IŞIL SAVAŞER: SOYUT SANATIN ANLAMI

Share Button

Sanat, biçimlerin düzenli yapısının yardımıyla gözle görünen dünyayı, tinle gerçeklik kazanmış bir dünya hâline getirmektedir. Sanat, doğanın tinle işlenmesidir ve günümüz çağına natüralizmden soyuta kaymış olan bir anlayış içerisine girmektedir. Bu geçiş sürecinde Cezanne önemli katkılarda bulunmuştur. Çağdaş geometrik soyut sanatların başında gerçek anlamda Cezanne gelmektedir. Bu durum, sanatçının içerisinde yaşadığı dönemin sanat istemini çok iyi algılamış olmasından gelen bir olgudur. Doğanın, nesnelerin silindir, koni ve küplerle ele alınması ise doğanın duyusal görünen bir dünya olmaktan çıkıp, düşünülen bir hâle getirilmiş olduğunu ifade etmektedir. Düşünülen doğa, artık duyusal olarak algılanan doğa değildir ve sanatta duyusal doğanın bir karşıtı olmuştur.

Alman sanat tarihçisi Wilhelm Worringer, sanat tarihini ve dolayısıyla tüm sanat üsluplarını izah edebilecek iki temel kavramı savunmaktadır. Bu kavramlar, psikolojik yetiyi ifade etmektedir ve bütün sanat üslupları, psikolojik bir temele dayandırılmış olmaktadır. Bu durumda iki iç tepimiz bulunmaktadır; özdeşleyim ve soyutlama içtepileri.
Soyutlama içtepisi, insan ve doğa arasında normal bir ilgidir ve bu ilgi insanın dış dünya olaylarına karşı duyduğu iç huzursuzluğu, korku duyguları olacaktır. İnsanı dış dünyanın korkularından kurtaracak olan huzur ve güven noktası ise ancak keyfi ve tesadüfi olan her şeyi sanatta ‘mutlak’ değerlere götürmek ile sağlanabilmektedir. Bu mutlak değerler ise reel yaşamın dışında, soyut biçimler dünyasında ancak ‘soyut’ sanatta kavranabilmektedir. Soyut sanat biçimleri mutlak değerler açısından insanı kaygılarından uzaklaştırmaktadırlar.

İlkel topluluklarda dış dünya olaylarının göstermiş olduğu değişiklik ve belirsizlik, evren hakkındaki bilgilerinin yetersizliği onları soyut sanata yöneltmiştir. Çünkü ilkel toplumlar, dış dünyadaki bu karışıklık karşısında duydukları endişe, korku sebebiyle güvenilir sağlam bir huzur ve güven noktası aramışlar ve bunu da değişmez, mutlak biçimlerden oluşan soyut sanatta bulmuşlardır.

Worriger’e göre insanın ilk yarattığı sanat soyut sanattır. Uygar insan da, ilkel insanda olduğu gibi bu yitiklikten kurtulmak için mutlak, kendi başına varlığa ulaşmak istemiştir. Bunu da tıpkı ilkel insan gibi soyut sanatta bulmuştur. Worringer, soyut sanatı psikolojik bir etken, bir içtepi ile açıklamaktadır. Ancak bu soyutlama içtepisi, ilkellerde bilinçsiz bir mekanizm ile soyut sanata ulaştırdığı hâlde, uygar insanda bu içtepi bilinçli bir duyguya dönüşerek, metafizik bir nitelik oluşturmuştur. Değişmeyen mutlak varlığı arayan uygar insan, soyut sanatta geometrik yasal biçimlerde bu isteğine ulaşmaktadır. Bu şekilde bir geometrik yasal dünyada Platon’dan, Aristoteles’ten beri felsefede ‘eidos, essentia’ adı verilen metafizik unsurdur. Soyut sanat, özü gereği metafizik bir sanattır. İnsan, duysal görünüşleri ve duyu gerçekliğini ortadan kaldırarak bu özlere (essentia) ulaşabilmektedir.
Bu özleri kavrarken, Cezanne’da nesneler salt geometrik biçimler; koniler, silindirler, küpler olarak algılanmaktadır. Nesnelerin geometrik biçimleri, yeni bir dünya ile nesnelerin özlerini oluşturan bir özler (essentia’lar) evreni meydana getirmektedir. Bu özler evreni, Cezanne’ın deyimiyle ‘doğaya koşut’ olan bir evrendir.

Doğa ve nesneler, yeni ve farklı bir biçim içerisinde geometrik biçimlerde kavranmak istenmektedir, ancak bu yaklaşım giderek doğanın ve nesnelerin deformasyonunu içermektedir. Sonunda doğa ile nesneler ortadan kaldırılması gereken bir varlığı işaret etmektedir.

Tüm bu özsel tavır almanın başında ise, Mondrian’ın Cezanne için söylediği düşünceleri görebiliriz:
“Cezanne’a göre resim sanatı giderek doğanın dış görünümünden kurtulmuştur, kübizm, pürizm ve fütürizm yeni bir biçim vermeye ulaşmıştır.”

Wassily Kandinsky, Heavy Red, 1924

Soyut sanatın doğuşunda en önemli düşüncelerden birisi de Kandinsky’nin kişisel gözlemlerinden doğmuştur. Kandinsky, objenin resimlerine zarar verdiğini ifade etmiştir. Objenin nesnel biçiminin resme zarar verdiği düşüncesi, soyut sanat için genel bir kural değeri oluşturmuştur. Kandinsky bilindiği üzere soyut sanatı icat etmemiş olmakla beraber, soyut sanatı uygulamıştır. Teorik yazılarıyla derin ve kendisine özgü düşünsel, yüce tinselliği ortaya koyarak çalışmalarını üretmiştir. Kandinsky’nin dile getirmek istediği, sanatın objesinin tinsel varlık, tinsellik olduğu ve bu objenin duyularla kavranamadığıdır. Sanatın objesinin nesneler dünyasından tinsel-sanatsal bir dünyaya geçişi, aynı zamanda yeni bir biçim dünyasını algılama anlamına gelmektedir. Biçimin arandığı yer, artık insanın iç dünyası olmuştur. Yaratıcı tin ya da soyut tin, ruha giden bir yol bularak, yeni ve içsel bir atılıma neden olmuştur. Bu tinsel-ruhsal olana yönelim, çağın bilimsel yönelimine özellikle çağdaş psikolojiye de uygun olmaktadır. Sanat yapıtı, metafizik gerçekliğin etkili olduğu bir yapıdır ve bu metafizik gerçeklik, sanat eserinde görme ve işitmeye dayanan bir biçim kazanabilmiştir.

Bir anlamda sanat yapıtının, biçim içerisine giren bir derinlik olduğunu söyleyebiliriz. Sanatın ereği, tümel-evrensel olana, temel varlığa ve mutlağa ulaşmak ve ona biçim vermektedir. Bu da ancak soyut sanat ile mümkün olabilmiştir. Çünkü; metafizik, gerçek biçim ve biçimsellik ancak soyut sanatta kazanılabilmektedir.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.