Evrim Sekmen Becan: Sanatın Gündelik Hali

Share Button

one-and-three-chairs (1)

Yaşanan zamanı anlamlandırmak, içerisinde yaşadığımız için kolay bir iş değil. Yaşanan zamanı anlamak ille de gerekir mi diyorsanız aslında gerekir. Olan bitene değer vermek ve bu konuda görüş bildirmek bizi biz yapıyor. Sadece bilmek yeterli değil deneyim anlamında da bir şeyler üretiyorsanız ve yaşadıklarınızdan öğrendiğiniz bir şey varsa yaşam size sürekli kapılar açıyor. Sanatta bu kapıların ve algıların düzenleyicisi olarak yaşantımıza girmiş durumda. Hayatı sanatla anlamlandırmak kültür endüstrilerinin işgali altında görece bir yalnızlık içeriyor. Kendimizi bir başkasından farklı konumlamak için onun olmadığı bir şey olmaya ve her fırsatta kendimizi bir sonraki aşamaya taşımak için didinip duruyoruz. Sanatı biraz kavramların, belirlenmişliklerin çizgisinden çıkarıp gündelik hayatın içinden düşündürtmeye çalışacağım. Böylece sanatı sorgularken hayatımızı ve bakış açımızı sorgulamış olacağız.

Sanatsal pratikler her ne kadar bir izmden beslenseler de insani tavır ve kişisel katkılar bütün kuramların üstüne çıkar. Modern sanat kişisel karşı çıkışların üzerinden temellenmiştir. Dünyanın gidişini gören öncü sanatçılar sanatlarını kullanarak topluma ilerici fikirler aşılamaya ve yaşamı o yönde dönüştürmeye çalışmışlardır. Avangard hareketlerin yapmak istediği buydu. Yaşamı dönüştürmek. Yoğun bir siyasal angajmana sahip olmaları özünde yaşam, politik bir anlam barındırdığı için denk düştü bile diyebiliriz.

sarkis194

Sanata hayata ve kendimize baktığımız zaman çevrili olduğumuz sistemin birer parçasıyız. Üretim şekillerinin değişmesi, endüstriyel devrim ve sonrasındaki dijital çağ,  bütün algıları belirleyen ve buna uygun yaşam şekilleri ortaya çıkaran bir kesinlik taşıyor. Sanatı, iletişimi, kültürü ve daha birçok medyumu bunun üzerinden tanımlamaya başlıyor ve öncesinden sonrasına kendimizi nasıl konumlandırabiliriz ya da özgürlük alanlarımızın neresi olduğu ile ilgili sorular kafalarımızı meşgul etmeye başlıyor. Yapay bir bilinçlenme hali içersindeyiz. Teknolojinin belirleyici hayatımızda su götürmez bir gerçek. Kitle iletişim araçlarının popüler kültür sarmalı etrafında yaşantımızı ele geçirmesi ne tam anlamıyla kabul edebileceğimiz ne de red edebileceğimiz bir yol açıyor. Popüler kültürü besleyen aslında ona yakın durup durmama meselesi. Popüler kültür aynı zamanda karşı kültürü de yaratıyor. Bu da karşı kültürün alt kültür içersinde yaşamasına olanak sağlıyor. Her şeyin popüler kültür tarafından çevrelendiğini düşünüyor ve bundan kaçamıyorsak alt kültürler ve sesi hiç duyulmayanlar arasında olup yaşamın içinde var olmakta bir seçimdir. Bunu gerçekleştirmek çok zor; zaten hâkim medyalar bizi daha çok düşünüp bizim adımıza karar veriyorlar. O nedenle etki altına alınmamış alanlarda söz sahibi olmak yani buna en yakın kamusal alanlar görünüyor ki çok önemli. Gezi olaylarının izlediği seyir tam da böyle bir ihtiyaca denk düştü. Kamusal alanlardan rant sağlama; yaşama dair özgürlüklerin kısıtlanması topyekün bir kuşatılmışlığı çağrıştırınca gezi eylemleri ironik bir eyleme dönüştü. Hatta ironinin üretildiği bir alan oldu.  Yaşam her türlü olanağı veriyordu ama kavramsal açıdan çorak ve sıkıcıydı. Gezi’nin ironik dili sistemlerin biz insanlar için olduğunu ve karşı konulabileceğinin görsel bir gösterisiydi ve sanat, gezi ile yeni bir dil kazanmıştı. Gezi kendi içinde bir kültür yarattıysa bunu 90 kuşağının hayata bakışları ve hiç de politik değil dediğimiz kesimin varlığıyla başardı. Ali Şimşek’in yeni orta sınıf dediği kişilerden oluşan sanat ortamı kapitalist ekonominin ve onun dayattığı yaşam tarzlarının bütünüyle belirleyiciliği altında. Ünlü sanat eleştirmenlerinin istifa etmesi, bienal protestoları dünyadaki sanatsal akımlar aslında mutlu gibi görünen toplumun mutluluk vaadiyle birer tüketici olarak algılanmasının sorunlu taraflarına işaret ediyor.  Kariyerinin zirvesinde bir sanat eleştirmeninin piyasaya eklemlenmiş, ilişkiler içinde yürüyen bir sistemin parçası olması sanatın nüvesi gereği kabul edilebilir bir şey değil. Çok uzağa gitmeden Ahu Antmen’in gazetelerde sanat eleştirisi yazmamaya başlaması benzer bir tavrın sonucudur.

Bourdieu’nin araştırmaları yaşam alanında sosyolojik bir geçit gibidir. Seyirci kitlesine, müzelere yönelik çalışmalar ve sanatın kuralları incelemesi aslında bir oyun içinde olduğumuz gerçeğini bize duyumsatır. Kültürel sermayenin varlığı ile sanat dilinin dışlayıcılığından söz eder. Ekonominin sanat aracılığıyla nasıl hâkimiyet kurduğunun ipuçlarını arar. Bourdieu; sanat içindeki çelişkilerin içinden iz sürer. Varlıklı kesimin sanat aracılığıyla yaşam tarzını meşrulaştırdığını ve alt kesimin ise kitle kültürü içinde popüler kültürün çaresiz deneyimleyenleri olarak yaşadığına dem vurur. Sanat, bu yönüyle bir ayrımlaştırma aracıdır aslında. Kültürel sermaye, olmadan varlıklı olunamayacağını şart koşar. Sanat, kendine bu yönde bir alan açar. Sanatın alanı sadece sanatın konusunu oluşturan unsurlar değil aynı zamanda kuralını koyan yapılardır da. Sanatçılar, bu yapının içinde sanatsal otoritesi nereden geldiği belli olmayan galericiler, sanat yazarları ve sanat tacirlerinin gözüne girmek bu sistemin bir parçası olmak için türlü yolları denerler. Tüm bu oyunun farkında olup tuzağa düşmeyen kendi ile hesaplaşabilen, bir dil oluşturan sanatçılar ise geleceğe kalabileceklerdir. Sanatın, bir ekonomik faaliyet alanı haline geldiğini ve sanat yapıtı için üretilen değer yargılarının her zaman doğruyu yansıtmadığını unutmamalıyız.

cornelius-krieghoff-the-studio

Sonuçta adına ister kültür endüstrisi ister gözetim toplumu ister siber çağ deyin insanların düşünmesine ve dönüşmesine engel olamazsınız. Egemen yapılar, hayat içinde her zaman var olacaktır bu yapılara karşı direnme noktalarını canlı tutmak yine bu yapının içinde mümkündür. Modern sanatın karşısına çıkarak küresel ideallerle tüm dünyayı saran çağdaş sanat akımları sanata böyle bir alan vadiyle görünürlük kazandı. Kurduğu ticari küresel ağlarla kültürün sömürgeleştirilmesine ve yeni kanallarla dolaşıma girmesine neden oldu. Postmodernizmin bütün farklılıklara kucak açan çoğulcu anlayışı çağdaş sanatın içinde kendine yer buldu. En önemlisi dünya pazarında söz sahibi olan Çin’in ve bundan dolaylı etkilenen Çinli sanatçıların postmodernitenin olanaklarıyla dünyada isimlerinin duyurulmaya başlaması kimlik ve aidiyet konularını gündeme taşıdı. Öncelikle kültür dediğimiz kavramın batı teknikleri kullanarak çağdaş olanaklarla yansıtılmaya çalışılması başlı başına bir sorundu. Benzerini bizimde cumhuriyet dönemi ressam kuşağında yaşadığımız kendimizi batıya karşı konumlama durumu gibi sorunlar çözülmeyi bekliyordu. Buna rağmen günümüzde çağdaş sanat ve yerel kültür arasındaki etkileşim geçmiştekinden daha hızlı çözülüyor ve tükeniyor. Bir şeyin varlığından söz ederken aslında yokluğundan da aynı zamanda söz etmeye başlıyoruz. Gerçeğin yerini onu dolduran var olmayan simülasyonların alması tekinsiz bir ortamın doğmasına ve karmaşık bir yapı içine girmesine neden oluyor. Çağdaş sanatın referans noktaları Ali Artun’un da çok söz ettiği sermaye yapıları içinde yol alıyor. Emlak ve sanat arasındaki ilişki hiç düşünmediğimiz kadar sıkı. Mutenalaşma adı altında estetik yapılar kuruluyor. Bu da büyük holdingler tarafından finanse ediliyor. Şirketler ve onlarla işbirliği eden iktidar tarafından hayat estetize edilirken aslında bir anlamda yağma ediliyor. Çağdaş sanat kendi yörüngesinde yol alırken geçmişin tüm değerlerini ve kimliğini başka bir düzlemede yeniden üretiyor. Bir şey başkası yerine ikame ediliyor. Şimdide olup tüm zamanların sesi olmak gibi anlaması zor bir kurgu yaratarak güncel sorunlara görünürlük kazandırmaya çalışıyor.

Çağdaş sanatın güncel politik alana olan ilgisi artık herkesin kabul ettiği bir durum arz ediyor. Bunun yanı sıra buzdağının bir de görünmeyen yüzü var. Bunu anlamak içinde sosyolog veya sanat kuramcısı olmaya gerek yok. Sanat ortamının malzemesi giderek içerikten yoksun biçimsel bir hal aldı. Birbirine benzeyen sergi katalogları, doğru düzgün eleştiri taşımayan sergi yazıları, sanatçının kendine sürekli bildik izlekler edinmesi gibi konular çağdaş sanat üretimlerinin sığ ve sıkıcı olduğunu gösteriyor. Sanat merkezlerinin arşiv çalışmalarının sınırlı olması sürekli gösteriye yazgılı bir kaderin ortak savunucuları durumuna bizleri düşürüyor. Tıpkı gösteri toplumunda sözü edilen bir yinelemenin içersinde sisteme içkin ürünler ortaya koyuyoruz. Bu tespitleri yapan felsefelerinde akademik yayınlarda puan kazandırmaktan başka bir getirisi kalmadı. Sanat galerilerinin kendi sanatçılarını pohpohlayıp bu dar alanı iyice küçülttüklerini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Bütün bunları yaşamın içinde değerlendirdiğimizde Özen Yula’nın seneler önce izlediğim Kırmızı Yorgunları adlı oyunu aklıma geliyor. Oyun kişileri kendilerine çizgi film karakterlerinin ismini takarak yaşam içinde ironik bir duruş sergiliyorlardı. Hayatın tüm yıkıcı etkilerini üzerlerinden atmak için ironiyi kullanmalarına rağmen gerçeğe engel olamadılar ve trajik bir sonla bitti oyun.  Kapitalist dünyanın gereklerini yerine getirmek için süper kahramana ihtiyaç var. Taşıdığı ironi,  aynı zamanda yaşam içinde ayakta durmanın da umudunu barındırıyor… Sonuç hüsranla da bitse yaşam irademizle ayakta kalmanın yollarını arıyoruz. Sanat, bize yol gösteriyor ve en azından kendimizi dışavurmanın olanaklarını görüyoruz. Peki ya güncel sanat bu naif özelliğini kaybedip yukarda bahsettiğimiz durumların bir uzantısı olarak hiç de masumane olmayan bir tavır içinde olmaya devam ederse? O zaman yapacak tek şey sanatın özerkliği içinde anlam katmanları yaratmaktan ve bu katmanları çözümleyip hayata eklemekten başka bir şey kalmıyor. Çağdaş sanatın olanakları aşk ile başlamış olsa da şu zamanda yorgunlukla karışık, gündelik bir tek düzeliğe dönüşmüş durumda.

 

Share Button

Yorumlara kapalıdır