Kamuran Suphi H.: Göstergeler Dünyasından Uzak Bir Efsane: Öğün Bakır

Share Button

305318_150359911715878_2564412_n

Her şeyin göstergeye dönüştüğü günümüzde görünür olmak istemeyen sessiz bir virtüözden söz etmek bir sanat eleştirmeni olarak boynumun borcudur. Öğün Bakır ile ilgili kısaca değindiğim yaşam öyküsü ve sanatına ilişkin bilgilendirmenin genç sanatçılar için referans oluşturacağına olan inancımla bu yazıyı kaleme aldım.

 

Öğün Bakır’ın resim yapma tutkusu ilkokul yıllarında başlar. Siyah-beyaz basılan gazetelerdeki 4-5 kareden oluşan animasyon resimleri, kuru boya, bazen de suluboya ile renklendirmektedir. Bu boyamaların özeni, arkadaşları ve büyükleri tarafından ilgiyle karşılanır. Resim yapmanın yanı sıra sinemaya olan tutkusu da yine ilkokul yıllarında başlar. Sözü edilen gazetelerden kesip boyadığı küçük resimleri, birbirine birleştirerek makaralara sarar, makaraların deliğinden tel geçirerek ayakkabı kutusunun içine koyar ve kutunun üstünde açtığı kare pencereyi şeffaf jelatinle kaplar. Makaraların içinden geçen teli döndürerek resimleri hareket ettirir. Böylece pencerelerden geçen resimler hareketli görüntülere dönüşür. Annesinin büyük iplik makaralarından yararlanarak, kısıtlı imkânlar içinde, şaşkınlık uyandıracak şekilde yaratıcılığını kullanarak basit ama büyüleyici bir sinema mekanizması oluşturur. Sıra bu sinemayı akranları olan mahallenin çocuklarına göstermeye gelir. Evin bodrumunu sinema salonu olarak belirler. Bu durumdan Öğün de memnundur mahallenin çocukları da, zira o yıllarda televizyon ve diğer iletişim araçları yokken, radyo bile sayılı evlerde bulunmaktadır. Bunca sınırlı bir sosyal ortamda Öğün’ün yaptığı sinema düzeneği çocuklar için heyecan verici görsel bir şölene dönüşür.

 

Öğün, bu işi o kadar ciddiye alır ki; sinemada, bobin tamirleri sırasında kesilen filmleri atıl kutusundan toplar ve 10-20 cm’lik film parçalarını asetonla birbirine yapıştırarak makaralar üzerine sarar. Ahşap bir konstrüksiyon üzerine yerleştirdiği bu makaralar hareket ettikçe el feneri ışığından geçen ve sonra mercekten büyüyerek perdeye yansıyan bir görüntüye dönüşür. Filmi tanıtmak için kendi tasarlamış olduğu afişleri, filmi oynatmadan önce evlerinin bodrumunda kömürlük girişinin duvarlarına yapıştırır. Naif bir çocuk duyarlılığı içinde oluşturduğu sinema dilini arkadaşlarıyla paylaşır.

a

Sinema bir tutkudur Öğün Bakır için. Çocukluğunda Yusuf Atılgan’ın annesi Avniye teyze refakatinde gidilen sinema filmleri, onun sinema sanatıyla yakından ilgilenmesine neden olur ve daha sonra yapacağı resimlerin gerek kurgusunu gerekse kavramsal yapısını etkileyecek boyutlara ulaşır.

 

Resim yapmaya ve boyamaya olan tutkusu ortaokul yıllarında da devam eder. Öğün kendi tasarladığı mitolojik konuları, oluşturduğu desenleri çini mürekkebi ile çizer. Bu yıllarda Manisa Lisesi’nin ortaokul kısmında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi mezunu resim öğretmeni Saim Tonguç ve yakın aile dostu yazar Yusuf Atılgan, Öğün’ün yaptığı resim çalışmalarını çok beğenirler, ağabey arkeolog Güven Bakır’ın da desteğiyle Öğün’ün İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümüne girmesi gerektiği sonucuna varırlar.

 

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin giriş sınavlarına hazırlanmak için desen çalışması kaçınılmaz olur. O yıllarda çok kısıtlı imkânlara sahip olan Manisa’da desen çalışmalarını geliştirebileceği tek yer Manisa arkeoloji müzesidir. Öğün, bu müzeye her gün okula gider gibi sistemli bir disiplin içinde aynı saatte gider ve hiç aksatmadan desen çalışmaları yapar. Müzede yer alan tüm büst, tors ve rölyeflerdeki figürlerin desenlerini çizer hem de defalarca. Hatta gün ışığı değiştikçe farklılaşan hacimleri yeni ışık ve gölge görüntüleri eşliğinde bıkmadan usanmadan defalarca çizer. Işık altındaki bu Antik Çağ eserlerini, tüm kütleselliğiyle kâğıtlara döker. Bir yıldan fazla süren bu çalışmalardan kalan zamanlarda ise müze kitaplığında bulunan Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından çıkan tüm klasik romanları ve dergileri okur, kendi yaş grubu içinde rastlanılamayacak bir donanımla akademinin yolunu tutar ve akademi sınavlarını büyük bir başarı sonucunda dereceyle kazanır. Sinemaya ve edebiyata olan tutkusuna, arkeolog olan ağabeyin de etkisiyle arkeoloji ve mitoloji konuları da eklenir.

b

Daha akademiye girmeden kendisini edebiyat, sinema, arkeoloji ve mitoloji bilgileriyle donatan akademi öğrencisi, bu büyük birikimini daha sonra yaptığı resimlerde kullanacaktır. Bu disiplinler, üslubunun ortaya çıkmasında hatta sanat felsefesinin oluşmasında ona büyük katkı sağlayacaktır.

 

1958 yılında girdiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi o yıllarda ortaokuldan sonra aldığı öğrencilere, akademinin ilk kısmı sayılan lise bölümüyle 3 yıllık sanat eğitimi veriyordu. 10 sömestrden oluşan yüksek resim bölümü bu eğitime eklendiğinde 16 sömestirlik kapsamlı bir sanat eğitimi uygulanmaktaydı. Öğün, akademinin ilk kısmında, hazırlık sınıfında, Halil Dikmen ve Neşet Günal öğretisinde galeri olarak adlandırılan desen atölyesinde eğitim alır. Daha sonraki yıllarda Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Neşet Günal atölyelerinde pentür (boya resim) eğitimini tamamlar. Ayrıca Cevat Dereli, Zeki Faik İzer’in derslerine girer. Ayetullah Sümer’in fresk atölyesinden sertifika alır. Sabri Berkel’in gravür çalışmalarına katılır. Bedri Rahmi Eyüboğlu öğretisinde İstanbul Unkapanı manifaturacılar çarşısındaki mozaik panoların yapımında önemli bir görev üstlenir. Akademide o yıllarda asistan olarak bulunan Özdemir Altan, Dinçer Erimez ve Devrim Erbil’in de sanatçıya katkıları olur. Dönemin en önemli sanatçılarından eğitim alan Öğün Bakır, farklı sanat anlayışına sahip hocaların her birinin zengin birikimlerinden ve donanımlarından yararlanarak kendi özgün resim dilini ve üslubunu oluşturur.

 

Dönem arkadaşları arasında, Mehmet Güleryüz, Utku Varlık, Komet, Neşe Erdok, Burhan Uygur, Birol Kutadgu, Gürdal Duyar, Cihat Aral, Alaaddin Aksoy, Şükrü Aysan ve Metin Deniz, sayılabilir.

 

Taşradan giden bir genç olarak büyük ekonomik zorluklar içinde başlayan İstanbul’daki öğrencilik yılları hayli sancılı geçer. Memur bir babanın 7 çocuklu ailesiyle verdiği mücadeleye, Yusuf Atılgan’ın babası Hamdi Bey’in sağladığı ekonomik destek önem taşır. Hayli zorlu geçen öğrencilik yıllarına rağmen sanatçı, İstanbul’da entelektüel bir ortamla buluşur, edebiyatçılar, müzisyenler, şairler ve tiyatrocuların bulunduğu bu ortamda önemli dostlar edinir. Tiyatrocu Haldun Ergüvenç, heykeltıraş Gürdal Duyar, yazar Bertan Onaran bunlardan birkaçıdır. Uzun yıllar sürecek olan dostluk bağları bu yıllarda kurulur.

 

16 sömestr süren esaslı bir sanat eğitiminin ardından 1969 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Yüksek Resim Bölümünden mezun olur. Türkiye ve Almanya’da arkeolojik çalışmalarda ressamlık yapar, Türkiye’de Ekrem Akurgal’ın Bayraklı, Foça, Bodrum-Dirmil kazılarında, Almanya’da Heidelberg Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nde Urach kentinde Roma-Germen uygarlığının kazılarında ressam olarak çalışır. Akademinin kendi bünyesinde yetenek sınavlarına öğrencileri hazırlayan kurslarında desen eğitimcisi olarak akademi tarafından görevlendirilir.

 

Akademiden mezun olduktan sonra 1970-77 yılları arasında Manisa’da ortaöğretim kurumlarında resim öğretmenliği yapar. 1977-79 yılları arasında İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Resim-İş Öğretmenliği bölümünde sanat eğitimcisi olarak görev alır. 1979-81 yılları arasında dil öğrenimi için Almanya Heidelberg Üniversitesi, Sanat Tarihi bölümüne gider.

 

1982-1996 yılları arasında Anadolu Üniversitesi Uygulamalı Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kuruluş aşamasında yer alır ve burada öğretim üyesi olarak çalışır. Birçok eseri yurtiçi ve yurtdışında özel koleksiyonlarda, bazı resmî ve özel kurumlarda bulunmaktadır.

 

Öğün Bakır resimlerinde sembolik bir dil kullanır. İzleyiciye alegorik bir dünyanın kapılarını aralarken yaşamın gerçekliğini de yadsımaz, yaşamın temelini oluşturan olayları ve durumları ortaya koyar. Gerçeğin doğrudan yansıtılması değil, fantezi yoluyla yeniden düzenlenmesi ve daha etkili bir ifade şekliyle izleyiciye sunulması için mitolojik öğelerin zenginliğinden yararlanır.

 

Antik dönemin önemli merkezlerinden biri olan Manisa’nın sahip olduğu Spil Dağı, Niobe, Kybele gibi mitolojik değerler, sanatçıyı son derece etkiler. Zengin Antik Dönem uygarlıklarına sahip olan Manisa’da yaptığı gözlemler ve araştırmalar sonucu edindiği birikim sanatçının resimlerinde kendisini gösterir. Bunlardan biri olan “Sisifos Efsanesi” adlı eserinde Öğün, Yunan mitolojisinden yola çıkar. Sisifos, doğru bildiği yolda yılmadan mücadele eden bir kahramandır, sanatçı, direnmeyi ve mücadele gücünü, insanın varoluşu üzerine temellendirir. Antik Yunan mitolojisine göre Sisifos, bir kayayı sürekli bir dağın tepesine yuvarlayarak çıkarmaya mahkûm edilir. Kaya, tepeye asla varamaz, çünkü sürekli geri yuvarlanır ve her seferinde Sisifos kayayı yeniden yukarı çıkarmayı dener. Bu bitmek tükenmek bilmeyen bir çabayla mütemadiyen tekrarlanır. Sisifos, yazgısına razı olmaz ve her seferinde yeni bir umutla yazgısının değişeceğine inanarak kayayı yukarı doğru yuvarlar. İnsanın evren içindeki konumunu anlatan bu söylence varolan sınırlandırmalar ve dayatmalar karşısında vazgeçmeden mücadele eden insanın temsiliyetidir. Gösterdiği direnme ile Sisifos, yaşamın bu zorlu kaçınılmaz döngüsünü başka bir döngüye çevirmek ister. Mücadeleyi yaşam kaynağına dönüştürerek umudun gücüne dikkati çeker. O, tanrılara meydan okuduğu için mutludur, oluşturduğu bilinç ve gösterdiği dirençle, tanrıların bu anlamsız cezasını bir gün kesinlikle yeneceği umudunu taşır. Öğün resimlerine konu ettiği Sisifos ile insanın yazgısına karşı çıkışını, içinde yittiği evrenin karşısında durabilme gücünü, boyun eğmemeyi, karşı koymayı, direnç göstermeyi varoluşsal bir çaba olarak görür.

 

Resimlerinde sıkça yer verdiği mitolojik unsurlar Öğün Bakır’ı, kendi kuşağı içindeki ressamlar arasında özel bir yere koyar. Akademik desen anlayışının kurallarını, kişisel duyarlılığıyla yoğurarak kendine özgü üslubuyla sanat tarihinde yerini alır.

 

Öğün Bakır, figüratif anlatımlarının merkezine evreni ve tarihsel boyutuyla insanı yerleştirir. Onun için insanlık adına gelinen nokta, giderek yok olan değerler ve duyarlılıklar yitimidir. Resimlerde yer alan mitolojik konular ve zaman zaman kullandığı metaforlar fantastik bir dünyaya yöneliyor gibi gözükse de desen gücünün yarattığı duyarlılıkla, izleyicide derin bir gerçeklik duygusu uyandırır. Evrensel olmanın temel karakteristiği, insanlığa ilişkin kültür katmanlarını özümseyen, yorumlayan ve değerlendiren bir bütünlük içinde insanı kavramaktır.

 

Resimlerinde emekçilerin üretimlerini ve ürettiklerinin karşılığını almak için beklentilerini; tarım işçileri, balıkçılar gibi kırsal ve doğa içindeki emekçilerin mücadelesini farklı kesitleriyle ele alır. Denizi, yeryüzünü, yaşam alanlarını, doğal bir biçimde figürlerle beraber ele alan bir dil kullanır; çünkü ona göre insan doğanın bir parçasıdır. Bu yüzden resimlerinde doğa ve insan ilişkisine tutku ölçeğinde yer veren sanatçı, insanı doğayla bir arada resmeder.

 

Öğün Bakır Antik Dönem’e göndermeler yapan sütunlar ve diğer mimarî öğeler ile bazen bir sincap ya da demonlar, bazen kancaya takılmış bir balık, ya da bir amfora ile insanlığa ait tarihsel sürece atıfta bulunur. Sanatçının bu tavrı aynı zamanda geçmişin kalıntılarını bilinçdışından kurtarmanın bir yoludur. Öğün, zihinlerimizde dolaşan duyarlı bir bakışla yeryüzünün tüm yaşanmışlıklarını bilinç düzeyine taşımak ister gibidir. Bu bilinç zenginliğinde coğrafyadan coğrafyaya değişen kültürün değişmeyen tarafını, insanlığın ortaklaşan imgelerini tuvaline taşır.

 

Öğün Bakır resimlerindeki ifadeci eğilimlere ekspresyonist akımın çağdaş örnekleri açısından bakmak, kendine özgü entelektüel ya da psikolojik boyutlar kapsamında yaklaşmak yerinde olacaktır. Çizdiği desenler, yoğun psikolojik etkisiyle ruhsal sarsıntı uyandıracak ölçüde duyarlı, güçlü ve şiddetli bir dışavurumdur.

 

Sanatın doğrudan bir iletişim aracı olduğuna inanan sanatçı, evrenin sırlarını anlamaya çalışır; insanlığın tarih yazımını sorgular; insanın sahip olma egosunun, aç gözlülüğünün zavallılığında ortaya çıkan sömürü ve savaşları sorgular; kuşkularını, korkularını tüm insanlık adına dile getirir. Bütün bu kaosun içinde insanın insan olma çabasını öne çıkartır. Biriktirdiklerini paylaşır, hayatı gündelik olanla ilişkilendirirken, arkeolojiye olan tutkusuyla birleşen hayal gücünün derinliklerinde yeni ve kendine has bir perspektif oluşturur.

 

Antik Dönemin önemli merkezlerinden biri olan Manisa’nın sahip olduğu Spil Dağı, Niobe, Kybele gibi mitolojik unsurlara resimlerinde sıkça yer vermesi Öğün Bakır’ı, kendi kuşağı içindeki ressamlar arasında özel bir yere koyar. Akademik desen anlayışının kurallarını, kişisel duyarlılığıyla yoğurarak kendine özgü üslubuyla günümüz sanatçıları arasında önemli bir konumda yerini almaktadır.

 

Sanatçı, resimlerinde 1960’lı yılların başından itibaren hızla yayılan popüler kültürü, beraberinde gelen değersizleştirme ve sömürüyü sorgulayan eleştirel bir yaklaşımı sergiler. İnsanlığa ait değerlere sahip çıkmaya devam eder. Öğün Bakır’ın ele aldığı temaların evrensel boyutları, eserlerinin ulaştığı plastik dil ile evrensellik boyutuna taşınır.

 

Kaynakça

Share Button

Yorumlara kapalıdır