Batuhan Yıldız: Vermemiş Mabut, Neylesin Mahmut! -Erhan Bener’in Kedi ve Ölüm Romanı Üzerine-

Share Button

http://www.2013indir.com

-Erhan Bener’in Kedi ve Ölüm Romanı Üzerine-

 

Kedi ve Ölüm, Hikmet Erhan Bener[1] tarafından Ankara’da, 1961 yılının Ocak ayında yazılmış  bir kişilik incelemesi romanıdır.

 

Gerçek sanatçı, gerçek yazar muhaliftir; çünkü kuşkucudur, araştırıcıdır.
 Erhan Bener
   

 

Kedi ve Ölüm kitabında yazar, Ressam Zahit İloğlu adında üç ay ömrü kalmış bir adamın hayatını derinden işler ve okuyucuda çok fazla soru işareti bırakır. Kitabın özetini şu şekilde kaleme alabiliriz:

Ressam Zahit İloğlu, Galata Köprüsü’nde beyaz şapkası ve şişman vücuduyla yürümeye çalışırken, yorgun ve hassas bakışlarla etrafı izler. Yürümek ve yürümemek arasında sorgulama yaparak, buna bir türlü karar veremez. Yapacağı ne bir iş vardır, ne de yanına uğrayacağı bir arkadaşı. Sonunda bir karara varıp Kadıköy’e doğru ilerler.

Yolda gençliğine dalar, gençliğini düşünür. İçinde onu rahatsız ve huzursuz eden bir şey vardır: Sabah doktordan aldığı haber. Doktoruna karnındaki sancılar sonucu başvurmuştur ve doktoru da ona devasız bir hastalığa bulaştığını ve üç ayrı ömrü kaldığını söylemiştir. Zaten bu yüzdendir Ressam Zahit’in köprüde uzaklara dalması. Ölüm korkusuyla yıkılan ve öncekinden daha bunalımlı, acıyı daha derinden hisseden birine dönüşür.

Çocukluğu yoksulluk içinde geçmiştir Zahit’in. Sonrasında İstanbul’a yerleşmiş, Milli Eğitim’in yaptığı sınavı geçerek Belçika’ya iki yıllık resim eğitimi almaya gitmiştir. İki yıl sonunda döndüğünde yalnızlıkla daha fazla baş edemeden evlenmiştir, bir kızı bir oğlu olmuştur.  Kızını beş yaşındayken bir hastalık nedeniyle kaybeden Zahit, acılı hayatına uzun zaman sonra karısının da ölmesiyle tek başına devam etmek zorunda kalmıştır. Altmış yaşında olan Zahit bir okulda resim öğretmenliği yapmaktadır.

Yolda sık sık öleceğini düşünen Zahit, birden duraksar. Bu durumu kabullenemez ve kendini Çiçek Pasajı’na atar, bir bira söyler. Birasını içerken başı döner ve kalkar evinin yolunu tutar.

O günden sonra Zahit, sürekli sancı çekmeye başlar. Ölüm korkusu ve onun inanılmaz gerçekliği onu çok fazla yıpratır. Bir gece uykuya daldığında rüyasında, gözleri ateş gibi parlayan ve Zahit’in üzerine atlayacakmış gibi duran bir kedi görür. Ardından uyanır Zahit, çok terlemiştir, olayın şokunu atlatamaz ve kediyle ilgili düşüncelere dalar.

Sancılar kesilmiştir. Bir gün evden çıkıp çay bahçesine gider. Çay bahçesinden eve dönerken yolda bir sancı girer ve bir ağaca tutunur, tabii çok dayanamaz ve oracıkta bayılır. Bir adam onu hastaneye götürür. Gözünü açtığında oğlunu ve karısını görür baş ucunda. Uykusunda yine aynı kediyle uğraştığını görür. Gerçek gibi olduğunu hisseder ve bunu geçirir aklından. Kedinin onun canını alacak azrail olduğunu düşünür.

Bir gün uyandığında mutfakta bir ses duyar, güçlükle oraya gider ve kediyi görür. Birden üzerine atlar kedinin ve bir şekilde kediyi öldürür. Kediyi öldürünce kendisinin ölmeyeceğini sanmıştır. Çünkü o kedinin kendisini öldüreceğini düşünmüştür. Kedinin ölümü üzerine çok dertlenir, suçluluk hissi onu gitgide yıpratır, daha çok hasta eder. Bu günahla iç içe olmanın zorluğunu düşünür sürekli.

Bir başka gece, gözlerini açtığında karısını görür. Şişmanlığından dolayı karısıyla yan yana yatamamaktadır, eğer yatarsa terleyip rahatsız olacaktır. Karısının güzelliğini ve sağlıklı olmasını izler. Birden aklına bir fikir gelir: Karısını öldürmek. Karısını öldürürse tüm nefretinin son bulacağını düşünür, boğazını sıkmayı düşünür, fakat hiçbir şey yapamaz.

Sabahleyin uyanır. O gün Kurban Bayramı’dır. Alt kata iner, sürekli düşünceler içindedir. Bitkin hâldedir, kurumuş dudaklarını ıslatır ve pencereye yaklaşıp dışarıya bakar. Bir adam bir koyunu kesmektedir. Bu durumdan çok etkilenir Zahit. Ölecek olması aklından çıkmamaktadır. Kötü olmuştur Zahit, ölümün gelmekte olduğunu hisseder. Yatağına dönmek, yukarı çıkmak ister ve yapamaz, artık ölüm gelmektedir. Bunu hissedince üzüntüyle hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Yavaş yavaş kendini kaybeder.

 

* * *

 

“Belki de yaşlanmak denilen şey, insanın yıllar önce gözyaşı döktüğü dakikaları hatırlarken bir çeşit utangaçlık duymasından başka bir şey değildi.”

 

İlk olarak, yazarın başarılı kaleminden söz etmesek olmaz. Yaşlanmış, hayatı çocukluğundan altmış yaşına kadar acılarla üzüntülerle geçmiş bir insanın öyküsüne başlarken, onu, köprüde etrafı izlerken yakalamak her yazarın harcı değildir. Bir boşluğa gömülmüş, üç ay sonra ölecek olmanın verdiği korku dolu anlar ve hissedilen garip ve bir o kadar varlığından şüphe edilesi hazzı fark etmemek içten değildir. Kitap, okuyucuyu psikolojik gelgitlere sürükleyecek yetide olmasıyla, karakterin zıtlıklar çemberinde tıkalı kalmışlığıyla, ölümün gelişini belirleyecek simgenin bir kedi olmasıyla, okuru, bir oturuşta okumaya cesaret gerektirecek bir serüvene sürüklüyor.

Kitap, beş bölümden oluşuyor. Başından sonuna kadar karakterin kendiyle verdiği savaş bir elin avcu gibi iyi analiz edilmiş. Yazar, oldukça başarılı çevre gözlemi ve tasvirleriyle okuyucuyu romana bağlı tutmayı başarıyor. Roman öylesine hayatın içindendir ki okuyucunun empati kurması ve karakterin çektiği acılara ortak olması kaçınılmazdır.

Karaktere daha derinden değinecek olursak, kesinlikle yaşlılığının verdiği bitkinlikten ve ölüm korkusunun buhranıyla zedelenen düşünce gücünden söz etmek lazım gelir. İnsan ilişkilerinin zayıflığıyla birlikte kabuğuna çekilmişlik de cabası tabii. Bunu, yola çıkmayı düşünüp, dışarıdaki onca neşeyle cıvıldaşan insan arasında yalnız kalacağını hatırına getirmesinden anlayabiliriz. (sf. 58)

Karakter için kadınların ayrı yeri vardır. Onlar için dinini bile değiştirmeyi göze alacak kadar uçta olan, gerek Brüksel’de gerek ülkesine döndüğünde hissettiklerinin aynını hisseden biri için bu yargıyı dile getirmek hiç de yanlış olmasa gerek.

 

“Sanat her şeyden önce bir aşk sorunuydu.”

 

Din konusunda karakter zayıftır, eksiktir. Daha bir çocukken namazını kılan, orucunu tutan bir birey olsa da yaş ilerledikçe ve zihnindeki kavramlar arttıkça tanrıtanımaz biri ortaya çıkmıştır; zira kitapta konu karakterin ölümü olduğu için, yazar, karakterdeki dini inanç görüşünü atlamamış, buna da değinerek, ölümün tuhaf ve etkili büyüleyiciliğinde, karakterin “geçmişinde ve şu anında din” fikrinin temelinde ortaya satırlar, sayfalar dökmüştür. Tanrı’yı kızdırarak, onun varlığına erişebilecek olduğunu düşünen ve bu fikir çatışmasıyla tanrıtanımazlığını ilan eden bir karakter olduğu için, paragrafın ilk cümlesine bu şekilde, kolaylıkla erişebiliriz.

Karakterin ölümünü doyasıya, içten ve kusursuzca işleyen yazarımızı, edebiyata yön vermiş eserlerine şükranlarımızla, özellikle de geçtiğimiz aylarda vefatının altıncı yıldönümünü de unutmayarak, Gürsel Aytaç’ın sözleriyle ve rahmetle anıyoruz:

Erhan Bener’in romanlarındaki ortak özellikler arasında anabileceğim önemli eğilim, günlük hayatın her alanını, önemsiz gibi görünen ayrıntılarıyla edebiyat katına yükseltmek olarak tanımlanan insancıl estetiktir. Cinsellik dahil bütünüyle günlük yaşayışlarını izleme olanağı bulduğumuz roman kişileri, çok boyutlu – tam insan olarak karşımızdadır”.

 

[1] H. Erhan Bener, 1929 yılında Lefkoşa’da doğdu. İlk, orta, lise öğrenimini Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerinde tamamladı. 1950 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden, 1956 yılında Hukuk Fakültesi’nden lisans diploması aldı. 1950-1975 yılları arasında Maliye Bakanlığı’nın yurtiçinde ve dışındaki çeşitli üst görevlerinde bulundu. 1975 yılında kendi isteğiyle emekli olduktan sonra bütün zamanını edebiyat çalışmalarına verdi. Edebiyata şiirle girdi (1945). Yazıları, şiir ve öyküleri, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Romanlar, öyküler, denemeler, senaryolar ve makaleler yayımladı, çeviriler yaptı. Yapıtlarının çoğu yabancı dillere çevrildi ve sinemaya uyarlandı. Erhan Bener, 7 Aralık 2007’de Ankara’da vefat etti.



 

Share Button

Yorumlara kapalıdır