Nilgün Yüksel: 7. Duyu: Gölge

Share Button

Hepimize büyürken öğretilen ya da büyürken deneyimleyerek öğrendiğimiz bir gerçek vardı. Bir sabah kalktığımızda hiçbir şey birdenbire değişmeyecekti. Çünkü değişim dediğimiz şey bazılarımız için zorlu bir yolun sonundaydı bazılarımız içinse asla gerçekleşmeyecek olandı. Öğretiler, deneyimlerimiz ve algılarımız “tırnak” içindeki o “değişim” gerçeğine farklı karşılıklar veriyordu. “Değişim” adı söylendiğinde salt kendini değil varoluşa dair birçok duyguyu da çağrıştırıyordu. Korku, endişe, tedirginlik, heyecan, sevinç, direnç…

Sonra bir sabah kalktık ve her şey birdenbire değişti. Önce Wuhan’da değişti ama o, uzaktaki ötekiydi sonra İtalya’da değişti, sonra adını andığımız ve anmadığımız başka yerlerde, sonra çok iyi bildiğimiz yerde. Artık gecenin karanlığında sadece sokaktaki öteki değil gündüzde, sokakta, işte, evde herkes tekinsizdi. En yakınımız ve hatta kendimiz.

Biz eğer görebilseydik ve keşke görebilseydik o düşmanı alt edebilirdik. Don Kişot’un Yeldeğirmenlerine koştuğu gibi koşabilirdik. Ve elbet bir haklılığımız olurdu. Ama şimdi, şu anda tüm gerçeklik ve bildiğimiz her şey elimizden alınıvermişti. Bir sabah kalktığımızda, bir akşam öylesine bilgisayarın tuşuna bastığımızda, uzaktan kumandayı televizyona çevirdiğimizde yeldeğirmenleri gitmişti.

Madem yeldeğirmenleri yoktu, madem onlar çıkamadığımız sokaklarda, gidemediğimiz uzak yerlerde kalmıştı o zaman uğraşın doldurduğu zaman da anlamını yitirmiş demekti. O muhteşem ve anlamsız boşlukta salınıp kendimize ayıracağımız zamanların hayali, kiraların, faturaların, gıdanın endişesi arasında gidip gelebilirdik artık. Daha önce yapmıyor muyduk?

Sonra ışık yandı. Bir parmak şıklatması gibi, birçoğumuzun hep bildiği, aşina olduğu o ışık. Ulvi bir şey değildi üstelik. Sadece bilgisayar çalışıyordu. Ve bu zor zamanlarda sanatın yüce sığınağında insanlar yeniden keşfediyordu. Dışarıda hala bir yaşam akıyordu. İçeride, yalıtılmış zamanlarda başka bir yaşam akıyordu. Başka zaman yalıtılmamış mıydık?

Sanatın iyileştirici gücünden bahsediyordu o ışık huzmesinden yayılanlar. Yeni dünyanın yeni kahramanlarından. Sağlıkçılardan, bilim insanlarından ve sanatçılardan. O büyük minnetimizle bedenimizi ve ruhumuzu sağaltan o güzel insanlara kucak dolusu sarılmak istiyorduk. Sarılamıyorduk. Dokunma duyumuzu yitirmiştik. Dokunma tabunun alanına girmişti. Neyse ki, büyük konserlerde galeyana gelip coşkuyla şarkıcıya sarılmak isteyen insanlar için gerekli bariyerler yoktu ve galeri, müze yöneticileri lütfen o eserlere dokunmayın, diye kimseyi uyarmak zorunda kalmıyordu. Her şey o ekranın ardındaydı. Boyaların çatlaklarından içeri girebileceğiniz resimlere ve kuşbakışı görebileceğiniz tüm o kentlerin boş sokaklarına kadar…

Bir tuşa dokunuş, küçük bir ışık, ansızın beliren görüntü tüm perdelerin, bariyerlerin, güvenlik görevlilerinin yerini almıştı. Dünya şimdi, tam anlamıyla ekrandan izlediğimiz bir alana dönüşmüştü. Matrix’in Baudrillard’an ödünç aldığı şekliyle “Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz!”

“Vitrinde görünen gerçekten görünür olan mıdır? Yoksa görünmez mi görünmektedir? Ayrıca, vitrini düzenleyenle, vitrindekileri gören arasında nasıl bir ilişki vardır? Üstelik vitrin aynı zamanda ayna işlevi görerek, kişiye kendi imgesini de göstermez mi?”[1]

Vitrine baktığınız anı hayal edin. Sonra ışıkları kapatıp bilgisayar ekranında kendi suretinizi, gölgenizi görmeyi deneyin. Olmadı. Bu ekran size kendinizi göstermedi. Dolayısıyla vitrinde hayal edip içeri girebileceğiniz bir yer yok. İçeride hayal kırıklığı yaşama, umduğundan daha fazlasını bulup yaşamın tatlı sürprizleriyle karşılaşma olasılığınız da yok.  Tek yapabileceğimiz şey imgelemek.

Sanırım dokunma duyumuzdan sonra görme duyumuzu da yitirdik. Her anlamda, gerçeğin kaybıyla yitirdik, artık ayna dışında bir suretimiz yok. İmgemizin tüm varyasyonları yitti. Yürürken bir vitrinde saçımızı düzeltmeyeceğiz. Sadece aynada salt çıplak gerçekliğimizle karşılaşacağız. Gölde kendini görüp narsistik bir intihara girişmek ise mitolojiden kalma bir hayal!

Talat Parman, “İnsanın Eşi Olarak Demon”[2] adlı makalesinde Siyah Kalem’in Demonlarından yola çıkar. Sanatın psikanaliz ile kesiştiği noktadaki yorumları onu, plesantadan yani ilk eşimizden ayrılmaya, yaşamda seçtiğimiz eşin dönüşümüne, sonunda da salt bireysel benliğimize getirir.

“Otto Rank şöyle der, ‘Başlangıçta, eş bir benzer benliktir. İlkel düşüncede olduğu gibi, kişinin gelecekteki yaşantısını canlandırır. Daha sonra, geçmiş benliği de içermeye, kişinin yitirmek istemediği gençliğini korumasına hatta yeniden canlandırmasını sağlamaya başlar. En sonunda, eş bir zıt benlik olur, Şeytan biçiminde ortaya çıkarak, kişinin reddettiği kendi ölümlü, dayanıksız bölümünün yerine geçmeye başlar. …İşte belki de Siyah Kalem’in elimize ulaşan çizimlerinin önemli bir bölümünde demonlara yer vermesinin nedeni budur. Siyah Kalem eşlerimizi, kötü olmakla birlikte onsuz yapamayacağımız eşlerimizi çizmiştir. … Yani, Demonları, bizim kendimize yabancı olarak görmek istediğimiz yanımızı. Sarhoş, kendinden geçmiş, tanımak istemediğimiz eşimizi. …Kendimizde kötü, zavallı, acemi gördüklerimizi. Orhan Veli’nin dediği gibi belki de sol elimizi.”[3]

Evde, hole duvarın gölgesi vuruyor, koltuğa bir çocuğun, eve benim. Şimdi biz, tekinsiz olarak biz, gölge olarak biz kendi sığınaklarımıza çekildik ve büyüdük. Büyüdük mü? Gerçek olan bu mu? Biz bir anda bütün egolarımızdan, iktidar hırslarımızdan, başarı, kariyer kaygılarımızdan sıyrılıp büyük bilgelere dönüştük mü? Demonlarımızla yüzleştik mi?

Bunca yazdıktan sonra başlığa dönebiliriz: “7. Duyu: Gölge”. İnternette okuduğum bir metin, 7. duyuyu “Algı” olarak tanımlıyordu. Ve bütün duyumlarımız üzerinden nasıl da bir değişkenlik gösterdiğini küçük örneklerle tanımlıyordu.

Ayrıntılar değerlidir. Ve algı sadece bir ayrıntı değildir. Bütüncül bir yaşam, her şeyi kapsayan sonsuz yanılgılar zinciri ile kavramanın anahtarıdır.

Sizin 7. Duyunuz: Gölge nasıl çalışıyor? Gölge ve algı aynı yerde olabilir mi? Biz birbirimizin gölgesi miyiz? Uyandınız mı? Yoksa sonsuz bir şekilde bir sabah kalktığınızda…

Salt seçiminiz bu mu?

NOT: “7. Duyu: Gölge” Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, sergi etkinlikleri kapsamında 25 Haziran 2020 tarihinden itibaren dijital ortamda “7. Duyu: Gölge” başlıklı uluslararası sergiye ev sahipliği yapıyor. http://stf.duzce.edu.tr/Duyuru/29065/7_duyugolge–uluslararasi-sanal-sergi adresinden izlenebilir.

Öğr. Gör. Nilgün Yüksel’in küratörlüğünde hazırlanan  ve farklı ülkelerden sanatçıların bakışlarını yansıtan serginin katılımcıları ise Türkiye’den Açelya Betül GÖNÜLLÜ, Burcu GÜNAY, Burhan YILMAZ, Denizhan ÖZER, Emre ORAN, Erdal AYGENÇ, Esra SAĞLIK, Evren SELÇUK, Ferhat ÖZGÜR, Hüseyin BARAN, İlker YARDIMCI, İrem GÜRSU, Lütfi ÖZDEN, Mehmet ÖRS, Orhan TEKİN, Özkan IŞIK, Seniha ÜNAY SELÇUK, Suzan TEPE YILMAZ, Tevfik Altan DOYRAN, Yıldız DOYRAN, Zehra Seda BOZTUNALI, Zeynep GÜRLER; Romanya’dan Andrei BUDESCU; ABD’den Beth GIACUMMO, Dan LACHAZ; K.K.T.C.’den Erdoğan Ergün, Evrim ERGÜN, Gökhan OKUR, Mine OKUR, Yücel YAZGIN; İngiltere’den John ATKIN; Çin’den Liu QUIN; Liu YANG; XU GUOHUA; Li ZHAO; Çek Cumhuriyeti’nden Lucie ÖRS; İspanya’dan Şükrü KARAKUŞ.

DİPNOTLAR


[1] Talat Parman, Psikanalitik Denemler, Bağlam Yayınları, İst. 2004, s. 60

[2] Bkz. Talat Parman, Psikanalitik Denemler, Bağlam Yayınları, İst. 2004, s. 199-204

[3] Talat Parman, Psikanalitik Denemler, Bağlam Yayınları, İst. 2004, s. 199-204

Share Button

Yorumlar kapatıldı.