Barış Kurt: Toplumsal Koşulların Etkisinde Güzellik Kavramı

Share Button

Björn Barends

Yazımıza farklı tarihsel ve toplumsal koşullarda, güzellik kavramının farklılaştığını, hatta çoğu kez de karşıt güzellik kavramlarının ortaya çıktığını belirterek başlayalım. Önceki bir çağda çirkin sayılabilecek bir şeyin sonraki çağlarda güzel (veya tersinin) olabilmesi ve bunun estetik bilimcilerce nedeninin sorgulanması bizzat “zevkler ve renkler tartışılmaz” diyerek sokak kurallarını ve jargonunu belirleyenleri daha birinci rountta oyun dışı bırakmalıdır. Yosun yeşili renginde dişleriyle gülümseyen bir kadının güzel veya çirkin olduğuna nasıl karar vereceğiz? Sınırlı bilgimle “konuya bu soruyla başlamalıyız” ve devamında “elbette ki kadını yaşadığı çağ ve toplumsal koşullar içinde değerlendirerek ancak cevap verebiliriz” demek istiyorum.

Kuzey Amerika’daki kızılderili bir savaşçının boz ayının tırnaklarından ve dişlerinden yaptığı bir süs eşyası, birçok Afrika kabilesindeki kadınların kol ve bacaklarına taktıkları demir halkalar, yine Afrika’da Zambezi Nehri’nin yukarı boylarındaki Batoka kabilesi mensuplarının üst ön dişlerini sökmeleri; tüm bu örnekler “güzel” üzerine felsefî bir ahkâm keseceksek, genellemeler yapacaksak ele alınması gereken örneklerdir. İlk yapılabilecek genellemeler, avcılıkla geçinen kabilelerin değerli ve ender buldukları nesneler olarak avladıkları hayvanın tırnak, diş ve derileridir. Aynı zamanda bu nesneler güzelliğin de bir ölçütü olmuştur. Avcı avladığı hayvanın dişi ya da tırnağıyla o hayvan kadar yırtıcı, atik, güçlü olduğunu kendi rakiplerine göstermek istemektedir. Yaşamları davara sıkı sıkıya bağlı olan kabileler güzellik fikrini davara yani sahip oldukları en değerli şeye bağlarlar. Batokaların üst ön dişlerini sökmelerinin altında yatan neden geviş getiren hayvanlara öykünmekle açıklanabilir. Giderek tarım toplumlarıyla birlikte serveti ve toplumsal eşitsizliği tanıyan halklar güzelliği servete bağlarlar çünkü servet elde edilmesi zor bir süreçtir. Demir çağını daha henüz yaşayan kabileler de demir ender bulunan değerli bir hammaddedir. Bu genellemelerden sonra şöyle bir genelleme yapmak ta mümkündür: çok eski çağlarda, ilkel komünal toplumlar çağında güzellik kavramı insanların gündelik yaşamları ve üretim faaliyetleriyle doğrudan bağlantılıdır. “Doğrudan” kelimesinin altını çizdik çünkü ilkel çağlarda üretim faaliyetiyle sanatsal düşünüş ve faaliyet arasında doğrudan ve kesin bir bağ vardı, basit ve sade bir yaşam hüküm sürüyordu. Üretim faaliyetleri çeşitlenip, eşitsizlik ve sömürü ortaya çıkıp derinleştikçe, bu “doğrudan” bağ dolayımlılaşmaya başladı. Yaşam da zorlaşmaya başlamıştı; iyi kötü kendi toprağını ekip biçerek geçinen bir ailenin komşu kabilenin savaşçılarına esir düşüp köleleştirildiğini düşündüğümüzde yaşamın zorlaşması deyimi daha bir anlamlıdır, bir köle için güzel olan nedir? (Elbette ki özgürlüğü çağrıştırabilecek şeyler güzeldir).

g21b18d48_217ATKamerun_9763

Birçok modern burjuva sanat örneklerinin değerlendirilmesini güç kılan şey sanatla üretim yöntemleri arasında herhangi doğrudan ilişkinin bulunmayışıdır. Yine “doğrudan” kelimesinin altını çizdik çünkü doğrudan ilişkinin bulunmayışı çok dolayımlı da olsa bir ilişkinin olmadığı anlamına gelmemelidir. Kollarındaki demir halkalarla tahıl öğütmek için bir araya gelen Basutolu kadınların, kollarının ritmik hareketleriyle uyumlu şarkılar söylemesi de komünal toplumda üreten kişinin aynı zamanda kendi sanatını kendinin icra ettiğinin ve böylece (iş bölümü ve uzmanlaşmanın yerine) bir kişinin birden fazla faaliyetle yaşamı kendisi için kompleks, içinde yaşadığı toplum içinse sadeleştiren yapısıyla; günümüz toplumunun aşırı uzmanlaşma ve işbölümü yolunu seçip sanatı sanatçılara bırakan, kişi için yaşamı basit ve sıradan, içinde yaşadığı toplum için karmakarışık hâle getiren yapısı arasındaki çelişkiye ayrıca işaret edelim.

Kuşkusuz günümüzdeki geri kalmış kabile örnekleri çok eski çağlarda yaşamış olan kabilelerin yaşamlarıyla tıpa tıp aynı olmayabilir, hatta sırtında kola reklamlı tişörtü olmayan kabile üyesi de kalmamış ve yaşamlarının kimi yönleri değişmiş olabilir. Ama bu ana damarlardaki benzerliği ortadan kaldırmaz.

Orta Çağ Fransa’sında ve Batı Avrupa’da tiyatroda genel olarak egemen olan fars* akımının genel görüşlerin ve duyguların bir ifadesi olarak halk için yazılıp oynandığını tiyatroya ilgisi olan çoğu kişi bilir. Farsın (Fransa’da yaygın olarak vodvil) avama göre olduğu ve kibarlar sınıfına yani aristokrasiye yakışmadığının düşünülmeye ve aristokrasiye daha çok yakışacağı düşünülen tragedyanın (zenginler de üzülür, ya da “mağdur” olur(!) ) ortaya çıkması Fransa’da XIII. Louis dönemine rastlar. Oysa ki Fransız trajedisinin yığınların duygu ve düşünce dünyasıyla uzaktan yakından alakası yoktu. Zamanla zayıflayan aristokrasinin karşısında güçlenen bir muhalefet olarak burjuvazi tiyatroya egemen olan havadan memnuniyetsizliğini kendi alternatifini yani dramı ortaya koyarak belli etti. Farsın kimi özelliklerini ve de trajedinin kimi başka özelliklerini içeren dram tam da yükselen yeni bir sınıf olarak erdemli ve ilerici burjuvazinin duygu ve düşüncelerini tiyatroya yansıtan akım oldu.

Son olarak demek istiyoruz ki değişen sınıf ilişkileri ve toplumsal bilinç biçimiyle, genel olarak sanattaki güzellik algısı da değişmektedir. Şu hâlde en üstte bahsettiğimiz yosun yeşili dişleri olan kadın eğer içinde yaşadığı çağın ve toplumsal koşulların bir ürünü olarak dişlerini boyadıysa güzeldir, ancak çağının ve toplumsal koşullarının geleneklerinden farklı bir coğrafyadaki kadının, “farklılık” adına böyle bir yola sapması onu güzel olmaktan başka her şey yapar.

*Fars: Kökenleri eski Yunan ve eski Roma’ya dayanan komik olanı tiplerden çok durumlara yönelten yapısıyla tuluat tiyatrosunun başlıca oyun türüdür.

Share Button

Yorumlara kapalıdır