Asiye Aydan Çakar: Latcho Drom, Bin Yıllık Yolculuk

Share Button

LATCHO DROM (1993)

Ne güzeldir yollarda olmak şimdi… Acele etmeden, bir yere varma telaşında olmadan, sadece gitmek… Yol senin nereye gideceğini bilir, sen sadece yürürsün.

 

Tony Gatlifin kamerasından bir yol hikâyesi anlatacağım, Latcho Drom. İngilizceye Safe Journey (Güvenli Yol) diye çevrilen, ama bizlerin Laço kelimesinden yapacağımız çıkarımla daha kıpır kıpır, daha içimize işleyecek bir hikâye ile karşılaşacağımızı hissettiğimiz bir film, iyi yolculuklar!

 

1000 yıllık bir hikâyedir bu. Nedeni bilinmeyen yolculuk başlar Hindistanın kuzeybatısından. İsimler değişir, Gitan denilir kimi yerlerde, bazen Halab, Çigan, Bohem ve yerler değişir, zaman akar ama dans ve müzik hep vardır. Gündelik yaşamın tam ortasındadır müzik, çünkü çölün ortasındaki tek bir ağaç kadar kutsaldır. Ateşler yanar, kadınlar ve adamlar bedenlerini süsler, öküzlerin boynuzları kırmızıya boyanır. Güneş batmaya yakın, ritüel başlar. Kökleri toprak ananın rahminde, dalları gökyüzüne uzanan ağacın etrafında doğaya saygı duruşu gibidir. Öyle ki, sinema bir din olsa kabesi bu sahne olurdu.

 

Yolculuk devam ederken, bir kız çocuğunun çıplak ayakları ile Hindistandan Mısıra uzanır yolumuz. Yüzler, ritmler, şarkılar ve kıyafetler değişir ama mutluluk hala ezgilerde ve danstadır. Bu filmde hiç profesyonel oyuncu olmadığını ve gerçekliğini buradan aldığını söylemeliyim. Mısırda o kubbeli yapının içinde “amannn boşver!” dercesine kalçalarını sallaya sallaya dans ettikten sonra, etrafına laf yetiştirerek çocuğunu emziren kadının doğallığını hangi ödüllü oyuncu verebilirdi ki?

 

Ve yollar bir kez daha çağırır bizleri, bu kez geldiğimiz yer tanıdıktır. Kalanların en sevdiği, gidenlerin en özlediği yere, Boğaza çıkar yolumuz. Hani bir Rebetiko şarkısı diyor ya; “Boğazın tüm suyunu içmek istiyorum.”  İşte o kadar özlemekle ilgilidir Boğaz. Filmde ilk kez para konuşulur, Kadınlar Yeni Cami önünde çiçek ve kurutulmuş biber satarken, erkekler de para karşılığı müzik yapar. Kahramanlarımız Hindistan ve Mısırdaki kadar mutlu olmasalar da, filmin sonunu bilenler “Ne olur, batıya gitmeyin” diye bağırmak isterler.

 

Çamurlu yollara vuran ayın şavkı ile sınırı geçer, Romanyaya ulaşırız. Ağaca yaslanmış yaşlı adam, kemanının kopmuş telini çeke çeke şarkısını söyler; “Ah Çavuşesku yıktın Romanyayı” der. Dökülen yapraklardan, ölen insanlardan, Bükreşi diktatörlükten temizleyen öğrencilerden bahseder. Oysa altyazı olmasa, gülen yüzüne aldanıp bir aşk şarkısı söylediğini düşünebilirdik. Adam, “Müzik  yapabiliyorsam hala umut var” der gibidir.

 

Tekrar yola çıkma vakti geldiğinde, simsiyah bir atın sırtında ormanlardan geçer sonra tren raylarının üzerinde akmaya başlarız. Modernizmin baş aktörü tren raylarını gördüğümüzde, tehlike çanlarının çaldığını anlarız, trendeki küçük kızın şarkısı da öngörümüzü doğrular; “Bizden nefret eden bu dünyadan kovalanıyoruz. Biz lanetliyiz, göç ettiğimiz için alay ediyorlar, dünya çok ikiyüzlü…”

Trenin varacağı gara yolculardan önce gider, şık giyimli ve mutsuz annesini biraz olsun neşelendirmek isteyen küçük çocuğun çabasına şahit oluruz. Kahramanlarımız çalar, oğlan dans eder, kadın gülümser. Ama aslında o aralar kimsenin mutlu olmadığını bir sonraki sahne çok iyi anlatacaktır.

Tren düdüğü eşliğinde dikenli telleri görürüz, hüzünlü bir kadın sesi şarkı söyler; Auschwitzde açlıktan öldük, dev ahırlara hapsettiler bizi. Hiçbir yerde ekmek yok, hayat bizden çok uzak ve ölüm çok yakın. Siyah kuş kalbimi parçalamak istiyor.” Ve kamera hüzünlü sesin sahibi kadına döner, bir ağacın dibinde oturmuş, tüm dünyayı yıkmaya yetecek gibi görünen acısıyla şarkısına devam eder kadın. Önce yüzünün detaylarını, sonra sağ avucundaki erkek fotoğrafını gösterir yönetmen. Filmin en yüksek yeridir, nefes almayı unuturuz,  anlarız ki Gatlif birazdan kalbimize bir bıçak sokacak. Ve an gelir, diyalogsuz hızlı bir kamera geçişi ile kadının adını öğreniriz; 209267

Biraz istenmeme, biraz kovulma ama biraz da eğlence ve müzikle geçen kısa Fransa molasından sonra son durağa ulaşırız, İspanyaya. Kahramanlarımız uzun zamandır olmadıkları kadar mutlu görünmektedir, emin ellerde olduklarını düşünür rahatlarız. Palmaslar, danslar ve o şahane müzik bizi Endülüse götürür. Neşe ve hayat tekrar sokaktadır. Bizler Auschwitz gerginliğini flamenko ile üzerimizden atarken, birileri mahalleyi duvarlar içine hapsetmeye hazırlanmaktadır. Çünkü maalesef dönem, Franko İspanyasıdır.

 

Duvarlarla örülü mahalleden çıkmayı başaran kadın, bir tepeye çıkar ve bağıra bağıra şarkısını söyler; “ Sen bir leyleksin ve ben siyah bir kuş…”  Kadınlar avuçlarını patlatırcasına palmaslarla karşılık verirler. Bu artık bir isyan ve direnme biçimidir. “Hep kovulduk, iteklendik, öldürüldük ama bitmedik hala burdayız.” der gibidir. Dünya kadınlarının yarısı zılgıt çekse ve diğer yarısı palmas yapsa yer yerinden oynar mı acaba?

 

Ve kadın, sözleri filmin özeti olan şarkısına devam eder; “Neden kinci ağzın bana tükürüyor? Benim esmer tenimin ve siyah çingene saçlarımın sana ne zararı var? Katolik Elizabethden, Hitlerden Frankoya, bizler sizin savaşlarınızın kurbanlarıyız.”

Share Button

Yorumlara kapalıdır