HÜLYA KÜPÇÜOĞLU, ‘ÖZET’LE MEHMET VE ZEYNEP DİLEK ÇETİNER

Share Button

Çağdaş soyut sanatın önemli isimlerinden Zeynep Dilek Çetiner ve Mehmet Çetiner; Galeri Diani’de ‘Özet’ adını verdikleri yeni bir sergi açtılar. Sergi, sanatçıların önceki yıllarda yaptıkları farklı dönem ve süreçlerinden bir seçkiyi barındırıyor. Sanatçı bir çift olarak kendi süreçlerinin bir ‘Özeti’ niteliğindeki sergide, eserlerinin salt soyut olduğunu, soyutlama olmadığını belirtiyorlar.

1

Hülya Küpçüoğlu: ‘Özet’ sergisi hangi dönem ya da süreçlerinizi içeriyor?

Mehmet Çetiner: Genel olarak bakıldığında; sergi, son yirmi yıl içinde üretilmiş büyük-küçük çalışmalardan oluşturuldu. Bunlara teknik olarak, malzeme olarak ve sanatsal veri olarak bakıldığında çok çeşitlilik ve eğlenceli anlatımlar görürüz. Çünkü çok büyük boyutlu sonraki tuval çalışmalarımda bu türden yola çıkışlar oluşturuldu fakat malzeme ve teknik bu sevimlilikte – rahatlıkta kullanılmadı. Ayrıca her eser tektir ama bu serginin eserleri peş-peşe üretilmiş eserler serisi – benim “kolaj” gibi yeniden kullanım yada atık malzemesi çalışmalarım – gibi çoğaltılmış ve aynı düşünce sistematiğinde üretilemiyecek eserlerden kendiliğinden seçilerek meydana getirildi. Bir kere sergilerimiz; her zaman sergi yapılacak galeri mekânları ile tek bir esermiş gibi örtüşüp bütünleşsin istiyoruz. Eser ölçüleri mekân ölçüleriyle dengelensin istiyoruz. Bu yönüyle Galeri Diani mekânı ” özet’e” – “özet” olarak karşılık verebildi. Ve toplamda altmış-yetmiş çalışmayı rahatlıkla sunabildik. Çeşitlilik gözalıcı bir sunumu da peşinden getirdi diyebilirim.

Zeynep Dilek Çetiner: Mesela 2001 yılı “OYUN” serisinden örnekler dahil ettik Galeri Diani “ÖZET” Sergimize. 2002 Ocak da Atatürk Kültür Merkezindeki  büyük  sergim ve  BİLİM Sanat Galerisi yayınlarından çıkan kitabımın  tanıtımı gerçekleşirken bir başka galeride, paralel olarak bir uydu sergim daha oldu, “OYUN “ Sergisi . Yaklaşık 60 adet olan kâğıt üzeri akrilik bu seri; oğlumun 2,5 yaş karalama döneminden etkilenerek hatta onunla birlikte resim yaparken oyun oynuyormuşçasına doğaçlamalar hâlinde Köyceğiz’deki tatilimiz sırasında oluşmuştur. Bu dönem benim için önemlidir. Sonra 2004 yılında yine belli sayıda üretilmiş “OYUNA DEVAM” serisinden çalışmalar koyduk sergimize. Küçük boyutta, koyu, içinde renkli boyalı desenlerden oluşuyor. Kâğıt üzerine kısa anlar da bir çocuk karalamaları kadar saf ve içten bir samimiyet taşıyan lekeci denemeler diyebiliriz. Bu iki seri de beni tuvallerimde rafine olduğum bir döneme taşıdı sanırım. Yani daha çok ayıkladığım/ayıklandığım bir sürece … Tuvallerim renkten arınmaya başladı ve monokrom tuvaller çıktı. 2007’de tamamıyla renkten arınmış “SİYAH-BEYAZ” seriyi ürettim. Siyah-Beyaz seri; zıt tüm kavramları sorgulayan siyah-beyaz, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi ne varsa kısaca yin-yang felsefesi ışığında, farklı kutupların karşıtlığının; birbirlerine dönüşebilmesi, birbirini içermesi kısaca “BİR” olma hâllerini irdeleyen bir temeldeydi. ”ÖZET” sergimiz de tek bir örnek Siyah-Beyaz Seri’den tuval dâhil ettik. 2009 yılına ait “ENGEL” serim ise, gri-metalik boyayla tel örgüleri çağrıştıran form ve alanların içinde, monokrom, ritimli jestlerin oluşturduğu kompozisyonlardan oluşuyor. Bu seri insanın kendi kendine koyduğu engeller üzerine içimizdeki “İD”i yani vahşiyi zaman zaman salıversek mi, kavramını sorguluyordu.”ÖZET” sergimizde “ENGEL “ serisinden de örnekleri görebilir izleyenler. 11

2013 yılında ürettiğim “AKİS” serisi, kâğıt ve japon kâğıdı üzerine, karışık teknik, boya ve malzemeyle oluşturduğum kolaj ve tuval boya ile gerçekleşen toplam 12 adet resimdir. Doğrudan ‘üretenin aksidir eseri’ düşüncesinin altını çizer. “ÖZET” sergisini izleyenler bu seriden de örnekleri görebilecekler. 2017 “AYKIRI” seride yer alan işlerim ise, yeniden rengi çağırdı ve tek bir kolaj çalışmamdan türedi. Farklı tuvallerde yüzey üzerinde yer değiştiren parçalardan oluşuyorlar. Özet sergimizde 3 tuval örneği ile yer alıyor. Ve  son çalışmaları referanslayan 2018 tarihli iki tuval de yer alıyor Özet sergimizde.

3

H.K.: Çalışmalarınızın bir soyutlama olmadığını, soyut olduğunu vurguluyorsunuz. Bunu açıklayabilir misiniz?

M.Ç: KLEE’nin çok hoşuma giden tamda bu konuya denk gelen o açıklayıcı tespitiyle bakışımızı birazcık açalım: “yaratım doğalın yeniden doğumudur…” Benim için “soyut”, anlatımda herhangi bir konu içermeyen ve görünen dünyaya ait gönderimlerde bulunmayan salt kendine has bir dil yaratılmasıdır. Bu, rahmetli Ahmet Köksal’ın geçmiş bir zamanda bizim gerçekleştirdiğimiz bir sergimizin üzerinden dile getirdiği ” tarif edilemiyeni” aramak-bulmak gibi bir şey… Bu, aynı zamanda üzerinde çalışılan imgelerin, kavramların; görünen dünyanın bize hazır sunulan yapılarından sıyrılarak renk-şekil-hareket gibi doğrudan-doğruya kendi oluş biçimleriyle “plastik estetiğin” oluşturulma çabasıdır. Nesnelerin arkasına geçebilmeyi tuval yüzeyindeki “boyut” kavramını varetmeyi ve hatta herşeyin aslında her an ya da bir anda bir başka şey olabileceğine ilişkin “akıl – us ” sorgulaması oyununu oynamayı seviyorum. Andırır, andıran, öykünen, şekli eğilip-bükülen ve daha çok da vurgu ya da hedef noktası hâline getirilen albenili yüzeysel yığmacılık sanırım soyut olmaz değil mi?

 

Z.D.Ç: Benim için bu sorunun içeriği ve cevabı  çok kapsamlı. Öncelikle Soyut –soyutlamanın tanımı nedir?  Kavramların tanımlarını hangi alan ile tarifliyorsunuz?  Dil mi? Sanat mı? Felsefe mi? Siyaset mi ? Hepsi birbirini kapsar mı? Sanırım kavram bilimciler ve teorisyenler bunu daha iyi irdelerler. Ben sadece üreten olarak basitçe şunu söyleyebilirim. Soyutlama ; doğada var olanın soyulması,çıkarılması, sıyrılması ile başkalaştırılması, sanatçı eliyle yeniden biçim kazanması, iç dünyasını ilave ederek yorumlamasını içeriyor. Soyut da ise referanslayacağınız bir şey yok ve doğada olanın tam tersini tanımlıyor. Bu noktadan baktığımda kendimi en iyi ve özgürce ifade edebildiğim üslup olduğu için soyut benim ifade biçimim diyebilirim. Daha önce yine bir söyleşide dile getirdiğim gibi “Bence Özne yani Sanatçı, kendini en özgün, kendiyle en özdeş ifade biçimini seçiyor ve Nesne-l hâle getiriyor, yani eserini yaratıyor. Kendi işinde, bir nevi kendini doğuruyor. Sanatçı hayatta karşılaştığı, istem dışı maruz kaldığı ya da bilinçli olarak seçtiği her ne is, göstermek istediği kadarıyla, bir dönüştürücü işleviyle sanatında izleyiciye kendini açıyor, her çalışmasıyla, her seferinde yeniden… Ve yeniden… Gün içinde başımıza gelenler, okuduğumuz haber, izlediğimiz bir film, toplumsal olaylar, savaşlar, hayaller, kısacası iyi ya da kötü her şey toptan beni etkiliyor. Benim için soyut dışavurumculuk, bu duruma olanak sağlayan, benimle uyumlu olduğu için kendiliğinden gelişen bir sonuç sadece. İçselleştirdiğim tüm duygu ve düşüncelerin tuvalimde tezahür etmesi, varsıllaşması. Soyut; formları, mikro ve makro düzende analitik bir çözümlemeyle değerlendirip, geometri ile yeniden kompoze etmek yani müthiş bir yaratı alanı benim için. Şunu da vurgulamak isterim, üslup ne olursa olsun nitelikteki kıstas, özgünlük ve samimiyetle sanatçının tüm yaşamındaki duruşu ve çalışmalarının bütünsel değerlendirilmesi üzerinden olmalıdır. Sanatçı değişebilir, farklılıklara ve araştırmaya kapıları kapatmak da tekrara götürür insanı.”2

H.K.: Sizce soyutlama ile soyut neden karıştırılıyor?

M.Ç: Sanırım az öncede söylediğim gibi bir terim “öykünme”, diğer terim ise “tarif edilemeyeni” kompoze edebilmek olmasına rağmen algı her iki kavramı da aynı yanıltıcı noktada birleştiriyor. Ki yanlış görsel bilgi, akıl oyununda doğru bilgiye çoktan ekleniyor diye düşünüyorum. Ülkemizde bu iş böyle algılanıyor, böyle seviliyor herhâlde !4

H.K.: Eserlerinizde yarattığınız soyut dünyada neler var?

M.Ç: Gerçekliğin arkasındaki dünya var. Yaşanmışlıklar var. Renk, çizgi, form, derinlik, armoni, espas var. Karşıtlıklardan oluşmuş devinim var. Her ikimiz için de geçerli olan sanatçı olarak soyut sanatın dönüştürücü gücü ve taşıdığı akıl oyunu kurgularımız var. En azından biz kendi sanatımızda, bu var dediğimiz sorunsalları irdeliyoruz… Benim için soyut sanat yaratım döngüsünde ortaya çıkan ortak paydaların birbirleriyle sentezlenmesidir. Bu bağlamda herbir sentezlenen parça bir bütünün karşıt kompozisyonlarıdır. Bütün kompozisyonlarımda, kişisel olgular, duyarlılıklar veya akıl oyunu topum dediğim usumdaki gizler, imgeler, semboller ve daha da ileri gideyim inançlarım var. Yani iç dünyamızdaki, yarattığımız karmaşa ve bilinenleri daha pür anlatarak yeni deneyimlemelerimizi daha kolay paylaşarak – biraz büyük laf olacak – evrensel görsel dili yakalama çabası var. Benim çalışmalarımda; sözsel açıklamayı gerektirecek tüm oluşumları “dışarıda” bırakıp bakmaya odaklanılması gerekli biçimler bütünü var ve izleyici onu görme yolu ile çözümleyebilmeli deyip “…gördüğünüz neyse anlatılan da odur..” diyen büyük usta F. Stella’ya selam yollamak istiyorum…

Z.D.Ç: Muhatap kaldığım tüm ŞEY’lerimi kapsıyor. Sanatçı eseri üzerinden kendini ifade ediyor. Ve bu durum dünyayı algılayışı ile yakından ilgili doğal olarak, aynı zaman da  Neden sanat, Niye bu yolu seçtiniz sorusunu da kapsıyor sanırım. Kendinizi ne zaman sorgulamaya başladınız,  zorunuz nedir gibi sorularla da genişletebiliriz bu dizgiyi. Sanatçının  dünyada var olma süreci ve eserinin yaratım süreci bir bütünün parçalarını tanımlıyor. Tüm varoluşa  ilişkin sorgulamalar, yaşama ait  neyim, kimim, nerdeyim gibi bilindik sorular, çevrenizde yaşanan savaşlar ve şiddet,  kadın ve çocuklara yapılan zulüm, hayalleriniz, ütopyanız, doğa, estetik…  Tümü- hepsi içselleştirdiğim her şey, toplamı benim yaratım sürecimin birer argümanı.Tam da  yaşamın kendisi. ‘soyut’ta  hikâye yoktur, kendisi varsıldır. Hissedilecek bir şeydir. Anlamak için değil hissetmek içindir. Ben içsel enerjime inanıyorum Ve tüm yaşamımı buna adadım. Spiritüellik, kendimle yüzleşmek, merhamet, depresyon, pişmanlık, coşku, özgürlük ve kontrol gibi psikolojik anlarıma  ayna tutuyor. Resim bir illüzyondur. İki boyut üzerinde plastik yaratıyı arıyoruz. Çalışırken tuval üzerinde artistik yaratım isteği ile form ve duygu arayışları peşindeyim. Deforme etmek, yüzeysel deneysellik, denge-ritm kaygısı, kendiliğindenlik- doğaçlama ve rastlantısallığa olabildiğince izin vererek jestlerle kompoze ediyorum kendimi ve tuvalimi.

5

H.K.: 1980’li yıllardan günümüze Türkiye’de soyut sanatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.Ç: Bu ülkede her şey, her zaman çok zorlu gelişiyor. Bizim de içinde yer aldığımız bu süreç hakıkaten çok zorlu oldu, oluyor. Sanat eğitimi eksikliği, müze oluşturamama, disipliner sanat müzeleri kuramama, koleksiyoner yapının hamasetle yürütülmesi, sanatçıların gelişmiş toplum yapılarına ve yayınlarına hâlâ erişmekte zorlanması, galerilerin açılım yapabilecek sanatçılar yerine- çevresi olana yönelmesi, müzayede sisteminin hızlı, al-götür yapısı, galericilik kurumunun yüzüstü bırakılması, sanatçılar-galericiler birliği gibi yapıların destekleyici ve rehberlik yapamıyor olması ve yine hâlâ günümüze değin süren “sanatta modernlik-çağdaşlık” veya “sanat öldü – yaşasın dijital sanat, ya da filan sanat” gibi çok zorlu kemikleşmiş sisteme rağmen, soyut sanatın; yüzyılın başından beri bizde de, dünyanın hemen her yerinde de nerdeyse aynı zamanda başladığını biliyoruz. Ve aynı zamanda da çok dramatik gelişim gösteren bir sanat akımı olduğunu da biliyoruz. Yirminci yüzyılın başından beri varlğını sürdüren soyut sanat parlak geçmişinin üzerine yeni ve gerçekçi üretimleriyle – yaratımlarıyla kendi oluşumunu her aşamada devam ettirecektir diye düşünüyorum…

Z.D.Ç: Soyut sanat değerlendirmesinden önce, 1985 sonrası için kısmen  ve  bizzat tanığı da  olduğum genel  sanat ortamını hatırlatmak isterim. Çünkü  sanatın hangi şartlarda oluştuğu  da belirleyici sanırım.  Bildiğiniz gibi yaklaşık 80’li yıllar Türk sanat ortamının  profesyonelleştiği, sanatçının,  sanatsever ve koleksiyonerle  buluşabileceği zeminlerin- galerilerin çoğaldığı oluştuğu  bir  dönem diyebiliriz. Tabii tüm dünyadaki değişimler mesela Berlin duvarının yıkılışı, soğuk savaşın bitmesi gibi… Ve ülkemizde de 80 darbesi, feminist yankılar ve sonrasında liberal, ekonomik siyasi gelişimler sürecinin etkilerini  de unutmadan, ülkemizdeki  sanat  ortamı da sektörleşme yolunda  gelişmeye başladı. Akademik olmayan ve devlet kurumlarından bağımsız  özel sektör de kapılarını sanata araladı. Sanatçılar üretebildiler ve sergileyebildiler. “Yeni Eğilimler”, Resim Heykel Müzeleri Derneğinin düzenlediği “Günümüz Sanatçıları” gibi yarışmalar   -ki akademik çalışmaların dışında özellikle genç sanatçıların avangart-modern; soyut-kavramsal çalışmalarını destekleyen bir anlayış ile-   ayrıca yine özel kurumların düzenlediği Yarışmalı sergiler ve banka galerilerinin genç sanatçılara sergi açma imkânı sağlaması da dönemin dinamiklerini çeşitlendirdi. Dolayısı ile ülkemizde 1950’li yıllarda açılan ilk soyut sanat sergisinden yaklaşık 25-30 sene sonra yeni denemelerin kabul gördüğü alanları çoğalttı diyebiliriz en genel şekliyle  80-90’lı yıllar için. Sonrasında Plastik Sanatlar Derneği’nin kurulması, sanat fuarlarının başlaması, sanat dergilerinin çıkması, gelişen teknoloji, iletişim ve bilişimin açtığı yeni dünya düzenine tanıklık, tüm sanatçı ve sanat ortamının aktörlerini global sanat üretimi ve piyasası ile de etkileşime soktu zaman içinde.  Özellikle son 10-15 senede sanatçılar dünya müzelerini gezebiliyorlar, uluslararası fuarları izleyebiliyorlar, bilgisayar ve telefonlarının bir tık uzağın da her şey. Sonsuz malzeme seçenekleri var, zenginleşti ve çeşitlendi olanaklar, hatta sanayileşti bile. Mesela tuval boyutları büyüdü, her şey malzeme olarak eser içine girdi, dijitalleşti vs. Sadece soyut sanat üretimine yansımadı bu değişim, tabii ki her üsluptaki sanat üretimleri için de geçerli oldu.

8

H.K.: Sanatçı bir çift olarak aynı evde yaşamanıza ve aynı atölyeyi paylaşmanıza rağmen farklılıklarınızı korumayı nasıl başarıyorsunuz?

M.Ç: Ortak paydamız birlikte paylaşım, birlikte yoldaşlık… Sonuçta aynı düşünüp farklı sonuçlara vardığımız gibi hiç yakınlaşmadığımız sonuçları da başarıyoruz. Farklıyız, aynıyız, karı-kocayız, eşiz ama sanat üretmeye çalışıyoruz. Sanatsal yetimiz, sanatsal bakışımız ve hatta sanatsal zevkimiz, duyarlığımız kişisel maceramızı aynı işaretlerle başlatsa bile geçirdiğimiz – eser üretim – evrelerde doğal olarak farklı işaretler oluyor. Sonuçta iki farklı ruhun aynı sonuçları meydana geliyor gibi olsa da disipliner olarak farklı-değişik olduğumuzu düşünüyoruz. Bu konuda özel bir çabamız yok ama farklılık kendi yolunu zaten çiziyor. Hatta aslında biz birbirimizi çok eleştirip çok oyalamamıza rağmen sanatsal gelişimimizde çok destekleyici olmaya da çalışırız. Bence aynı olanda, farklı olmak çok heyecan verici…

Z.D.Ç: Bu elmayla armutun hikâyesi gibi. Aynı sepette olunca ne elma elmalığından vazgeçiyor, ne de armut…(Dilerim okuyanlar kim elma kim armut diye sorgulamaz.)  Ben şöyle bakıyorum öncelikle hayata söyleyeceğiniz bir sözünüz var mı? Üretmek sizin için önemli mi? Bu yolda nasıl fedakârlıklar yaptınız? Hangi alanlardan besleniyorsunuz?  Eğer kendinizi sanat ile ifade etme seçimini yaptıysanız; hep söylendiği  gibi  “Herkes kendi tuvalini boyar.”

7

H.K.: Sanatçı bir çift olmanın zorlukları var mı?

M.Ç: Ben o bahse konu olan zorlukları her zaman çalışmalarım için yenileyici ve ateşleyici birer unsur olarak gördüm. Genel olarak zorluk diye algıladığımız gerek hayata gerek sanatın karşımıza çıkardığı zorluklara dair her ne ise birlikte çözebilmek de başka keyifleri getirdi, daha verimli olmamızı sağladı diye düşünüyorum. Benim açımdan bu pozitif karşılama sosyal ve sanatsal yaşamımıza kolaylıklar sağladı. Tutkuyla bağlılık, yaşamımızda sevgi, saygı, vefa, vicdan vesaire gibi yardımlaşma etiğini geliştirdi diyerek zorlukları geçiyoruz sevgili Hülya…

Z.D.Ç: Sanatın kendisi de yaşam koşulları da yeterince zor ve  çetrefilli, hepimizin bildiği gibi. Her ikimizin de aynı alanda olması pratikte çok fazla sorumluluklar yüklüyor. Ama sadece bize değil tüm bu yolda yürüyen dostlarımıza da. Sanatçı hayatını, fedakârlıklar ve özveriler hatta adanmışlık üzerine kuruyor. Böyle olunca şikâyete gerek de yok. Sizce de öyle değil mi?10

H.K.: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

M.Ç: Sergimiz “Özet”, 31 Mart 2018 tarihinde sona erecek. Sanatçı bir ailenin oluşturduğu GALERİ DIANI sanki serginin ismi gibi küçücük “bir özet”, sevimli sanat mekânı. Bu sergi; iyice daraltılmış kişisel retrospektif bir sunuma dönüştü. Bu türden bir aktarım bizim için de sonuçları itibarıyla neşeli ve coşkulu oldu. Tüm sanatsever dostlara ve sana teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Share Button

Yorumlara kapalıdır