Vecdi Uzun: Tolga Ezel İle Yaşam ve Sanat Süreçleri Üzerine…

Share Button
Tolga Ezel

“Geçmişte yaşadığım olayların etkisiyle içimde oluşan renklerin parlaklıklarının gücünü bir tarafta resimlerimde sonuna kadar cesaretle kullanırken, diğer taraftan da o renklerdeki güçleri siyah konturlar ile ayırıp parçalıyorum. Böylece izleyicilere kolaylıkla görüp algılayabileceği renk dağılımı sunmaya çalışmaktayım.  “

Vecdi Uzun: Yaşam ve sanat süreçlerinizi ana hatlarıyla anlatır mısınız? Sizi resim sanatına yönelten köşe taşı nedir?

Tolga Ezel: 1977 İstanbul doğumluyum. Benim özgeçmişim; okuduğum okullar ve bulunduğum şehirlerden daha çok yaşadıklarım, içinde bulunduğum olay ve ortamlar ile bu yaşadıklarımla başlayan süreçte farklılaşan bir yapıyla görmeye başladığım renklerle özetlenebilir. 

Her çocuk gibi kâğıtlara çizimler yapardım.  Boyalarla ilk haşır neşir oluşum bu döneme denk geliyor. O dönemler mizah dergileri çok popülerdi ve büyüdükçe karikatür yapmayı sevdiğimi fark ettim ve bir süre de karikatür yaptım.

Benim için her şey 1993 yılında başladı diyebilirim. Bir psikoz yaşadım ve kendimi farklı bir boyutta buldum. Dışarıdan bakanlar buna delilik diyorlar, fakat bunu yaşayan için çok değişik duygulardır. Tabi burada parantez açayım; her delilik bir matrix ortamı, ya da akıl oyunları filmindeki gibi değil, çok büyük dramlar yaşanıyor. Ben bu sıkıntıya düşenler içinde şanslı kesimden oldum ve o âlemde sanki bir Alice Harikalar Diyarı’nda dolaşır gibi dolaştım. Bu süreçten başlayarak algılarım tamamen değişti, renkleri olduklarından daha renkli ve parlak gördüğünüz bir dünya düşününüz; ben dünyayı öyle görür oldum. Yaşadıklarım benim için güzel olduğu kadar bedeli de çok ağırdı, çünkü o tarihlerde akıl hastanelerinin hali içler acısıydı. “Dünyada bir cehennem var mı?” deseler; hiç tereddüt etmeden “Manisa Ruh ve Sinir Hastanesi A2 bölümü (Tehlikeli hastaların bulunduğu kapalı bölüm)” diyebilirim. 1993 Eylül ayında o bölümde tedavi olurken demir parmaklıklar ardından hastane avlusunu izlerdim. Aylardan Aralık ayıydı ve hava buz gibiydi. O soğukta avluda resim yapmaya çalışan yaşlı bir adam dikkatimi çekerdi. Beni açık bölüme aldıkları zaman hemen resim yapan adamın yanına gidip izlemeye başladım, hayatımda ilk defa soyut bir resmi ve yapılışını görüyordum. Tuvale rastgele fırça darbelerini vuruyordu ve onunla ufak bir tartışma yaşadık. Çünkü yaptığı bana çok saçma gelmişti ve bu yaşlı adamın resim dediğini bana göre herkes yapabilirdi. Tartışmanın sonunda o yaşlı adam da bana soyut resmin ne olduğunu detaylı olarak izah etti. Ne kadar yaşlı adam soyut resmi anlatsa da bana göre soyut resim izleyene doğrudan bir şeyler anlatmalıydı.  Bize öyle öğretilmişti. 

Ben çok fazla ısrarcı konuşunca bu yaşlı adam sekiz adet A4 kâğıdı ve kurşun kalem verip soyut çizim yapmamı teklif etti. Aklı hastanesinde her şeyin sınırlı ve izine tabi olduğunu düşünürseniz, bana verilen A4 kâğıdın kıymetini anlarsınız. Kâğıtları alıp çizim yapmaya başladım ve o günden beri resim yapıyorum. Beni resim sanatına yönelten Aralık ayı ayazında bir akıl hastanesi bahçesinde elleri soğuktan titreyerek resim yapmaya çalışan o adamdır. O adam kimdir? Resim tarihimizde yeri var mıydı? Hala bilmiyorum. O dönem yaşadığım olaylar ve durumumum olayları ve sanatın büyüklüğünü kavramama engeldi.

V.U.: Tam bu arada şu sormak isterim; sizi bu sürecin içine iten olay ve buradan çıkmanızı sağlayan sizde mevcut olan güç neydi? 

T.E.: Erenköy semtinde 1993 senesi Eylül ayındaydık ve 16 yaşındaydım. Henüz o yaşta sanki çok şey yaşamışçasına bir bunalım yaşadım ve ölümü merak etmeye başladım. Bu duyguyu yoğun olarak yaşadığım bir gece ayak bileklerimde karıncalanma hissettim ve geçmesini beklerken uykum kaçtı. Hayatın anlamını sorgularken karıncalanma daha yukarıya doğru çıkmaya başladı ve inanılmaz rahatsız edici bir boyuta ulaştı. 9. katta balkona çıkıp aşağı atlamak için cesaret toplamaya çalışırken o esnada sabah ezanı okunmaya başladı. Ezanın bitmesini beklemeye karar verdim, fakat karıncalanma bütün vücudumu sarmıştı. Tam ezan biterken gök gürültüleri başladı ve hayatımda gördüğüm en şiddetli sağanak yağışla karşı karşıya kaldım. İntihar fikrinden vazgeçip dışarı çıkma isteği oluştu ve o sağanak altında Bağdat caddesinden Kadıköy’e doğru yürüdüm. Müthiş bir duyguydu, karıncalanma kaybolmuş ve sanki bir güç ruhumu serbest bırakmıştı.

Algılarım tamamen açılmıştı, sesler ve renkler değişmişti. Ben hayatımda kuşların bu kadar güzel öttüğünü duymamıştım. Sanki dünyada değil de bir çizgi filmin içerisindeydim, renkler aşırı canlıydı. Çocuk aklımla dünyada kıyamet koptuğunu ve artık cennette olduğumu zannettim. Kadıköy’den Üsküdar’a yürüdüm ve kendimi bir türbede buldum. Orada dua ettikten sonra dünya dışı sesler duymaya başladım. Bu yürüyüşüm polisler beni bulana kadar altı gün sürdü. Kamuoyunda tanınmış kendini mehdi ilan eden insanları çok iyi anlıyorum. Öyle masalsı bir atmosfere girince ve ufak tefek mucizelere şahit olunca ister istemez kendinizde ilahi bir güç var sanıyorsunuz ve seçilmiş insan olduğunuza inanıyorsunuz.

Deliliğin gelişi ölümün gelişi gibidir. O geldiği zaman gerçeklik kaybolur, anlamazsınız bile. Deliliğin benim için en trajik kısmı kendime geldiğim an oldu. Düşünsenize Tanrı’yı iliklerinize kadar hissetmişsiniz, sizinle konuşmuş ve dünyanın en cesur en mutlu en güçlü insanı olmuşsunuz, kalkıp diyorlar ki;  bunların hepsini sen uydurdun ve hepsi bir hayaldi sanrıydı. O zaman iyi güzel de¸ ben o duyguları gerçekmiş gibi yaşamış bir kişiyim. En üst düzeyde yaşanan bu duygulardan sonra beni ne mutlu edebilirdi şu saatten sonra?

Kendime geldiğim anı şöyle özetleyebilirim. Polislere “Şu cennetteyiz, kıyamet koptu gibi şeyler söyleyince “Tamam sen de bizdensin” dediklerini anımsıyorum. Beni karakolda beklettikten sonra aileme haber verdiler ve hastaneye gittik. İğne yapıldıktan sonra gözümü 4 kişilik bir odada açtım ve renkler normale dönmüştü. Kapıyı açıp koridora çıkar çıkmaz bir anormallik olduğunu fark ettim. Bir sürü hasta koridorda yürüyordu, duvara yaslanıp onları izlemeye başladım. Çoğu kendi kendine konuşuyor, bazıları çığlık atıyordu. Benim yaşlarımda bir çocuk sadece havaya bakarak yürüyordu, dünyadan tamamen koptuğunu düşündüm. Bu labirentten çıkmak için olan biteni düşündüm ve delirdiğimi anladığım an sinir sistemim bozuldu, ellerim titremeye başladı, yaslandığım duvardan yavaşça yere oturdum. Gerçeğe döndüğünü idrak etmek çok kötü bir duygu inanın. O sırada az önce bahsettiğim havaya bakarak yürüyen çocuk aniden eğilip elini uzattı ve “Yıkılmanın zamanı değil, hep güçlü olacağız” dedi ve beni ayağa kaldırdıktan sonra havaya bakarak yürümeye devam etti. O an bütün negatif duygularım yok oldu ve normal hissetmeye başladım.

Ne zaman kendimi güçsüz hissetsem o çocuğun söyledikleri aklıma gelir ve kendimi iyi hissederim. “Yıkılmanın zamanı değil, hep güçlü olacağız. “

V.U.: Sanat Dünyamızda yerli ve yabancı birçok sanatçı bir şeklide birçok sanatçı size has ve sizin geçtiğiniz yoldan geçmiştir. Yaşadıklarını ve bugün bulunduğunuz yeri bir sanatçı olarak değerlendirirseniz bu süreç size ne gibi etki etki yaptı ve yeni kapılar açtı?

T.E.: Öncelikle kendinize sorduğunuz ilk soru “Benim yaşadıklarım neydi?” oluyor ve bir araştırma içine giriyorsunuz. Yaşadıklarımdan yola çıktığım zaman karşıma okültizm ve birçok öğreti çıktı. Tasavvuf okudum ve Mevlana’yı daha iyi idrak ettim. Resim yapmanın büyüsüne kapıldım, özgün bir eser üretmek ve dünyada eşi benzeri olmaması inanılmaz güzel bir duygu.

Bazı koleksiyonerler benden pastel renklerde resim istiyor, oysa ben farklı bir etkide gördüğüm renkleri o etkileriyle kullanmaya çalışıyorum. Pastel renklerle resim yapmaya kalkarsam o resim hiçbir zaman bitmez ve yarım kalır. Resimlerimde renklerin gücünü sonuna kadar kullanıp o güçleri siyah konturlar ile ayırıp parçalıyorum. Böylece izleyicinin görüp algılayabileceği renk dağılımı sunmaktayım.   

Pastel renkler ölü renkler olup,  enerjileri çok düşüktür. Canlı renkler enerji yayarlar; örneğin kırmızı renk aşkı ve tutkuyu temsil eder, turuncu renk yaşama sevinci verir. Her renk farklı enerjiler verirken renklerin yan yana kullanılması bambaşka bir algoritma yaratır. Her ressamın renkleri kullanışının farklı olması bu algoritma yüzündendir. Kendi resimlerinden örnek vermek gerekirse; on ayrı rengi eşit ölçüde kullandım. O renklerin arasında yeşil renk varsa o resim yeşil ağırlıklı görünür oysa bütün renkler eşit kullanılmıştır. Bu dengeyi belli renkleri yan yana getirerek kurarım. Çok renkle resim yapmak zordur belli bir disiplin gerektirir. Şu an kullandığım renkler tamamen psikoz döneminde gördüğüm canlılıkta olan renklerdir. Ben sadece tecrübelerimden faydalanarak hangi canlı renkler yan yana durduğunda daha pozitif enerji verdiğini fark edip kendime özel bir renk kuramı oluşturdum.

Louis Vain ve Vincent Van Gogh’un psikoz dönemlerinde yaptıkları resimleri incelediğimiz zaman dünyayı o renklerde gördükleri bariz ortadadır. Resim yapmak bana sadece sanatın bambaşka bir dünya olduğunu göstermedi. Yaşadıklarımdan yola çıkarak bilgi edinerek eser üretmemi sağladı. Örneğin; Platon hakkında bir eser üreteceğim zaman Platon hakkında bilgilenmiş oluyorum. Aynı zamanda resmin içerisinde ezoterik semboller de soyut şekilde bulunuyor. İşin ilginç yanı zamanının en gelişmiş uygarlıklarında semboller hep en ön plandaymış. Mısırlılar ve Sümerler sembolleri her fırsatta kullanmışlar. Yaşadığımız dönemde öyle bir sistem kurulmuş ki; semboller sadece markalarda kullanılmış. Oysa sembollerin bildiklerimizden daha da büyük bir gücü vardır. Eser üretirken sembolleri iki ayrı aşamada kullanıyorum. Eğer bir kişiye ithafen resim yapıyorsam onun hayatında yer almış çeşitli sembolleri buluyorum. Örneğin Van Gogh için yaptığım resimde kulağını kestiği ustura ve apsent şişesi gibi onun hayatında önemli yeri olan semboller soyut şekilde bulunuyor. Diğer aşama ise kadim uygarlıkların kullandığı güç veren iyiliği temsil eden çeşitli sembolleri soyutlaştırmak oluyor. Ben sembolistim bu yüzden semboller olmadan resim yaptığım takdir de, o resmi kendime ait hissetmem.

V.U.: Sanatseverlere resimleriniz hakkında ne anlatmak istersiniz? Resimlerinizi nasıl tanımlayabilirsiniz? Resminizde vermek istediğiniz mesaj nedir? Eserlerinizdeki yansımaları ve ipuçlarını nasıl görebiliriz?

T.E.: Resimlerimde  genellikle ilk göze çarpan kullandığım renkler oluyor. Pastel renkleri sevmiyorum ve olabildiğince canlı renkler kullanmayı tercih ediyorum. Resimlerime bir konu, ya da kişi belirleyip araştırmalara başlarım. Örneğin; Âşık Veysel’e ithafen bir eser yapacaksam onun hakkında erişebildiğim bütün bilgileri okurum ve hayatındaki dönüm noktalarını oluşturan sembolleri soyutlaştırıp resmin içine kendime ait yöntemle eritirim.  Sadece bir döneme, inanç sitemine ve kişiye özgü sembollerle sınırlı kalmam. Resmimde kadim uygarlıklarda kullanılan çeşitli sembolleri hatta ezoterik sembolleri de soyut şekilde kullanırım.  Resimlerime sembolleri adeta çivi ile çakıp yerleştirirsem bu defa o resme çakılı semboller anlatılmak istenilenin önüne geçer ve resmi sabote etmeye başlar. Bir sembolü bilinen formuyla ve doğrudan resme yerleştirmem. Bu yüzden benim resimlerimi anlamak için eserin konusu hakkında bilgi sahibi olunması gerekir. Çünkü benim yaptığım çözümlenmeyi bekleyen bir bulmaca gibidir. Yaşadığım yüzyılda ne kadar anlaşılırım bilmiyorum, ama gelecek nesillerin beni çok rahat anlayacaklarına inanıyorum.

V.U.: Sanatta özgünlük konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Sizin resimlerinizi özgün yapan nelerdir?

T.E.: Soyut resmi önemli kılan en büyük faktör eserin özgün olmasıdır. Her ne kadar “Resim resme bakılarak yapılır.” denilse de ben bu düşünceye katılmıyorum. Burada her resmin başka bir resimden etkilenerek sanatçıdan çıkan eklektik bir yapının ürünü olduğunu savunanlara bir gönderme yapmaktayım. Etkilenme sadece bir tarza yönelik olabilir, fakat o tarza kendi yorumunu katabilmek için yaratıcılık gerekir. Maalesef ülkemiz resim sanatında bu dönemde en çok tartışılan konulardan biri özgün olmayan taklit yapıtların çok fazla olmasıdır. Bu probleme nasıl bir çare bulunur bilmiyorum, fakat sanat dünyamızca gerekli mücadele verilmediği takdirde ülkemizde resim sanatının batının özgünlüğünü yakalaması giderek daha da çok zorlaşır.

Benim resimlerim bana ait ve özgündür! Benim resimlerimi özgün yapan temel; resme başlarken daha önce hiç soyut resim görmemiş olmamdır. Resim yapmaya başladıktan sonra önce resmin ve daha sonra özellikle soyut resmin ne olduğunu öğrenmek için soyut resim yapan ressamları inceleme fırsatım oldu. Daha doğrusu buradan kendi tarzımı kendim bulmaya çalıştım… Demek daha doğru olur. Örnek vermek gerekirse bir esere başlarken önce boş tuvali izlemeye başlarım.  Bu izleme sürecim bazen birkaç saat sürebilir. İzleme süreci sonucunda bir kompozisyon belirlerim ve sembolleri nasıl esere eriterek yerleştireceğime karar veririm.  Bu eriterek yerleştirme çabam benim özgünlüğümün temelidir. Tüm bunlar olurken saatlerce fazla boş tuvale bakar, aynı zamanda bir trans haline geçerim ve eserle bütünleşirim. Sonra çizim aşaması, boya aşaması, kendime özgü boyayı kazıma işlemlerinden sonra özgün bir eser ortaya çıkmış olur. 240 x 170 cm. boyutunda bir eseri yapmadan önce 2 gün boyunca tuvali izlediğimi hatırlarım. Resme başlayabilmem için her şeyin aklımda yerli yerine oturması gerekir.

V.U.: Başta resim olmak üzere sizi ve sanatınızı etkileyen sanatçılar kimlerdir?

T.E.: Beni etkileyen sanatçılar var,  fakat sanatımı etkileyen sanatçı yoktur. Klasik bir açıklama olacak; fakat Pablo Picasso yaşadığı dönemin çok üzerinde resimler yapmıştır. Onun yaratıcılığının çok az sanatçıda bulunduğunu düşünüyorum. Picasso’yu bir kenara koyarak benim üzerimde önemli etkisi olan bir sanatçı varsa o sanatçı “Vassily Kandinsky” olabilir. Bu kendi içimdeki içsel yolculuğum esnasında kendisinin renk kuramını inceleyip ben de kendime özgü bir renk kuramı oluşturdum. Çok renkli resimler yaptığım için belli bir algoritma gerekiyor. Renk dengesi çok önemli ve Kandinsky bunu başarmış önemli bir sanatçı.

Türkiye’de ise Haluk Özden ve Mehmet Uygun’u çok yaratıcı buluyorum. Haluk Özden gerek ilk dönem yarı illüstratif eserleri, gerek daha sonra geometrik soyut eserleri ve gerekse şu an verdiği mücadelesini takdir etmemek elde değildir. Mehmet Uygun ise yarattığı fantastik dünyayı aktarım şekliyle çok önemli bir sanatçıdır.

V.U.: Sizin sanatınızı ortaya koymanızın temelini oluşturan duygu, bilgi ve tecrübenizin birikimi nedir? Bunu nerede ve nasıl oluşturdunuz? Bunları eserlerinizde nasıl ortaya koyuyorsunuz?

T.E.: Sanatımın temelini oluşturan duyguların en başında şüphesiz adına delilik denen fakat benim için farklı boyutları deneyimlememi sağlayan hal olsa gerek. Çok insan gizlemeye çalışır. Ben açıkça söylüyorum; Bir insanın kalbi, böbreği, gözleri gibi beyni de bir organıdır ve o da hastalanınca hekimler tarafından tedavi edilir. Ben de bir organımın tedavisi için bir hastanede uzun süre yattım. Tedavi sonrası yaşadığım neydi diyerek yola çıkıp ve araştırmalar yaptım. Ezoterik sembollerle ilgilendim, tasavvufu inceledim ve metafizik ile ilgili binlerce yazı okudum. Aradığımı buldum diyemem, fakat şu an için çok yakınına ulaştım.

Eserlerimde sembolleri soyutlaştırıp, çok dikkatli incelenmediği sürece kolay fark edilemeyecek şekilde resim içinde eriterek kullanıyorum. Her geometrik ve geometrik olmayan şekillerin; var olmalarından kaynaklanan bir enerjisi olduğuna inanıyorum. Resimdeki çabamın bir kısmı da bu şekliler üzerindeki enerji ile izleyiciye bir enerji ve bu enerji üzerinden mesaj aktarımıdır. Ayrıca resim yaptıkça resme aktaracağım konuyu derinlemesine araştırma ihtiyacım sonucunda doğal olarak bilgi birikimi ediniyorum. Benim tek gayem resimlerimin zaman ve mekân aşarak geleceğe gitmesidir. Zaman zaman resmimin anlaşılmadığı konusunda eleştiriler almaktayım. Ben resmimle zaman ve mekân yolculuğu yapma iddiasında isem; dünyanın nerelere gideceğini, ama bu gidişlerin de mutlaka geçmişteki bazı temel noktalardan hareketle olacağını düşünürüm. Şu an dünyada olmayan bir nesil için resimlerimi yapıyorum. O dönemde yaşayanlar resmimdeki sırları çözdükçe o temel taşlara ulaşacağına ve beni daha iyi anlayacaklarına inanıyorum.

“Eser” kelimesinin Osmanlıca’da karşılığı iz anlamı taşıyor. Şu bir kaç görüntüden ibaret olan hayatımda geleceğe bir iz bırakabilirsem ne mutlu bana! Bugüne bırakılan izler geleceğe yönelik olmazsa kaybolur gider.

V.U.: Sizce sanat nedir? Sanatın yönü nereye dönük olmalıdır?

T.E.: Sanat; madde üstü plânlardan alınan tekâmül ettirici tesirlerin diğer insanlara muhtelif araçlarla aktarılmasıdır, bir tür orta seviyeli ruhsal tebligattır. O tebligatı yapan sanatçı ve tebliğ edilen sanatseverdir. Aristo belki de farkında olmadan binlerce yıl önce soyut sanatı tarif etmiştir. Ona göre sanatçı insanlara farklı dünyalar sunar ve doğada olmayan güzellikleri sunarken kendinden bir şeyler katarak kendini ifade eder. Tamamen katılmakla birlikte sanatçının bir simyacı olduğuna inanıyorum. Sanat ilahidir ve yönü Tanrıya dönük olmalıdır.

V.U.: Türkiye resim sanatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

T.E.: Resim sanatı iki ayrı bölümden oluşuyor. Bir eser ortaya koymak ve onu paraya çevirmek. Her iki anlamda da Avrupa ve Amerika kıtalarından çok gerideyiz. Örnek vermek gerekirse, bizde en popüler ressamların eserlerini ortalama 10 bin dolara edinmek mümkünken, popüler bir Amerikalı ressamın eserini 2 milyon dolara alabilirsiniz. Maddi olarak bakınca bir yerlerde problem olduğu kesin. Ayrıca intihal işler ile gündeme gelen çok ressam var ve buna izin verilmeye devam edildiği sürece resim sanatımız kötü anılacak. Tüm çabam özgün resmin anlaşılmasından yanadır.

V.U.: Siz şu an kendinizi sanat yolculuğunda nerede görüyorsunuz ve nerede görmek istersiniz? Gelecek ile ilgili hedefleriniz nedir?

T.E.: Şu an yolun başındayım daha yapılacak çok eser var. Pandemi öncesi düşüncelerim çok farklıydı, fakat kendimle baş başa kaldığım bu dönemde gelecek adına tek hedefimin eserlerimi gelecek nesillere ulaştırmak olduğunu anladım. Pandemi esnasında ben de ailece covid-19 virüsüne yakalananlardanım.  Bu sürecin etkisi de bir şekilde kendisini resimlerimde ortaya çıkacaktır. Bu etkileri hemen resimlerime yansıtmak yerine,  onun da resimlerimde belirginleşmesini doğal sürecine bıraktım.

V.U.: Son olarak ne söylemek istersiniz?

T.E.: Ben kimseden doğrudan resim eğitimi almadım. Resimde arayışlarım yoluyla ilerlemeye çalışıyorum. Çok fazla araştırdım çok fazla okudum. Esas amacım resimlerimi ileri nesillere aktarmak olduğundan dolayı boya malzemeleri hakkında incelemelerde bulundum. Yapılan eserin renkleri 100 sene sonra değişirse geleceğe gidememiş olursunuz. Bu yüzden en iyi malzemeyi kullanmaya dikkat ederim. Ara renkleri kendim elde etmekten kaçınırım,  zira bazı renkleri boya üreticileri bile zor elde ediyor ve boyadaki pigment kalitesi resimlerin uzun süre ilk halini koruması açısından çok önemlidir.

 Bu keyifli söyleşi için sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Share Button

Hakkında Vecdi Uzun

1959 Mersin doğumludur. İşletme ve Felsefe Lisans mezunu olup, Sanat Tarihi eğitimine devam etmektedir. Başlangıçta banka ve finans sektöründe üst düzey yönetici ve daha sonra bir dış ticaret şirketinde ortak olarak iş hayatını sürdürmüştür. Yayınlanmış romanları ve bazı resim sanatçıları anlatan biyografik kitapları bulunmaktadır. Şu an düzenli olarak çeşitli gazete ve dergilerde başta “Genç Ressamlar” olmak üzere plastik sanatçıları tanıtıcı yazılar ve sanat yazıları yayınlamaktadır.

Yorumlar kapatıldı.