Haluk Öner: Budala Kitaplığı

Share Button

don-kişot

Flaubert budalalığı keşfetmişti. Açık yüreklilikle

şunu söyleyeceğim, bilimsel alandan o kadar

gurur duyan bir yüzyılın en büyük keşfi budur:

Milan KUNDERA ,”Roman Sanatı”

Giriş

Bir yaşama biçimi değildir, budalalık. Yaşamın belli bir alanında, alanları algılama biçimi olarak görünür: Yaşama biçiminden çok siyaset, felsefe, bilim, meslek vb. her alanda yerleşik hâle gelmiş davranışlara, tutumlara, basmakalıplığa inanmaktır. Her alanın uzmanlaşmış budalası olabilir. Romanın, öğretmenin, filozofun budalası, arkadaşlık öğütlerine kanmayan budalalar… Çelişkiye düştüğünü zerre kadar düşünmez budalalar. Aslına bakılırsa çok fazla düşündükleri de söylenemez, inanırlar, inançlarıyla yaşarlar. Uğraştıkları her işe inanarak başlarlar; ama düşünerek kabul ettiklerini ileri sürerler. Değinip dokunmaz, sorgulayıp irdelemezler. İnsanı sinirlendirecek kadar inişsiz-çıkışsız yaşarlar ve kararsız değillerdir.

Burada yaşamın her alanında fazlasıyla görülebilecek ”budalalık”ı güvendiğimiz dört kitabın yardımıyla ele alacağız. Hilmi Yavuz, Tahsin Yücel, Erasmus ve Cavazzoni’nin kitaplarından yola çıkıp, Milan Kundera’nın Roman Sanatı ışığında kısa bir tarihsel perspektifle budalalık ve filozof-denemeci-öykücü gözüyle budalalığı ele alacağız. Budala kelimesinin sözlük anlamı özellikle Budalalar Takvimi’ni ele alırken çıkış noktamız olacak.

Milan Kundera, Roman Sanatı‘nda mizah-roman-budalalık üçgenini kurar ve bu üçgenin çizgilerinin kesinleştiği noktayı romanın ortaya çıktığı döneme kadar götürür. Romanın kurumsal düşünceden değil mizah duygusundan doğduğuna inandığını söyler. İnsan düşündükçe gerçekler elinden gider ve Tanrı insana güler. ”Roman sanatının dünyaya Tanrı’nın gülüşünün yankısı olarak geldiğini düşünmek hoşuma gidiyor.” Roman sanatı mizah duygusundan çıkmışsa bu sanatın en önemlisi malzemesi çağdan çağa nitelik değiştirmiş olsa da ”budalalık”tır. Romanın bir tür olarak ortaya çıktığı dönemlerde, gelişmelere ayak uydurmakta zorlanan ya da basmakalıp düşüncelerde takılıp kalan, kalıplaşmış düşünce biçimini savunanlar, yeniliğe ayak uydurmayanlar yani ”budala’lar bu türün alaycı bir dille ele aldığı ciddi malzemelerdir. Dostoyevski, Don Quijote’yi ”İnsanın ifade edebileceği en acı ironi” olarak tanımlar. Kundera’nın romanın mizahtan doğduğu savıyla birlikte Cervantes’in eşsiz yapıtı için budalalığın keskin çizgilerle resmedildiği noktadır demek yanlış olmaz. Budalalık bilimin, tekniğin, modernlik anlayışının, hayatın değişmesiyle birlikte farklı şekillerle hatta farklı adlarla karşımıza çıkmış, niteliğini değiştirmiş olsa da özünü korumuştur:” Basmakalıp fikirlerdeki düşünce eksikliği.”

 

1. Düşün(C)Enin Gülen Yüzü: Deliliğe Övgü

Her insanın içinde ‘budala’ olan taraflarını gösterme cesareti var mıdır? Budalalıkları göstermek bir cesaret işi midir? Yoksa bu da ayrı bir budalalık mıdır?

Toplumun her kesiminden her türlü insan tipi çıkabilir karşımıza. Bunu fark etmek ve tip özelliklerini kavramlaştırmak ve bu kavramın içini doldurmak bir filozofun kaleminde ”üst yapı” olgusu olarak karşımıza çıktığında nerdeyse özendirecek nitelikler taşıyabilir. Erasmus’un deliliğe düzdüğü övgüler muhatabına deli olmadığı için yazık dedirtecek kadar güzelliklerle doludur. Çünkü okuyan budalaysa deliliği dehalık zannedebilir. Bir haftalık yolculuğu boyunca can sıkıntısından kurtulmak için yazdığı kitabında gerçek bilgeliğin delilik ya da deliliğin kendini bilge sanmak olduğu konusundaki bütün içi boş ve gelişigüzel beylik sözlerin ötesinde deliliğin kendisine övgüler yazmıştır, Erasmus.’ Budala’ca ilhamlarla dolu olan bu kitabı dostu T.More ‘a ithaf etmiştir. Budalalık ve ironiyi romanlarda bir arada görmeye alışkınız. Erasmus düşünce bağlamında bu iki olguyu birleştirmekle kalmaz insanda gülmeye dair hangi düşünce ya da hâl varsa kaynağını delilik olarak gösterir. İnsanda içten olan, gündelik yaşama, insan hayatına dair güzel olan ne varsa kaynağı deliliktir. ‘Özsaygı, yüze gülme, unutma, tembellik, şehvet, bunaklık, zevk u sefa, içki alemlerinin simgesi komos, Rüya Tanrısı Morpheus’ deliliğin cariyeleridir. Delilikle cariyeler ve Tanrılar sürekli birbirine yardım eder. Örneğin evliliğin başlangıcında bunaklık cariyesi devamında da Unutma Tanrıçası deliliğe yardım eder.

Böylece delilik herkesçe bilinen anlamının dışında bir içerik kazanarak farklı bir nitelik kazanmış gibi görünür. Budalalık Erasmus’la, Flaubert’ten epeyce önce delilik adıyla, kavramlaşma yolunda önemli bir adım atmış olur.

Erasmus bir taraftan deliliğe övgüler yağdırırken diğer taraftan deliliğe çok şey borçlu olan ancak zaman zaman bunu unutan herkese göndermelerde bulunur. Kendilerini bilginlerin birincileri sayan hukukçular; her tarafa soğuk şiirlerini okuyan, kendilerine hayran budala şairler; kendilerine inanıp başka insanlara dünya üzerinde kımıldayan boş hayal gözüyle bakan budala filozoflar; rahip, keşiş, kral, prens, kardinal ve papalar, tüccarlar, alaydan anlamayan, önemsiz bir sorun yüzünden alev alan teologlara ve daha pek çok zümreye göndermeler yapar. Bu göndermeler aynı zamanda uzmanlık alanlarını insan yaşamının iktidar merkezi hâline getiren herkese karşı Bakthtin’in tanımına uygun bir direnmedir. Bakthtin’in övgüye, iltifata, pohpohlanmaya karşı direnenler olarak nitelediği delilerin 16.yüzyıldaki temsilcisi Erasmus’tur. Erasmusa’a göre önemli olan, doğru ya da yanlış fark etmez, göndermelerde bulunmaktır.

Guerin_Pierre_Narcisse_-_Morpheus_and_Iris_1811

2. Yeni Zamanlarda Bir Keşif Gezisi: Budalalığın Keşfi

Hilmi Yavuz, Budalalığın Keşfi adlı kitabının birbirini tamamlayan beş yazısının ilkinde Kundera’nın yukarıdaki tanımını çıkış noktası alır kendine. Sanki doğuştan gelen ya da akıl yürütürken bile gelenek hâlini almış, güdümlü ama akıl yürütmeden yoksun bir düşünce biçimi olarak tanımlar budalalığı. Bilginin her türlüsünü eşdeğer gören, genelde yanlış, doğru olsa bile anlamını yitirmiş bir çeşit düşün(eme)me biçimidir, budalalık.”Flaubert’in, Bouvard ve Pécuchet’yi Aydınlanmanın bilgi konseptini ve ”ansiklopedi” düşüncesini eleştirmek için kurguladığını biliyoruz.” Flaubert’te açıkça ve bir kavram adıyla dile gelen bu anlayış, çoğu zaman ironi ile beraber yürümüştür; çünkü ”basmakalıp düşünceler, yerleşik fikirler, harcıalem görüşler’ ‘insanı bunu göre(bile)nlerin gözünde komik hâllere düşürmüştür. Flaubert, Budalalık’ın ne kadar yerleşik bir duruşu olduğunu göstermek için bir adım daha atmış ve Yerleşik Düşünceler Sözlüğü‘nü hazırlayarak kalıplaşmış, beklenen tanımlar yerine ”tanım süsü verilmiş”yargıları derlemiştir. Bizim edebiyatımızda ise, romanın edebiyatımıza girişiyle budalalık özünde aynı kalarak farklı niteliklerde ele alınmıştır. Tanzimat Dönemi’nden günümüze uzanan roman serüvenimizin sayfaları karıştırıldığında, budalalık tanımına uyan örnek karakterler göstermek mümkündür. Yenileşme hareketlerinin başlamasıyla birlikte Batılılaşma meselesi ilk romanlarımızda ele alınan temel mesele olmuştur. Felatun Beyle Rakım Efendi romanında Ahmet Mithat, meseleyi iki zıt karakteri işleyerek kurgular. Bu karakterlerden Batılılaşmayı yanlış anlamış, birkaç Fransızca sözcük kullanıp şık giyinerek dolaşan Felatun Bey -alafrangalığının yanında-komik hâllere düşen bir budala olmaktan kurtulamamıştır. Recaizade’nin Araba Sevdası‘nda Bihruz Bey’in kaderi de Felatun’unkinden pek farklı değildir. Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler’inde Kudret Bey’in kaderi, girdiği her işi batıran ve -Proust’un Bergotte’sini andıran-burnuyla komik duruma düşen bir budala olmaktır. Yapmayı tasarladığı projeleri, sadece düşünmekle, çalışmış kadar yorulur ;’umumî işlerde karşılığı olmayan bir çek gibi’dir. Acıbademdeki Köşk hikâyesinde Sani Bey, tam anlamıyla bir budaladır. İcatlar yapmayı hayatın gayesi hâline getirmiş, bisikletin motorlusunu yapmak için uğraştığı işin sonunu getirememiş, atlı arabaya dönmek zorunda kalmıştır. Kendi icat ettiği banyosunda yanmış bir hâlde bulunmuştur. Öyle görünüyor ki budalalığın kaderi ironiyle birlikte ele alınması ve budalaların kaderi de pek farkına varmadan komik duruma düşmeleridir.

İlk yazısında budalalığa değinen Yavuz, sonraki yazılarında da budalalıkla birlikte düşünülmesi gereken abdallık, soytarılık kavramlarını ele alır. İngilizcede kullanılan ‘fool’ kelimesinin Türkçe karşılığı ‘delilik, soytarılık, budalalık’tır. Karşılığı ne olursa olsun bunların kendi kaderi hiçbir zaman ciddiye alınmamalıdır. Ancak önemli olan soytarılık ya da budalalığın nasıl göründüğünden çok Ortaçağ’da temsil ettiği ve çok farklı boyutları olan gerçekliğidir. Hilmi Yavuz, bu gerçeği Bakhtin’den alıntılayarak dile getirir: ”Başka bir hakikatin, feodal olmayan gayrı resmi bir hakikatin habercisiydi… övgüye, iltifata, pohpohlanmaya karşı direniyor, yozlaşmış iktidarı küfürlerle, açık seçik kelimelerle teşhir ediyordu.”

Yavuz, Türkçede bir aşağılama ve hakaret sözcüğü olan ‘aptal’ ile savaşçı, derviş, gazi anlamına gelen abdal sözcüğü üzerinde durur. Budala abdal’ın çoğuludur. Abdal’lar daha çok ‘heterodoks’ bir yaşam tarzını benimsemişlerdir ve hazır-cevap olmalarıyla tanınırlar. Türk kültüründe mizah bir temel üzerinde oturtulacaksa abdallardan bahsetmeden geçmek yanlış olacaktır.

 99581_2

3. Budalalığa Salaklık Olarak Bakış Denemesi: Salaklık Üstüne Deneme

Erasmus kitabında önemli olanın göndermelerde bulunmak olduğunu söyler. Ancak bu göndermelerin önemli olan başka bir boyutu daha vardır, o da budalalığa bakış meselesidir. Erasmus filozofları, rahipleri, hukukçuları; Flaubert, yerleşik düşünenleri eleştirirken elbet bir bakış açısına sahiplerdi. Tahsin Yücel Salaklık Üstüne Deneme adlı kitabında Flaubert’den çok Romain Gary’nin Kral Salamon’un Bunalımı üzerinde durur ve budalalığa bakışın yazarın kaleminde farklı bir nitelik kazandığını vurgular. Budalalığı görüp anlatabilmek için hangi dönemde yaşanırsa yaşansın, budalalığın hangi yaşam alanına ait olduğu anlatılırsa anlatılsın farkında ol(abil)mek gerekir. Budalalığın bir yanda üreticileri bir yandan da tüketicileri vardır. Üretici konumunda olanlar budalalığı bir ‘üst yapı olgusu’olarak işlerler ve kaynakları tüketici olanlardır. Böylece budalalık’a bakış; meslek grupları, zümreler, ideolojiler vb. yerleşik aynı zamanda içi boşaltılmış her zümre ya da düşünceye karşı bir çeşit aforizma olarak, bunu işleyenlerin kaleminde eleştirel bir nitelik kazanmış olur.

Budalalığın önemli ve oldukça da zararlı bir özelliği vardır ki o da bağnazlıktır. Bouvard ve Pécuchet‘te Papa Jeufroy’un budalaca düşüncelerinin temelinde ”her türlü soruyu, her türlü uslamlamayı dışarıda bırakan ancak kesin bir boyun eğişle sürebilen bir inanç söz konusudur.” Düşüncenin eksik olduğu, körü körüne bir bağlılık ya da inanma budalalığı, bağnazlığı da beraberinde getirir.

Tahsin Yücel kitabında bu önemli noktaların altını çizmekle beraber budalalığın -ya da salaklık, fark etmez, ismine önem vermeden- ne gibi özellikleri olduğunu Romain Gary ve Flaubert’den yola çıkarak anlatır. ”Salaklıkta önemli olan gerekli mantıksal koşulları yerine getirmeden her şeyi her şeye bağlamaktan, her şeyi her şeyle açıklamaktan çekinmemektedir… Budalanın alışılmış eğilimlerinden biri de tüm hayvanı tek bir kemik aracılığıyla yeni baştan kurmaktır.”

phpThumb_generated_thumbnail

4. Budalalığın Zaman Kaydı: Budalalar Takvimi

Budalalık, edebî türlerin ve düşünce biçimlerinin artması ya da içeriklerinin derinleşmesine -ve tabi aydınlanmayla birlikte bireyin ön plana çıkmasına-bağlı olarak günümüze gelinceye kadar toplumsal olmaktan çok bireysel boyutta ele alınmaya başlamıştır. Ermanno Cavazzoni’nin Budalalar Takvimi’nde ise yaşamın daha öznel bir alanına ait budalalıklar anlatılmıştır.

‘Budalalık’ı bireysel boyutta ele alınan kitaplardan biri de sadece okurların gülmesi için değil, budalalık üzerine yazmak ve düşünmek isteyenler için de çağrışımlarla dolu bir kitap, Budalalar Takvimi. Otuz bir çeşit budalalık hikâyesi var. Yanı sıra hatalı intiharlar, düzmece intiharlar, intihara kalkışan âşıklar gibi tek tür budalalığa birden fazla örneğin verildiği öykülerler de yer alıyor kitapta. Güldüren, güldürürken sinirlendiren öyküler bir araya gelmiş.

Budalalar Takvimi’nin otuz bir hikâyesinde de örneklendiği gibi ‘budalalık’ın bir başka boyutu daha vardır. Takıntı hâline getirilen uğraşların peşinden koşarak, normal insanlarla birlikte yaşanan hayatı, yalnızca saplantılarına göre anlamlı hâle getirme budalalığı. Budalaca yaşamak, kişiye budalaca biçimde yaşarken dorukta yaşıyor hissini verir. Hâkim olan tek şey başka bir düşüncesinin olmamasıdır. Bu tip budalaların kendilerine yükledikleri tek ve en büyük sorumluluk otomobille uçabilmek, gökyüzünde olup bitenlerle ilgilenmek, iki yüz elli haneli sayıyı tersinden ve düzünden ezbere sayabilmek, genç kalma uğruna yüzüne gençlik kremi sürmek gibi hiç de normal karşılanmayacak türdendir.

Bu tip budalalıklar aslında sistematik olmayan ve obsesif bir budalalık türüdür. Bu nedenle takıntılarla yaşamak olarak da tanımlanabilecek bu tip bir budalalık için varılacak tek genel yargı sözcükteki ikinci anlamıdır. Budala’nın sözcükteki ikinci anlamı; bir şeye aşırı ölçüde düşkün olandır.

Budalalar Takvimi‘ndeki bazı öykülerde obsesif hâle gelmiş durumların günümüz insanın korkuları, endişeleri ya da isteklerini karikatürize ettiğini söyleyebiliriz. Genç kalma kaygısıyla hayatını bitiren budala, trafikten korkan budala, hatalı intihar teşebbüsünde bulunan budalalar vb.

 

Sonuç Yerine Küçük Bir İroni                                         

Budalalık perspektifinden bakılarak yapılacak bir okuma sonrasında -Erasmus’un yaptığı gibi-edebiyatın ya da diğer disiplinlerin içinden bol malzeme çıkarılabilir. Ancak bu türden okuma ve malzeme çıkarma bir alışkanlık hâline dönüşürse karşımıza budalalık budalalığı diye bir inceleme konusu da çıkarabilir!

Share Button

Yorumlara kapalıdır