoksa idrak yoksulu akıldan cehaletten başka bir şey çıkmaz.

Share Button

Yorumlara kapalıdır