Vecdi Uzun: Sanatçı ve Eserinin Karşılıklı ve Sınırsız Sorumlulukları Var mıdır?

Share Button

Zaman zaman çeşitli topluma mal olmuş sanatçıların adı çeşitli sansasyonlara karışmakta ve bu sansasyonlar üzerinden sanatçıya karşı doğan karşıtlıktan ve nefretten o sanatçı tarafından o zamana kadar ortaya konulan sanat eseri de değersizleştirilmeye çalışılmaktadır.  Sanat ve sanat üzerine yapılan tanımlarda kantarın topuzunun kaçtığı,  sanatçıyı bir ilah modeline yükseltildiği ve sanat eserinin de bu ilah kişilik tarafından ortaya koyduğu ilahi bir üretimin sonucunun somut yansıması olarak kabul edildiği zaman zaman izlenilmektedir.  Gereksiz yere ilahlaştırılan sanatçının bireysel zaaflarına karşılık olarak tepki koyanların “Beniâdem” sanatçıya bir insana davranılması yerine o ana kadar mevcut çalışması üzerinden yok sayma, kötüleme ve linç kampanyası başlatılmaktadır.  Sanat, sanat eseri ve sanatçının “Neliği” ile sanatçının bireysel varlığı aynı potaya konarak birlikte değerlendirilmektedir.   Ahlaksız sanatçı ahlaksız sanat yapar ve onun sanat serleri de ahlaksız olduğu için bu ahlaksızlıktan sanat eserleri de sorumludur.  Bu yazı ile bu sorulara cevap aramaya çalışacağız. Sanat, sanatçı ve sanat eserinde ahlaksızlık nedir, nasıl yapılır ve bu değerlendirmeler ayrı ayrı mı yapılmalıdır?

Sanatçının sanat eserini ortaya koyduğu ana kadar eserine müdahale imkânı bulunduğu ve bu aşamadan sonra ise sanat eseriyle bağlantısını sürdürmesi mümkün olmadığı için üretim ve sergileme aşamasından (özellikle bir görsel eserin mülkiyetinin fiziki olarak başkasına geçmesi aşamasından) sonra sanat ve sanatçı eserinin bağı tamamen kopmaktadır. Sanatçı o son aşamaya kadar sahip olduğu bilgi, tecrübe ve duygu birikimiyle eseri ortaya koymuş olup, bu saatten sonra geri dönüş bulunmamaktadır. Bu aşamadan sonra o eser sabit, sanatçı ise değişken olarak hayatta yola devam eder.  Nesnel olarak sabit görünse de sanat eseri zaman ve mekân boyutunda gerçek sanatsever ve eleştirmenler elinde, dilinde, gözünde, kalbinde ve ruhunda büyük, yükselir, açılır ve genişler. Bu tip sanat eserlerinde sanatçının boyutunu hissetseniz bile eserle karşı karşıyasınız.  Eserden ayrılan sanatçı her yeni sanat eserinde yeni bir kişi olarak yaratıcılığının detaylarını ortaya koyar. Resim sanatçılarının ilerleyen yaşlarında yaptığı çalışmalarda konuya bakışta, detaylarda ve renk algısında değişikliğin net olarak görülmesi son aşamadır. Bu hayatın normal seyri olarak kabul edilebilir.

Konumuzun daha çok ismi bir takım sansasyonel olaylara karışan sanatçının yeni durumunun sanatçının ürettiği sanat eserlerinin sanat eseri olmasını etkileyip etkilememesi olup, bu merkezden uzaklaştırılmaması gerekir.  Buradan hareketle “Sanatçının eseri ayrılmaz şekilde sanatçının tüm sahip olduğu olumlu/olumsuz değerlere bağlı mıdır?” sorusunu sorabiliriz. Bu konuya sanat dünyasından çok sayıda örnek vermek mümkündür. Son günlerde bir Hasan Ali Toptaş olayı gündeme geldi.

Postmodern Türk Romanı’na ilgi duyanlar Ahmet Hamdi Tanpınar-Huzur, Yusuf Atılgan- Aylak Adam, Oğuz Atay-Tutunamayanlar,  Orhan Pamuk- Kara Kitap,  Hasan Ali Toptaş-Bin Hüzünlü Haz romanlarını hatırlar. Bu listeye ilaveler yapmak mümkündür.  Bu yazarlar ve eserlerinin tamamı Türk edebiyatı için kilometre taşlarıdır. Bu eserler ve yazarların içinde benim beğenmediğim ve eleştirdiklerim de mevcuttur. Bir okuyucu olarak benim eleştirmiş olmam veya beğenmemem o yazar veya romanı değersiz yapmaz. Gök kubbenin altında onların sesleri yaşamaya devam edecektir.

Hasan Ali Toptaş’ı edebiyat dünyasına girdiği andan itibaren okumaya başladım ve hala takip ederim.  Onun hakkında ahlaksız davranışın varlığını ileri sürülenlere cevap verecek olan bizzat kendisidir. Konunun yasal yönü varsa bu konuda da hukuk sistemimiz içinde hiçbir yan yola sapmadan mutlaka kadını korumak adına ilerlemelidir. Tam bu aşamada şu soruyu soruyorum; benim bugüne kadar okuduğum Hasan Ali Toptaş romanlarının hepsi boşa mı çıkmalı ve bu saatten sonra onları değersiz ve bırakın okunmasını hatta ele alınmasında zarar olan zararlı metinler olarak mı görmeliyim? Hasan Ali Toptaş bu suçlama (varsayalım ispatlandı ve yargılandı) nedeniyle bunca birikimiyle boşa mı çıkacak? O zaman bir sanatçıdan bir beşer olan sanatçının değil bir ilahın ortaya koyduğu bir üretim mi aramalıyız? Sanatçı bir ilahi özelliğe yakın kişilik mi olmalıdır? Sanat, sanatçı ve sanat eseri nasıl ahlaksız olur? Sanat, Sanatçı ve Sanat eseri ahlak ilişkisini nerede kurmalıyız?

Orhan Pamuk hakkında Nobel Edebiyat Ödülü almadan önce edebiyatı hakkında çok eleştiri yapıldı ve hatta intihal yoluna saptığı ileri sürüldü. Orhan pamuk Nobel’e giden yolda izlediği siyasi söylev ve tutumlarının etkin olduğundan hareketle bir çeşit aforoza uğramıştır.

Bugün vatan şairi olarak anılan ve Moskova’da ölmek zorunda kalan Nazım Hikmet bir dönemin vatan hainiydi.

“Sakarya, Hani kıvrım kıvrım akarya”  gibi etkin şiirleriyle sağ-muhafazakâr kesimde tartışılamaz şair ve düşünce adamı boyutuna gelen Necip Fazıl’ın bir dönem alkol, kumar ve gece hayatı sorunu es geçilir.

Bu veya benzeri örnekleri artırmak mümkün olup, bu durum sadece bize has değildir. Woody Allen tek bir örnek değildir. Heidegger’in 1927 yılında yayınladığı felsefi kariyerinin en önemli eseri olan  “Varlık ve Zaman”  kitabını Heidegger’in Nazilerle ilişkisi nedeniyle yok mu sayalım?

Tekrar Hasan Ali Toptaş konusuna dönelim;

  1. Bu kitaplarla Hasan Ali Toptaş’ı birlikte veya ayrı değerlendirmek zorunda mıyım? 
  2. Birlikte değerlendireceksem (varsayalım suçlu bulundu) bu kitaplar benim hayatımda boşa mı çıktı? Bu kitaplardan aldıklarımı benliğimden nasıl çıkartıp arınacağım?
  3. Hasan Ali Toptaş yeni kitap yazarsa okumayayım mı?
  4. Eski veya yeni Hasan Ali Toptaş ve bu eski ve yeni dönem eserlerine ayrı ayrı mı bakalım?

Sanatın en önemli özelliği sanat eserinin sahip olduğu değerlerin sanatsevere kapasitesi oranında aktarım gücüne sahip olmasıdır. Ödeyeceğiniz ücret ile sanatçının sadece o ana kadar mevcut bir birikimden yararlanır ve bu değeri kendinizce işleyerek içselleştirirsiniz. O eserle bağlantınız gerçek dünyadan daha çok sanal bir hayatı (tahayyülü) kapsadığı için bu fiziki bağlantıyı kestiğiniz anda; artık o sanatçının sizin reel hayatınızda etken olması ortadan kalmasına karşın sanat eserinin varlığının etkisi sanal etki olarak devam edecektir.

Tarafları (sanatçı ve sanatsever)  fiziki ve belirgin olarak bir camianın içinde veya medya aracılığıyla sanatçının ahlak kapsamında olumsuz değerlendirilen bir eyleminin varlığının sanatsever tarafından öğrenmesi ve etkilemesi gayet doğaldır. Sevgilisine ihanet eden kişiyi sadece sevgilisi ilgilendirir. Aldatan veya aldatılan kişinin sanatçı olması olayın niteliğini değiştirmez.  Bu da sanatçının ürettiği sanat eserini ahlaksız yapmaz.  Buna cinayet işleyen sanatçıların sanat eseri de dâhildir. Varsın yeter ki; sanat eseri özelliğinde bulunsun. Sanatçılar da birer ilah değil, sizin bizim gibi “Beniâdem”dir. Onların da sizin ve bizim gibi duyguları, ihtirasları ve beklentileri var. Suç varsa da yasal yollardan cezalandırılması gerekir. Sanatçının eserini yok saymak sanatçıya değil, sanata kesilmiş bir cezadır.

Netice olarak; her olay kendi mecrasında değerlendirilir. Sanat; sanatçı tarafından sanatsevere bir aktarım olup, sanatçının ahlaki tutumu ne olursa olsun sanatçı tarafından ortaya konanı yok saymak mümkün değildir. Sanat niteliği çalışmalarla tamamlanarak ortaya çıkmış bir eser üzerinden sanatçı için suç ve/veya ahlaksız sayılabilecek bir eylemi sanatçının eserlerinin değerlendirilmesine esas tutulmasını bir çeşit engizisyon sayarım.  Zaman her şeyi değerlendirdiği gibi sanatı da, ahlak ve ahlaksızlığı da değerlendirir ve herkesi bir yere koyar. Sanat adına kimsenin ahlak bekçiliği yaparak sanatçı üzerinden sanata sınırlar koymasına gerek yok ve kimse de bunu yapamaz.  Bireysel haklar açısından veya kamu tarafından yasal yola başvurmak gerekiyorsa bu yolda sonuna kadar ilerlenmeli, ancak insan olan sanatçının eylemleri üzerinden sanat eserlerine saldırı veya yok sayma bir çeşit engizisyondur.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.