Evrim Sekmen Becan: ŞİŞTTTT!

Share Button

Leonard Koscianski, Suburban, night-lights.

Medya ve sanat ilişkisi üzerine olan düşünceler her geçen yeni teknolojiyle yeni bir biçime bürünüyor. McLuhan’ın Medium is a message söyleminden sonra küresel köyü ilan ettiğinde yaşam şekillerimiz çoktan değişmeye başlamıştı. McLuhan’ın meşhur mesajı ve küresel köy söylemi iyimser bir bakış açısı taşır. Postmodernlerin McLuhan’ı diyebileceğimiz Baudrillard ise simülasyon kavramına ortam olarak medyayı seçer. Medya bağlamında gördüğümüz her şey gerçeklerin birer benzeşimi yani simülasyonudur. Baudrillard’ın bu indirgemeci yaklaşımı bireylerin toplumsal cinsiyet, ırk, aidiyet gibi ideolojik taraflarını yok saydığı için eleştirilmiştir. O bu söylemini ideolojinin sonu zaten gelmiştir, diyerek telafi ettiyse de eleştirilerden kurtulamamıştır. Postmodern dünya birçok kavramın sonu geldiğini ilan ederken, aslında sonun değil yeni başlangıçların izini sürmemiz gerektiğini, teknolojilerin kurguladığı hayatlarımızdan anlıyoruz. Yeni teknolojiler, modernizmin çözüme ulaşmamış sorunlarını peşinden süreklerken yeni kavramlar, yeni boyutlar eklemekten de geri durmaz. Önümüzdeki yıllar tam bir kaosun ortasında yolumuzu aramakla geçecek. Öncelikle modern hayaletlerin sesine kulak verip hesaplaşma alanlarımızı diri tutmayı es geçmeden…

 

Bildiklerimizden başlayalım…

 

Medya ve sanatın ortak noktası birey ve toplum. İki yapının da toplumu şekillendirme, bilinçlendirme gibi ortak misyonları var.  Yolumuza iyi niyet taşları döşenirken yolun sonunun cehenneme çıkabileceğini hesaba katmamıştık. Hayatımızı daha karmaşık ve yapay bir hâl aldı. Hatanın hoş görülmediği pragmatist bir dünyaya açtık gözlerimizi… Her şeyin mükemmel ve kusursuz olması gerektiğini içimize nakşeden Amerika, bu yüzyılın başat mimarlarından biri. Çağımızın filozofu Baudrillard’ın Amerika isimli kitap yazması, onlardan aldığımız Hollywood, Disneyland gibi simge yerlerin Baudrillard’ın temel analizlerini içermesi, bu çağın dinamiklerini yansıtan aynalar olmalarından kaynaklanır. Amerika, oluşturduğu yapı ve dünyaya empoze ettiği kültürle dünyanın temel bileşkelerini sunar. Amerika’nın her alanda yaptığı etki, ekonomisinin refahı sayesinde yaygınlık kazanmıştır. Bu nedenle sanatta ve kültürde de Avrupa’dan çaldığı bayrağı günümüze kadar taşımaktadır. Sanat piyasasının kalbi gene burada atmaktadır. Bu kalıplaşmış sözler Amerika’nın kurduğu sistemin açmazlarını örtememektedir.

 

Şu aralar Amerika’nın bilinen sanat yazarlarından Susan Thornton’un “Sanat Yazarlığı Şef Garsonluk mu Oldu?” yazısında hayat standartları yüksek bir şekilde yaşarken, vicdanına yenilen ve yaptığı işe saygısı kalmayan bir sanat yazarının çığlıklarıyla kendimize geldik. Sanat piyasasındaki yeriniz kültürel ve sanatsal bir aydınlanmanın yerine piyasa dinamiklerine karşı konumlanmanın ötesine geçmiyor. Ahu Antmen’in itirafı da bir o kadar önemli. Kültür endüstrisinin aktörlüğünü yapmaktan başka işe yaramıyor yazdıklarımız. Ana akımda karşılık bulmak zorlaşıyor. Ana akım bağlamında yer alıp eleştirel olabilmek ise sırça sarayda olup ahkâm kesmekle özdeş sayılıyor. Sorunu kültür sanat aktörlerine indirgemek elbette yeterli değil. Adına ister tüketim toplumu, ister kültür endüstrisi deyin bu sistemler eleştiriyi de kendileri yaptıkları ve meşrulaştırdıkları için ve modernizmin gelişmeci yanını vurgulayan yapay bir refah toplumu yarattıklarından yeni sözler duymak, söylemek zorlaştı. İnsanlar gibi metinler de dolayısıyla sanat yapıtları da bir kısır döngünün içine girmiş bulunuyor. Postmodernizm çağında modernliği yarım kalmış bir toplumun uyum sürecinde ortaya çıkan garipliklerden dolayı ne tek başına medyayı ne de sanatı suçlayabiliriz. Konu, kültürel inşa sürecinin bir kenara bırakılıp popüler kültürle günü kurtarma edimlerinden kaynaklanan sonuçlardır.

 

Günümüzü medyanın iktidar sarhoşluğu ve eleştiriyi yok saymasıyla kurtarmaktayız. Çok seslilik denilen şeyi yanlış anlamış olacağız ki düşünce imbiğinden, geçmiş deneyimlerden beslenmeyen her sözümüzle durumu değerlendiriyoruz. Bu sözler de medyada yer buldukça topluma tutulan ayna daha çok netleşmektedir. Her şeye rağmen hayat devam etmektedir. Hayat devam ediyor diyerek yaşam reçeteleri sunan programların bombardımanı altında yazılar ve popüler kültürle donatılmış zihinler söz konusu hayata ve bazı temel değerlere müdahaleye gelince sessiz kalamadılar. Gezi parkındaki direnişler aslında kimsenin mutlu olmadığının, kapitalist yaşam reçeteleriyle özgürleşmenin ve birey olmanın mümkün olmadığının anlaşılmasıydı. Yaşam reçeteleri sizi sadece kendinizin olmadığı bir hayata katılmaya ve uymaya zorluyordu. Bunu da en güzel ve en özel medya aracılığıyla yapıyordu.  Medya eleştirileri öteden beri yapılmakta gösteri toplumu metaforuyla temsil edilmekteydi. Yalnız bunun farkında olan sosyal grupların ortaya çıkması ve bu enerjiyi sanat alanında var etmeye çalışması yeni, estetik bir dil doğurdu. O nedenle savunma araçlarımızı kuşanıp bu sistemin içinde alternatif bir ses olarak yer almak ezberin bozulup taşların yeniden koyma çabasıdır. Gezi gerçeğinin sosyal alana taşıdığı bu uyanma ile biraz sakince düşünmekte fayda var. Adımların sosyal bir arayışla sonuçlanması gerekmektedir. Kendimize soracağımız sorular şunlardır. Nasıl bir hayat istiyoruz ve bu hayatı bizim dışımızda şekillendiren otoriteyle ilişkimizin sınırları nelerdir? Medya bu ince keskin çizgide nerede duruyor? Bu soruların cevabını bir çırpıda söylemek mümkün değil ama konuşan toplum olmanın getirdiği bazı paradigma değişimlerinden haberdar olmak, çok sesliliğin bir argüman hâline geldiği bir ortamda toplum derken nasıl bir kitleden söz ediyoruz tanımlamak gerekir. Medyanın ve sanatın içinde bulunduğu sistemde, bu olguları oluşturan zihin yapısının nelerden beslendiği ve neler ürettiği şimdide yaşanılan toplumsal ruh hâlini özetlemektedir. Bu noktada medyayı incelemek önemlidir. Şimdilerde çok konuşulan yeni orta sınıf teorileri, toplumdaki katmanları birbirinden ayıran ve aynı zamanda birbirine bağlayan araç işlevi görüyor. Yeni orta sınıf, alt katmanlarla ve üst sınıfla da bağlantısı olan melez bir yapıdır. Yeni orta sınıfın ortaya çıkması sol liberal kesimin tanımlanmaya başlamasıyla aynıdır. Tüketime yönelik, eğitimli, uzmanlaşmış beyaz yakalıların oluşturduğu bu grup ekonomik döngüyü sağladığından medyanın bu karmayı görmesi gecikmedi.  Radikal gazetesi, bu yeni oluşan toplumsal sınıfın sesini duyurması açısından bir işlev görür. Radikal iki ekinde eski solcuları ve yeni liberalleri bir araya toplayıp seslerini duyurmada yardımcı olmuştur. Yeni bir dil oluşmaktadır. Ekşi Sözlük, Leman ile yaratılmaya çalışılan eğitimli, dil bilen gençliğin klişeleri ve eski zihniyetleri kendinden soyutlayarak ortaya koyma çabasıdır. . Yeni orta sınıfın görünme alanları sosyal medyadır. Ana akım medya onların anne, babalarına seslenirken;  Ekşi Sözlük, Leman, Uykusuz gibi yayınlar gençliğin olaylara karşı bakışının mizahi dil aracılığıyla temsilcisi olurlar. Gırgır dergisi kırsallıktan kentselliğe geçişte yaşanan trajikomediliği Kemal Sunal mizahı ile paralel aktarırken, onların devamı olan Leman, Penguen ve Uykusuz ise 90 kuşağının apolitik gibi duran ama apolitik olmayan liberal dünyanın, modern ile post modern arasında, tüketime dayalı yeni orta sınıfın ironik dilini kurar.

 

Çağın kodları yeni yüzyılı on üç sene geçtikten sonra daha açık ve net bir şekilde çözülmüştür ve çözülmeye devam ediyor. On üç senenin sonunda yeni teknolojilerin gelenek üzerinde yaptığı etki, yeni oluşan söylemler ve modernizmin hep söyleyegeldiği hesaplaşma alanları ortalığı toz bulutuna bürümüş ve kavram kargaşasına neden olmuştur. Dünya yeniden şekilleniyor ve bu sancılı süreçte sorunlar daha hızlı tanımlanabilmektedir. Dünyada krizlerin, protestoların çok fazla ortaya çıkması hiçbir grubun ezilmeye, baskılanmaya, sınırlandırmaya tahammülünün kalmadığını ve ortak sorunlarda daha hızlı örgütlenme olanaklarının ortaya çıktığını göstermektedir. Kavramları bir bağlama oturtmak ve geleceğe dair öngörülerde bulunmak zorlaşmaktadır.

 

Bir yüzyılı bitirip diğerine geçerken eski ile yeni arasındaki ayrım daha çok derinleşmektedir. Geçmişimizi yok sayıp bugünü kurmaya kalktığımızda günün popüler söylemlerinden daha çok etkileniyoruz. Medyanın, teknolojinin tuzaklarına daha çok düşüyoruz. Geçmişimizle hesaplaşmamızı daha çok yapmalı ve modernleşerek bir kenara bıraktığımız değerlerimize daha çok sahip çıkmalıyız. Besim Dellaloğlu’nun belirttiği gibi Avrupalı kahvesinden ve içkisinden vazgeçmeden modernleşti. Biz niye Dede Efendi’den, Itri’den Ahmet Hamdi’den muhafazakâr yaftası yapıştırarak vazgeçelim? Postmodernizm bu vazgeçişleri bir sisteme oturtarak tekrar meydana çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu nedenle artık Doğulu yanlarımızı rahatça sergileyerek lahmacunumuzu yiyip şalgam suyumuzu içebiliyoruz. Medya da bütün bu kültürel karmaşaya ortam yaratmaktadır. Popüler kültürün beslendiği kültürel bir melezlik ortaya çıkmıştır. Geçenlerde Sait Faik’in hikâyelerinden uyarlanmış “Meraklısına Öyle Bir Hikaye” adlı oyunda bir şişt sesine bile muhtaç olan yalnız aydının seslenişlerine tanık oldum. Modern zamanın yalnız aydınlarını besleyen bir güçtü yalnızlık. Bugün kesin bir belirlenmişlik ve maskesiz bir oyun var. Şişt sesi birçok yerden yükseliyor. İletişim olanaklarının sınırsızlığında herkes kendine ait bir kimlik yaratıp bir dil oluşturabiliyor. Bu nedenle de şişt sesi görece bir özellik kazanıyor. Herkes aynı anda hem yalnız hem kalabalık. Kalabalığın içinde medya ile kuşatılmış bir zaman. Sanat ise bu kuşatılmışlığı seslendirmede bir direnç noktası olabilirse küresel sermaye şirketleriyle yaptığı ortaklığın tozunu atabilir belki üstünden…

Share Button

Yorumlara kapalıdır