Sabahattin Şen: Çağdaş Türk Sanatı Denilince

Share Button
Cihan Atıcı, Hiç Bizimkisini Denedinizmi, 100 x 70 cm. T.ü.kar.tek. 2018.

Her ülke her ulus çağdaş dünya sanatının içinde yer almak ister. Sanata ve sanatçılara duyulan saygı çağdaş sanatta yer alan ülkelerin de saygınlığını yükseltir. Her ülkenin bu doğrultuda kendine göre bir çabası vardır. Ülkemiz de bu çabanın dışında kalmamak için yüz yılı aşkın bir süredir sanatın çağdaşlıktaki yerini almaya çalışmaktadır. Sanata bakış açısı ve yapılan çalışmalar istenilen niteliği taşıyan düzeydeyse ülkenin saygınlık kazanmasında sorun yaşanmaz. Kendi ülkemizde de böyle bir saygınlığımız olsun istiyoruz.

Her nedense sözünü ettiğim yüz yılı aşkın bir süreden beri sanat ve çağdaşlıkta istenilen düzeye varamadığımız için ülkemiz dünya sanatı içinde bir yer edinmeyi başaramamıştır. Birçok nedenlere bağlasak da gerçek sorun şurada yatıyor: Sanatta sanatın gerektirdiği bir bilinçlenmeyi sağlayamadık. Sanat diye sanattan uzaklaşarak ve kendi kendimizi bilerek yanlış yönlere sürükleyerek istenilen ilerlemenin çok gerisinde kaldık. Zor olanı başarmak yerine salt “sanat” adını kullanarak sanatın dışında çarpık bir sanat ortamı yarattık.   Her açıdan sanata aykırı söz ve uygulamalarla sanat gemisi diye sığ bir gölde kayık yüzdürmekten öteye gidemedik. Kendi içimizden ne bir dünya sanatçısı çıkardık ne de buna olanak sağladık.

Her şeye karşın dünya sanatçısı düzeyinde az sayıda da olsa son yıllarda sanatçılarımız kendini göstermekteler. Bunlar yurt dışındaki eğitim ve çabalarıyla kendi güçlerini ülkemizden bağımsız olarak ortaya koyarak evrensel sanatta kendilerini kanıtlayanlardır.  Doğal olarak bu sayının az olması şaşırtıcı değil. Herkes yurt dışına kolay çıkamıyor. Ülkedeki sanat eğitimi ve ortamıysa sanattan başka her şeye benziyor.

Uzun zamandan beri düzeltmeye çalıştığım bir söylem var: “Çağdaş Türk Sanatı.” Konuştuğum birçok kişiyle düzeltmeye çalışsam da yaygın bir duruma gelmiş bu söylem çoğu yerde bilinçsizce kullanıma girmiş. Bunun gibi sanata ilişkin yazı ve konuşmalarda ayırımına varılmayan çok sayıda yanlışlar yapılmakta. Yanlış söz ve söylemlerle sanat ele alındığında yanlışın doğru olarak algılanmasının çıkmazı içine düşülmekte. Özellikle ben “Çağdaş Türk Sanatı” söyleminin ne derece yanlış algıya neden olduğunu açıklama gereğini duyuyorum. Yanlış bir yere oturtulan düşünceler doğru sonuca varamaz.

Sanat eşittir insanlık demektir. Ulusalcılıktan uzaklaşıp evrenselliğe varan bir yoldur sanat. Her sanatçı bireysel bir yaratıcı güçtür. Ulusallıkla güdümlendiğinde bireysel güç yerini yaratıcılıktan uzaklaşan bağımlılığa bırakır. Kendi içsel sınırlarını yaratıcılığın sınırsızlığıyla bağdaştıran bir bireysel gücü ortaya çıkarmak gerekiyor. Etkiler hangi kaynaktan olursa olsun evrensel bir dil oluşmalıdır. Sanat duygular ve kavramlar üstü bir yerdedir. Ulusallıkta kalmak değildir. Bireyi buna zorlamak demek kendinden kopmasına zorlamak demektir. Belli anlamlara doğru sürüklemek sanatın evrensel değerdeki bireysel dilinin oluşmasını olanaksızlaştırır. Sanatın kaynağı ulusallık değildir. “Çağdaş Türk Sanatı” denildiğinde karşımıza sanatı oluşturan bireysel değerlerin bağımsızlığının olmadığı anlamı çıkar. İkinci Dünya Savaşı’nda “Çağdaş Alman Sanatı” diye denenmeye kalkışıldı. Gerçek sanat ve sanatçılar aşağılandı. Kazanan gerçek sanat ve insanlık oldu.

Rönesans’ı ele aldığımızda Rönesans’la başlayan yeni bir sanat anlayışı ulusal bir kimlik olmaktan çıkarak evrensel bir özü yakaladı. Bu öz her sanatçının kendindeki özgünlüktü. Eski Yunan dönemini örnek alsa da o dönemde göz ardı edilen bireysellik Rönesans’ta öne çıktı.  Her yapıtı kimin yaptığı önemliydi. Avrupa’nın her yerinde sanattaki gelişmeler ülkelerin ve insanların ortak değeri olarak gerçek yerini buldu. İtalya’da yapılan çalışmalar diğer ülkelerde de yapılan ortak bir anlayışa dönüştü. Böylece Avrupa’nın güneyindeki sanat anlayışına “Güney Okulu”. kuzeyindeki anlayışa da “Kuzey Okulu” denildi. Bir taraf biçim ağırlıklı, diğer taraf da öz ağırlıklı çalışmalar olarak değerlendirildi. Çağdaş İtalyan, Fransa, İspanya sanatı olarak adlandırma yapılmadı. Karşılıklı olarak sanattaki gelişmelerden yararlandılar. Ülkelerden çıkan büyük sanatçılar İtalyan, Fransız, Alman sanatçıları olarak söylenirdi. Çağdaş İtalyan Sanatı gibi sözler söylenmezdi. Leonardo bir İtalyan sanatçısı olarak tanımlanırdı. Dürer Rönesans’ın büyük Alman sanatçısı olarak nitelenirdi. Ulusal bir sanat anlayışı yerini evrensel sanat anlayışına bırakmıştı.

Günümüzde, tüm dünya sanatçıları birbirinden etkilenir, bir ülkedeki sanat anlayışı dünyanın her ülkesinde ele alınan sanat anlayışıdır. Picasso’yu Çağdaş İspanya Sanatının bir sanatçısı diye adlandıramazsınız. İspanya’da çağdaş sanatı konuşabilirsiniz. Picasso’nun çağdaş bir İspanyol sanatçısı olduğunu söyleyebilirsiniz. Almanya, Avrupa’nın sanat odağı olan ve bu bağlamda çok önemli bir ülke. Alman sanatçılarından etkilenen ülke ve sanatçıların sayısı çoktur. Alman sanatçıları da başka ülkelerdeki sanatçılardan etkilenir ve her sanatçı çağdaş ve evrensel değerdeki özgün yapıtlarını ortaya koyar. Beuys, son yıllarda tüm dünyayı etkilemiştir. Kalkıp da Beuys’a “Çağdaş Alman Sanatının” bir sanatçısı mı diyeceğiz; yoksa Almanya’nın çağdaş sanatçısı mı diyeceğiz? Bu nedenle Çağdaş Alman, Fransız, İngiltere, İspanya Sanatı demek de yanlış. Almanya’da Çağdaş Sanat, Fransa’da Çağdaş Sanat, İspanya’da Çağdaş Sanat demek en doğrusu.

Joseph Beuys, Portrait of the artist by Robert Lebeck, 1978.

Gerçeğin böyle algılanmaması nedeniyle bizler her yerde, her fırsatta dilimize “Çağdaş Türk Sanatı” sözünü dolamışız. Çağdaş bir sanatçı ulusal kimliğiyle olan bağlarını çağdaş ve evrensel sanata uyarlamak zorundadır. Avrupa ve sanatta gelişmiş dünyanın diğer ülkelerinde gelinen nokta budur. Bir Alman, Alman sanatçısıdır ama sanat çalışmaları bir Alman sanatı değildir. Biz “Çağdaş Türk Sanatı deyince ülkemizde, ülkemize özgü bir çağdaş sanat var, algısı çıkıyor. Buna da sanat adına bir anlam verme olanağı yok. Çünkü kendimizi çağdaş sanatın içinde özel bir niteliğin içine sokuyoruz. Olmayacak şeye “amin” demeye benziyor. Avrupa’daki, Amerika’daki, Asya’daki ülkeler “Çağdaş Amerika Sanatı” diyemiyor; bize gelince “Çağdaş Türk Sanatı” var ve biz daha üstünüz anlamı da çıkıyor. Ülkenin sanattaki çarpıklıkları, geri kalmışlığı, çağ dışında bir yerde olduğu gerçeği yokmuş algısı yerleşiyor. Önce bu yanlıştan kurtulalım ve çağdışı söylemlerle hiçbir yere varamayacağımızı bilelim.

Bunun nedeni ne olabilir, dersiniz? Öylesine korkunç bir bilinçsizlik var ki bu noktaya ilk başta sanat eğitimindeki yetersizlik sanattaki bilinçsizliğimiz diyebiliriz. Her şey bu yetersizliğe bağlı. Sanat diye oynanan oyunlardan kaynaklanıyor. Bize “Çağdaş Türk Sanatı” dedirten niteliksizliğin kurbanlarıyız. 

Sabahattin Şen

Bu konuya ilişkin önemli bir nedene değinmek istiyorum. Kırk yıldır sanat çalışmalarımı Almanya’da sürdürmem nedeniyle hem Almanya’da hem de Avrupa’da olup biteni yakından izleyebiliyorum. Güzel Sanatlar Akademileri ülkenin her yanına yayılmış durumda. Sanat tek bir kentte tek ağızdan yönetilmeyip yönlendirilmiyor. Akademiler kendi bünyelerinde en iyisini yapmaya çalışırken hiç biri çağdaş ve evrensel sanattın uzağında kalmazlar. Çok önemli ve değerli, dünya sanatçısı niteliğini elde etmiş büyük sanatçılar öğretim üyeliği yaparlar. Her akademinin erimi ülkede sanatı en üst düzeyde tutmaya çalışmaktır. Orası salt bir okul değil, ülke saygınlığının yüz akıdır. Okuyan gençlerin gerçek sanatçı olmalarını sağlamaktadırlar. Bu nedenle bu okullar çok sayıda genç sanatçılar yetiştirir; dünya sanatına katar. Son yüzyıla baktığımızda yetişen sanatçıların sayısının kaç binler olduğunu bilemeyiz.

Bir ülkede birçok kentte kurulmuş olan Güzel Sanatlar Akademileri sanat yarışı içerisindedirler. Birbirlerinden de oldukça yararlanarak deneyimler edinirler. Sanata ilişkin yeni eğitim ve öğretim yöntemlerini ortaklaşa görüş alış-verişiyle gerçekleştirirler. Uzun yıllar Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi’yle bağlantım oldu. Orada tanıdığım profesörlerle konuşmalarım ve görüşmelerimde Almanya’nın Güzel Sanatlar Akademisi ve yüksek okullarında nelerin olup bittiğini bilirler. Beuys, Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi öğretim üyelerinden biridir. Ortaya attığı bir düşünce anında her tarafa yayılır ve tartışılır.  Hem birbirleriyle yarış içindeymiş gibi görünür hem de sanatta bir birliğin içinde büyük bir güç oluştururlar. En çok konuştuğum ve aile dostum olan Profesör Blecks’le de bu konuyu konuştuk. “Nerede ne olduğunu çok iyi izliyor ve biliyorsunuz. Bunu neden gerekli görüyorsunuz” diye sorduğumda yanıtı şu oldu: “Sanatta kesinlikle hiçbir biçimde kopma olmamalıdır.” Bu da hem yarışı hem de birliği sağlıyor.

Ülkemizdeki son yüzyıla bakalım. Kaç tane Güzel Sanatlar Akademimiz vardı. 1883 de İstanbul’da kurulan Güzel Sanatlar Akademimiz tek akademiydi. 1980 den sonra adı değişse de kendini bugüne dek yeni adıyla sanatta tek egemen güç olarak görür. Çünkü onun yanında onu denetleyen, karşılaştırma yapacağı, sorgulayacağı, yarış içinde olacağı başka bir sanat kurumu yok. Daha sonra açılan yüksek sanat okullarını destekleyip güçlendirecekleri yerde küçümseme yolunu seçtiler. O okulları bitirenleri de adam yerine koymadılar. Köpeksiz köyde değnekle gezen olmak istediler. Ne yarışma ister ne de birliktelik. Bunun yerine konulan değer bilgiçliktir. Bu okul Avrupa’yla yarışabilir mi ki? Hangi yüzle sanatta tek güç olduğunu vurgulayıp durur? Hiçbir işe yaramayacağı apaçık ortada. Ülkemizde ne sanatı ne de sanatçıları destekleyecek bir anlayışı olmadı. Elin akademileri yüz yılda binlerce sanatçı yetiştirirken bizim tekelci akademi bir sanatçı bile çıkaramadı. Öğretim üyeleri arasından da sanatçı çıkmadı. Hiçbirinin dünya sanatçıları dizeminde adları yok. Ülkemizde sanattan anlayan yok diye salt kendileri çaldı, kendileri oynadı. Hem sanat hem de sanatçı diye kendilerinden başka kimseyi tanımak istemediler. Bu nedenledir ki diğer kentlerimizde Güzel Sanatlar Akademisi kurulsun diye önayak olmadılar. Bu bağlamda sanat düşmanlığının başını çektiler. Başından beri de akademi devlet memurluğunun ekmek teknesi olarak kullanıldı.

Çallı dönemi, yüz yıl öncesi için çok iyi bir örnek. Çallı döneminde akademide öğretim üyeliği yapanlarımız o günün çağdaş sanatından ne anladılar ne de bu nitelikte çalışmalar yaptılar. Picasso sanatta büyük bir devrim yaratarak baştan anlaşılmamış olsa da Kübizm’i bastıra, bastıra anlaşılır kıldılar. Dali bir yandan, Kandinsky bir yandan, Matisse ve daha birçok sanatçı kalıpları yıkarak sanatta çığır açtılar. Halkın anlayıp anlamamasına da bakmadılar. Birçok kalıp yıkılınca sanattaki atılımların, akımların da hızı arttı. Bizim Çallı dönemimizdekiler nasıl bir yol izledi? Halkımız sanattan anlamıyor. Onları Picasso gibi sanatçılarla ürkütmeyelim. Yavaş, yavaş alıştıralım, diyerek yoz ve yobaz bir yol tuttular. Çünkü kendileri istese de o günün çağdaşlığından uzakta ve yetersizlikteydiler. İsteseler de çağdaşlaşamazlardı. Akademi ekmek teknesine dönüştü.

Henri Matisse, Pembe Atölye

Çallı’nın emekli yaşı geldiğinde emekli olmak istemedi. En sonunda baklayı ağzından çıkararak “Ben emekli aylığıyla geçinemem ki!” dedi. Bu anlayış ve akademide uzun yıllar çalışmak, akademiyi ekmek kapısı olarak kullanmaktan başka bir şey değildi. O gün, bu gün akademi gerçek sanatçı ve yenilikçileri akademi kadrosuna katmamakta direnmiştir. Profesör Belcks’in dediği “kopukluk” ortaya darmadağınıklığı çıkardı. Günümüze dek de ne bir sanatçı çıkarabildiler ne de kendileri sanatçıydı. Ekmek teknesi bekçiliğinden ileri gidemediler. Sonradan açılan sanat yüksek okullarını da sanat okulu olarak görmeyip ülkede sanat gelişimini engellemeye kalkıştılar. Kendi boyları boy değilken nasılsa çok kimse sanattan anlamıyor diye sanatçı pozlarında böbürlenip durdular. Sanat diye aldatıldık ve sanatın dışında bir karmaşıklığın içine düştük.

Sanata ilişkin yapılanlar sanattan uzak olunca bu konudaki eğitim de öğretim de sanata ilişkin sözler de havada kaldı. Benim saptadığım ve yanlış bulduğum “Çağdaş Türk Sanatı” söylemini bunların tümü kullanıyor. Bunun gibi sanat adına konuştuklarında salt bu değil daha nice boş sözler söylüyorlar. Salt onlar mı? Galericiler, müzeler, eleştirmenler, koleksiyoncular, sanatta yetkili kıldıklarımız ve diğer sanat fakülteleri söylüyor da söylüyor. Nasılsa çağdaş ve dünya sanatından uzak bir yerde, sanat diye havanda su dövüyoruz. Bu da bize çok kolay geliyor.

Sanatı başaracak güçleri olmayan bu yeteneksizler konuşma konusunda kendilerini yetiştirmişlerdir. Önemli olan konuşmak. Sanata uymuş uymamış hiç sorun değil. Bunlardan biri her ağzını açtığında “Türkiye espası öğrenseydi sanatta diğer ülkelere kök söktürürdü” gibi sözler eder. Espas ağzında paspas olmuştur. Neredeyse kırk yıl İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğreticilik ve profesörlük yaptı. Neden öyleyse hiç kimseye öğretemedi? Kendi çok iyi biliyordu da neden yaptıklarının dünya sanatında bir değeri yok? Bunları soran olan olursa yandı demektir. Ona Türkiye’de her kapıyı kapatırlar. Özellikle gençler bu açıdan çekinirler ve soramazlar. Tekelci anlayış ne soru sordurur ne de gelişme olanağı verir.

Sanat eğitimi öze değil söze boğulursa orada sanat yerini almaz. Çünkü öyle bir yerde sanat yoktur. Sözünü ettiğimiz görsel sanatlarda bir çizgi, bir renk, bir leke bir yüzeye konulduğu anda sanat başlar. Egemenlik sözde değil yüzeye konulan ilk izdedir. Söz, kendini buna göre ayıklamak ve seçim yapmak zorundadır. İlk izle birlikte söz öne geçtiğinde milyonlarca yıl sanatta öğretici ve yol gösterici olamazsınız. İlk izlerin yüzeydeki etkisiyle söze başlandığında ikinci iz nelerin söyleneceğini belirler. Her iz çalışanın özüdür. Onu oraya buraya çekerek sündürmenin hiçbir yararı olmaz. İzler nereye gidiyorsa orada yaratıcılığa açılan bir yol vardır. Çıkmaza da girebilir, çıkara da… Her iz öldürücü bir emeğin başlangıcıdır. Daha ilk başta sanatın ölümüne yapıldığı bilinmelidir. Çalıştıkça karşımıza her zaman birçok şey çıkar. Bunların içinden espas da çıkar, paspas da…

Bir zamanlar Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda Sanat Tarihi, öğrencilerin canını çıkaracak özellikte önemli bir yer tutardı. Avrupa’daysa akademi ve sanat yüksek okullarında ders diye de işlenmez. Tony Cragg’ın sınıfında öğrenim gören bizden bir öğrenci vardı. Sanat Tarihi konusunda ne yapıyorsunuz, diye sordum. Tony Cragg bu konuda şunu söylemiş. “Sanat kitapları satan dev kitapçılar var. İsteyen oradan satın alır okur.” Herkes gibi ben de Sanat Tarihi ile değil de bunun öğreticisi olanlarla sorun yaşadım. Sanat Tarihini öğretenler sanatın özünü öğrettiklerini sanıyorlardı. Oysa Sanat Tarihi sanatın kabuğunu öğretir, özünü değil. Özünü öğretenler Tony Cragglardır.

Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nu bitiren biri Düsseldorf Güzel Sanatlar Okulu’nda sanat eğitimine başlar. Dilde sorun yoktur. “İki yıl anlatılanlardan neredeyse hiçbir şey anlamadım.” demişti. Almanya’da sanat çalışmalarını sürdüren çok iyi sanatçılarımızdan biridir. Sanat diye sanatın kabuğu salt Sanat Tarihi değil sanat derslerinde de öğretilince böylesi acı sonuçlar da kaçınılmazdır. Daha da beteri kavram kargaşasının içine düşerek “Çağdaş Türk Sanatı” sözünü ağzımızdan düşürmeyiz.

A. Deniz Almadık

Sanat adına sanattan uzak bir çemberin içinde “Çağdaş Türk Sanatı” diye sıkıştırılmış durumdayız. Bu çember en kısa zamanda kırılmalıdır. Dünyada sanat öylesine büyük bir hızla ilerlemekte ki ona yetişmek neredeyse olanaksız gibi ama yetişilir. Yeter ki gerçek sanat duyarlılığının ırmağı aksın. Sanatı öldürerek sanat oluşmaz. Sanat çok büyük zorlukların aşılmasını gerektirir. Hiç zaman yitirme gibi şansımız yok. Birden bire birkaç kuşağı yitirmiş oluruz. Şimdiden iki kuşak yitmiş gibi görünüyor. Elbette kendini kurtarmak isteyen kurtaracaktır. Sayı ne yazık ki istenilen çoklukta olmayacaktır. Bu sayı geleceğin sanat gücüdür.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.