Meltem Yakın Üldes: Sanatçıya Sahip Olma Arzusu

Share Button

images

Stéphane Breitwieser, tam bir sanat tutkunudur. Tutkusu takıntı boyutunda olan Breitwieser, sanat eserlerine sahip olma arzusuna karşı koyamaz. 1994 ile 2001 arasında 239 parça sanat eseri çalar. Annesi, oğlu tutuklandığında delilleri yok etmek için eserlerin büyük kısmını parçalayıp bir bölümünü çöpe, bir bölümünü nehre atar. Breitwieser cezaevinde iki kere intihar teşebbüsünde bulunur. Annesinin biricik koleksiyonunu imha etmesinin onu bunalıma sürüklediği iddia edilir.

Satamayacağını pekâlâ bildiği halde neden bu eserler Breitwieser için bu denli önemlidir?

breitwieser-2

Sanatçının Ardında Bıraktığı İmge

Günümüzde herkesin bir sanat eserine öncelikle parasal değeri sebebiyle sahip olmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil, ancak sanat eserinin paraya çevrilemeyeceği durumlarda o esere sahip olma arzusunun kaynağı incelemeye değerdir. Bu arzunun haklı sebebi olarak genellikle eserin estetik değeri veya  –varsa- sanat tarihindeki önemli konumu öne sürülür. Bu noktada şu soru sorulabilir; Vermeer’i ve Pieter de Hooch’u eksperlerden orijinal belgesi alabilecek kadar mükemmel taklit edebilen Hollandalı ressam Hans van Meegeren’in yapıtlarına sahip olmak ile orijinal Vermeer’e sahip olmak arasındaki fark nedir? Bir eksper bile göremediğine göre muhtemelen estetik açıdan aralarında belirli bir fark yoktur. Buradaki tek fark, tanınmış bir ressamın varlığı ya da yokluğudur.

Lacan, “(…) Aynen tehdit altındaki bir hayvanın onu yakalamaya çalışanı şaşırtmak için kendi vücudundaki bir parçadan kurtulması gibi sanatçı da bir imgeden kurtulur (…) sanatçı hayatta kalabilmek için korku dökümü yapıp tüy döken kuşlar gibi benzer şekilde imgeler veya nesneler bırakabilir” der. Buna göre denilebilir ki eser sahibi sanatçının ardında bıraktığı imgeye sahip olmanın gizli hazzını duyuyordur; bu şekilde sanatçının “bir parçasına” sahiptir çünkü. Bu haz, sanatçının isminin çevresinde oluşan bir efsane varsa katmerlenir.

İnsan, varoluşunun ilk anlarından itibaren kendisini, çevresini ve en önemlisi ölümü anlamlandırmaya çalışarak dünyaya mümkün olduğunca hâkim olmaya gayret etmiştir. Bu aşamada kendisi dışındaki bir gücü var ederek yüceltme ihtiyacı duymuştur, sanatın ortaya çıkışı da zaten temelde bu ihtiyaca dayanır. Bugün sanat eserini (maddi değerini bir kenara koyduğumuz durumlarda dahi) yüceltme arzumuz, şimdi “sanat” olarak adlandırdığımız, zamanında kutsallık atfedilen imgelere geçmişten kalma bir beklentiyle, simgeledikleri yücelik için duyulan dolaylı hayranlığın kalıntıları olabilir (Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan yeni “sanat ve sanatçı” algısının etkisi de azımsanmamalıdır elbette). Sanatçı da bugün bir yüceltmenin öznesi olabildiği ölçüde popüler olacaktır. İsminin çevresinde bir efsane oluşması sanatçıyı da, eserlerini de farklı bağlamda ele almaya iter insanları.

“Bir Picasso var elimde”

Efsanevi sanatçı kavramı Avrupa’da, İtalyan kentleri arasındaki rekabet sonucu, her kentin kendi sanatçısıyla övünmek istemesinin de etkisiyle 13. yüzyıl sonlarında ve 14. yüzyıl başlarında Floransa’da, resimde devrim yaratan dahi Giotto di Bondone ile başlar. Giotto’dan sonra sanatçı nispeten saygı görmeye başlayacaktır. O güne kadar adı anılmayan sanatçı (ki sanat-zanaat ayrımı henüz söz konusu olmadığından aslında zanaatçı olarak kabul edilmektedir) her ne kadar hâlâ kilisenin hizmetindeyse de en azından yavaş yavaş dehası kabul edilecektir.

Aradan geçen 700 yılda sanatçı, dinin baskısından kurtulmuş, büyük bir bedel ödeyerek eski düzene göre “görünürde”özgürleşmiş, ancak bir yandan da acımasız kapitalist sistemin çarkları içinde yapayalnız kalmıştır. Artık sipariş veren kiliseler ya da soylular yoktur ve dünya, yaşayabilmek için yapıtlarına alıcı bulmak zorunda olan, sadece üreterek yaşamakta zorlanan, sanatın varlık sebebiyle ilgili kafası karışık sayısız sanatçıyla doludur. Ancak aradan sıyrılmayı başaran şanslı azınlık, bugün imgeler dünyasında kaybolmamak için gereken sırrı özümsemiş olanlardan oluşur: Sıradan olmamak… Eserin sıra dışılığının yanı sıra burada sanatçının sıradışılığına dair bir beklenti de söz konusudur.

sybille-of-cleves

“Sen farklısın”

21. yüzyılın bütün iletişim araçları, suya sabuna dokunmayan, devşirme ve “light” inanç sistemleri, çok satan kitapları “sen farklısın, sen özelsin” der. Oysa bugünün kapitalist toplumunda farklılığa gerçek anlamda yer yoktur. Tüm dünya -en azından arzu düzeyinde- aynılaşmaktadır. Moda, tam olarak buna hizmet eder ve tüketim toplumunun varlığının devamı için gerekli olan “daima arzu yaratmak” dâhiyane bir fikirdir. Sanat piyasası da varlığını bu cilalanmış arzu üzerinden devam ettirir (adı üstünde, bu bir piyasadır). Oysa modern toplum “gerçek” arzudan korkar. Darian Leader, ‘Mona Lisa Kaçırıldı’ (Ayrıntı Yayınları) isimli başarılı incelemesinde; “Uygar dünyada saf arzu yabancı bir türdür. Birisi belki de bir dava uğruna kendini feda etme edimleri aracılığıyla saf arzuyu açıkça gösterdiği zaman buna anlam veremiyoruz; Kendini koruma ve maddi konforun ortak paydasından vazgeçme, Batı toplumunun ayrıcalık tanıdığı şeylerin dışında yer alır. (…) Arzunun apaçık saflığı dehşete düşüren bir nosyondur ve uygarlık, saf arzuya bağlı olanlara suçlular ya da sanatçılar adını veriyor. Sanatçı, durumu onaylanmış bir suçludur, yeni şeyler ortaya çıkarabilen (Picasso’nun tanımlamasıyla) ‘yıkımlar toplamı’ aracılığıyla kendi arzularının tekilliğini gösteren birisidir” der. Buna göre sanatçı, saf arzusunu gerçekleştiren nadir insanlardan ise belki de sanat eserinin sahibi kendi gerçekleştiremediği ve muhtemelen asla gerçekleştiremeyeceği bu arzuya dolaylı olarak kavuşmaktadır. Çünkü “sen farklısın” söylemi aynılaşmış toplumun ruhunu okşarken gerçeğin bu olmadığını içten içe herkes bilir. Sıra dışı sanatçının eserine sahip olan kişi ise bir anlamda sanatçının farklılığından beslenir ve yapıtlarına ulaşma ayrıcalığıyla ona sahip olduğunu hissedebilir. Belki bu yüzden “Picasso’nun bir eseri var bende” demekten çok “Bir Picasso var elimde” denir.

Stéphane Breitwieser, annesinin evine sakladığı, kimseye gösteremeyeceğini, satamayacağını bildiği sanat eserlerinin yegâne sahibi olduğu inancıyla kendisini daha değerli hissediyor olmalıdır. Bu yapıtlar, geçmişin tüm büyüsüyle, dokunulmazlıklarıyla ve en önemlisi sanatçılarının ruhuyla gelmişler, kısa bir süre Breitwieser’ı yüceltmişlerdir. Meşhur hırsız onlarla kendini tam ve sürüden farklı hissetmiş olmalıdır ki kaybettiğinde acısı intihara teşebbüs edecek kadar derin olmuştur.

*Bu yazı Psikeart Dergisi’nin “Arzu” konulu sayısında (2011, Sayı;18) yayınlanmıştır.

Share Button

Yorumlara kapalıdır