Evrim Sekmen Becan: Sanatı bir masanın etrafında konumlandırırken…

Share Button

Nezaket Ekici, Believe

Sanatı, tarihsel irdelemelerin, çizgisel süreçlerin izinde seyretmeyi bırakıp kendi yolculuğumuz için bir izlek oluşturarak ilerlediğini düşünürsek güncel sergileri bir sosyalleşme alanı olmaktan öteye götürebiliriz. İzlediğimiz sergileri anlamlandırmaya çalışırken baktığımız bakış açısına paralel giden birçok farklı sonuca ulaşırız. Küratörün de amacı, incelediği kavramı sanat nesnesine dönüştüren sanatçılarla bir ortaklık kurup,  yansıtmaktır. Buna rağmen küratöryel sistemin sanat aktörleri tarafından yorumlanışı ve aldığı konum bu tür tanımlamalardan fazlasına ihtiyaç duyuyor. Burada küratöryal yapıyı basit tanımıyla ele alacağım. Sanatı en iyi anlamanın yolu sanatçıyı ve bulunduğu ortamı anlamaktır.

Buraya kadarını hepimiz biliyoruz. Bundan sonrası bizi sanatçının karmaşık hesaplaşmalarının yapıldığı bir labirente sürüklüyor. Hesaplaşmaların güncel konularla bağlantısı sürdükçe de sanatçı, kimliği ve toplum arasında bir yerde duruyor. Sanatçının sanat ortamındaki yapılanmalara kendini kabul ettirip bir dil oluşturması ve toplumdaki sorunlara eklemlenmesi sürekli varlığını yeniden ispatlamasıyla mümkün oluyor. Sadece üretmek yeterli değil. Birtakım stratejileri izlemek tek yol gibi gösteriliyor. Bu da çalışmaların birbirini tekrar etmesi sonucunu doğururken sanatın öznesi olarak sanatçıyı sistemin çarkına bağımlı bir öge durumuna dönüştürüyor.

Ben bir başkasıyım, Canan Beykal, Melih Görgün

Sanat ortamındaki bu gidişatın uzunca bir süredir farkında olan sanatçılar, tek silahları olan sergilerle sorunlara işaret etmeye çalışırken bir bakıma iç dökme diyebileceğimiz bir faaliyetin de parçaları hâline geldiler. Bir derdimiz var evet fakat bununla daha fazla nasıl yaşayacağız? Sanatçıların toplum içerisindeki sorunlarını görmezden gelen anlayışın sonucunda sanatçı, eseriyle kurduğu ilişkiyi bir şeylere rağmen devam ettirmek zorunda kalıyor ve de yalnızlaşıyor. Tıpkı tüm dünyada düşünen bireyin içinde bulunduğu yalnızlık gibi. Yalnızlık beraberine birtakım sorgulamaları getirdiğinde yaşamın içinde sanatsal duruşu var ettiğimiz sürece hâlâ umudumuz var demektir. Bu umudu besleyen de diğer sanatçılardır. Tıpkı bir grup sanatçının yaptığı ve yapmakta devam ettiği gibi sanatla hayata bir şeyler söylemek ve toplumun önünde ona öncülük eden çağrışımlar bulabilmek. Bu bana “Galerimiz” sanat galerisinde izlediğim bir grup sanatçının video sergisi özelinde bir masanın etrafındaki umudu ve umutsuzluğu hatırlattı. Bir masanın bir dünya olduğunu anlayabildiğimiz sürece mikro dünyaların makro dünyaları dönüştürebileceğine inanmak gerek. Yapılan sergilerin bağlamı bu düşüncelere yön verecek düşünceler arama çabasından başka bir şey değil.

Yapılan sergilerin yön vermesini ve hayata söz söylemesini istiyorsak kurgulamanın doğru yapılması gerekiyor.  Sergi alanlarının yapısı öteden beri çağdaş sanatın problemi olmuştur. Sanatçıların kafalarında nasıl bir mekânda sergilemeliyim ki eserler bir bağlam yaratsın soruları dönüp dolaşır. Mekân ve estetik kurgusu aşılması zor bir süreci gerektirir. Mimarîyle sanatın kol kola gezdiği bir iklimde bu sorunsal üst seviyelere taşınmış, mimarî çağdaş sanatın oyuncaklarını yaratan bir disipline dönüştürülmüştür.

Mekânı düzenleyen eşyalar ve odalar sanat alanında işlevinden koparak farklı bir anlam edinmiştir. Woolf’un odası, Judy Chicago’nun feminizmin anıtsal masası hepsi birer gösterge niteliğinde çağdaş sanatta yerini almıştır. Sanatçıların sözleri çağdaşlık kavramı içerisinde dolaşıma girmiş; zaman geçtikçe de klasikleşmiştir. Bugünün sanatçılarını masanın etrafında toplayan ve bir odanın içinde yaratılarını anlamlandırmaya iten, bu göstergelerin sanat içersinde yol almaya iten bir izlek görevi görmesidir.  Canan Beykal, Emre Zeytinoğlu, Fatoş Beykal, Mürteza Fidan, Melih Görgün, Güler Ateş, Hülya Küpçüoğlu, Sabrina Obserne, Froso Papadimitriou, Jonathan Bradbury, Nazım İrem ve Nezaket Ekici bir araya gelerek video çalışmalarını bir masanın etrafında topladı. İşleri incelerken kendi kendinize kalacağınız ve sindireceğiniz bir anda çağdaşlığın sorunları ve yapılan işlerin uzamları sizi rahatsız ediyorsa ve sorgulamaya başlıyorsanız  -ki serginin amacı bu görünüyor- bundan sonra sergi hakkında başta söylediklerimizden hareketle bir takım sanatsal uğrakları yanımıza çağırabiliriz.

Hülya Küpçüoğlu, Kötü,2014,video

Serginin konsepti Melih Görgün’e ait. Bir masa etrafında sanatçıların videolarını toplayarak yukarda söylediğimiz güncel sorunlar içersinde bir yol arıyorlar. Fatoş Beykal’ın öteki kavramını sürekli tekrarlarla sorguladığı çalışması, serginin en doğrudan işleri arasında yer alıyor. Öyle ki o kadar çok öteki tanımı yapılıyor ki öteki kavramı derinliğinin yanı sıra gündelik bir cevap arama uğraşına dönüşüyor.

Canan Beykal ile Melih Görgün ise bellekten yola çıkıyorlar ve postmodern bir bakış açısıyla benliği irdeliyorlar. Benlik anlamlandırılırken Sartre’ın kuramları işlere sağlam bir zemin hazırlıyor.

Mürteza Fidan’ın Yolun Milimetresi adlı çalışması Hüsamettin Koçan’ın Baksı müzesini konu ediniyor. Baksı’ya giden yolda araba hareket ederken yolu, bir amaca araç ettiğini görüyor aslında yolun ve yaşanan deneyimin ıskalandığını anlıyoruz… Hızı merkezine alan bireyin hareket kavramından kopamaması yaşamı bir döngüye sokarken video çalışmasının kendisi bu döngüyü bozmaya çalışan bir bakış getiriyor.

Güler Ateş’in “Geceler Günleri, Günler Geceleri Kovaladı videosu geleneksel göstergelerin, güncel durumu nasıl manipüle ettiğine odaklanıyor.

Nezaket Ekici’nin performansı heykelsi bir estetiği akla getiriyor. Pudra tozlarının üflenmesiyle hareketlenen performans minimalist bir gösteri niteliğinde…

Sabrina Osborne, her iki yöne de bak videosunu sıralanmış görüntülerin, seslerin, boşlukların ve zamanların parçalara ayrılmış yapılarının aldatıcı karışımları olarak tanımlıyor.

Hülya Küpçüoğlu ise popüler kültürün psikolojik dışavurumlarını, birey özelinden ele alıyor. Kuşlar filminde kullanılan korku ögesi bu sefer video bağlamı içerisinde izleyiciyi meraklandıran bir film gerçekliğinden kopmuş ve bireyin yaşadığı tezatlıkları, olacakları bekleyen huzursuzluğunu açığa çıkarmıştır. Korkunun nedeni belli değildir.

Yunanlı sanatçı Froso Papa Dimitriou  “Biblo” videosunda bireyin yeni dünyadaki çıkışsızlığına ve karşılaştığı sorunlardan saklanarak yaşadığına işaret ederken başkalarının bizde gördüğünü keşfetmekle geçen zamanı açığa çıkarıyor. Dünyeviliğin kaçış psikolojisiyle beslenen yanına gönderme yapıyor aynı zamanda…

Sanatın eleştirel gücünün sisteme eklemlenmeden diri kalması gereken bir zamanda bir masada söylenenlerin gücünü yok sayamayız. Da Vinci’nin son yemek freskini de akla getiren masa miti günümüze taşınırken çağdaş sanatın konularını yanına alıp kutsallıktan ve şartlanmışlıktan arındırıyor, farklı bir düzleme oturtuyor. Masa bir sembol içerisinde hayatımızda beliriyor. Sanatın, bir araya gelmenin ve bir şeyler yapmanın güçlü etkisini geçmişe dönük sanatsal deneyimlerden geri çağırarak günümüze taşıyor.

Share Button

Yorumlara kapalıdır