Haluk Öner: “Artık Savaşacak Gücüm Kalmadı! ” Virginia Woolf ve Jacob’un Odası Üzerine

Share Button

virginia_by_DelilahWoolf
“Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum…
Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim…
Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum…”

“Jacob’un Odası,” William Sheakespeare, Anton Çehov, Emily Brontё ve Daniel Defoe gibi yazarlardan etkilenen ve bu etkileri yapıtlarına yansıtan Virginia Woolf’un, 1922’de yazdığı üçüncü romanıdır. Londra’da dünyaya gelen ve evlendiği Leonard Woolf sayesinde kitaplarını kendi basımevinde yayımlama imkânı bulan Woolf çoğu yapıtına yakınlarını kaybetmenin verdiği bunalımı aktarmıştır. Kardeşini kaybettikten sonra yazdığı psikolojik – deneysel kurgu olan “Jacob’un Odası”nda ana karakter Jacob Flanders’ı, ölen kardeşinin verdiği ilhamla yaratmıştır. Çevresindeki insanların anlatımlarıyla tanınabilecek Jacob, bireylerin yapmacıklığını ve açıklıktan uzak oluşlarını eleştirirken yaşamın her alanında daha dürüst olunan Antik Yunan medeniyetlerine olan özlemini de dile getirir. Yanı sıra Birinci Dünya Savaşı öncesi İngiliz burjuva sınıfının hayatlarının nasıl derinlikten uzak ve çocukça olduğunu eleştiren Jacob, ötekilerle arasında olan ilişkilerinde aidiyet hissinden uzaktır. İlişkilerinde ve sanatsal tercihlerinde toplumca benimsenmiş olan değer yargılarından uzak yaşayan Jacob’un din görüşleri de çağına göre radikaldir. Yabancılaşmış Jacob Flanders, yaratıcısı Woolf’un içinde yaşadığı toplumun değer yargılarına, dine bakışına ve ötekiler arasındaki yapmacıklığa eleştirisini dolaylı olarak okura aktarır. Virginia Woolf’un diğer romanlarındaki gibi uzam ve zamanın tam olarak verilmeyişi ve bilinç akışının yoğunluğuyla bulanıklaşan anlatım, kitaptaki düşüncelerin ucu açık, okurun kişisel yorumuyla değişebilir olmasını sağlar. Virginia Woolf, tüm içeriği bu anlatıda harmanlayarak çektiği tepkilerle edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırmıştır.

Çocukluğunu Scarborough’da annesi Mrs. Flanders ve iki kardeşi Archer ve Rebecca ile geçiren Jacob, sakat olan karısı Kaptan Barfoot’un kendi dul annesiyle arasındaki yakınlaşma sonucu çevrelerindeki insanların meraklı yorumlarıyla karşılaşır. Çok genç yaşına rağmen önyargılarla başa çıkmak zorunda kalan Jacob, Kaptan Barfoot’un, Mrs. Flanders’e oğullarından birini Cambridge’e götürme teklifinden faydalanarak, hayatının bir sonraki aşaması olan gençlik döneminde toplum hakkındaki fikirlerini şekillendirecek uygun ortama kavuşacaktır. Yaşadığı kasabadaki ‘ötekiler’den birer kuple bilinç akışı sunan Woolf, bu cümlelerin satır aralarına düşüncelerini yerleştirir:

virginia_woolf_by_Fabiano Gagliano

“Mrs. Jarvis mutsuz olduğunda kırlarda yürürdü, fincan tabağı biçimli bir çöküntü vardı, oraya kadar yürüdü, gerçi daima daha uzak bir bele gitmek isterdi ama; orada yere oturur, pelerinin altına gizlediği küçük kitabı çıkarır ve bir kaç dize okur, çevresine bakınırdı. Çok mutsuz değildi, kırk beş yaşında olduğu düşünülürse, belki de hiçbir zaman çok mutsuz, umutsuzca mutsuz olmayacaktı, yani bazen savurduğu tehditlerde söylediği gibi kocasını terk edecek, bu efendiden adamın meslek yaşamını mahvedecek kadar.” (Woolf, 29)

Aile içindeki karı ve koca ilişkilerinin hastalıklı olduğunu düşünen Woolf’un feminist tavrı açıkça görülür.

Gençliğini Cambridge’de geçirecek Jacob, çevresindeki üst sınıf insanları görür ve ilk ciddi sorgulamalarına başlar:

“‘Canına yandığım,’ dedi Timmy Durrant’a, öğle yemeğinde dünyanın kendisine gösterdiği yüzü özetlemek için, böyle bir dünya düpedüz vardı demek ki –hiç kuşku yoktu buna- fakat ne gereksizdi, böyle bir dünyaya inanmak- Shaw, Wells ve altı penilik dergiler! Ne yapmak istiyorlardı, oğup temizleyerek, yıkayarak, bu orta yaşlı insanlar? Hiç mi Homeros, Sheakespeare, Elizabeth Dönemi yazarları okumamışlardı? Bütün bunları gençlikten ve doğal eğilimlerinden gelen duyguların ışığında apaçık görüyordu. Zavallı düzenbazların uyduruk tezgâhı da buydu. Gene de içinde acımaya benzeyen bir şey vardı. O acınası küçük kızlar-” (Woolf, 40)

Jacob, kendi dünyalarında refah içinde yaşayan bu insanların edebî tercihlerindeki yüzeyselliği, William Shakespeare’in ya da Homeros’un yapıtlarının yanında çocuksu kalışını şiddetle küçümsemektedir. Sonrasında Jacob’un içinde bir tutkuya dönüşecek Antik Yunan medeniyetine özlemin filizlenlemeleri de görülür. Yoğunlaşarak devam eden bu sıradanlığa tepkileri arttıkça Jakob’un yabancılık hissetmesi de doğal bir sonuç olacaktır. Yabancılaşma sürecinde Jacob’un annesiyle arasındaki duygusal bağ yok denecek kadar azdır. Mrs. Flanders’ın içinden gelen annelik güdüsü yalnızca ara sıra mektuplaşmalarını sağlar. Jacob’un karşı cinse duygusallıktan yoksun bakışı, kendisinin de fazlasıyla aptal olarak nitelendirdiği Florinda’yla ilişkisinin başlamasına engel olmaz.

virginia_woolf_by_keyworkdove-d38yqve

“Mektup (Mrs. Flanders’dan) holdeki masanın üzerinde duruyordu; o gece eve girerken Florinda onu alıp yukarı getirdi, Jacob’u öperken masanın üzerine koydu, elyazsını gören Jacob onu lambanın altına, teneke bisküvi kutusuyla tütün kutusunun arasına koydu. Yatak odasının kapısını arkalarından kapadılar… açık mavi zarf bir ananın duygularına sahip olsaydı, yürek o küçük gıcırtıdan, o ani kıpırtıdan paramparça olurdu.” (Woolf, 108)

Florinda’yla sadece cinselliğe dayalı bir ilişki yaşayan Jacob, annesinin kendisine olan ilgisini de görmezden gelmektedir. Başkalarıyla ilişkisini öğrendiği, Florinda’dan ayrılırken de hiç üzülmeyecektir. Virginia Woolf, Florinda’nın annesiyle olan ilişkisindeki duygusuzluğun da altını çizerek iç içe görünen ilişkilerin temelinde bir yabancılaşmanın varlığına vurgu yapar.

Virginia Woolf’un eleştirilerinden, yarattığı birkaç küçük karakter üzerinden yürüttüğü, din ve dini yaşama biçimi de nasibini alır. Bu çift kutuplu karakterlerin toplum tarafından dışlanmaları da yazarın ironi becerisidir. Toplumda belki de en çok kabul gören değer yargılarından biri olan Tanrı’nın varlığı inancı hakkındaki görüşleri satır aralarında yakalanabilir:

“…ateist Fraser, rahatsızca yerinde kımıldandı. Belirsiz şeylerden nefret ederdi- Hristiyan dininden mesela, bir de Rahip Parker denen ihtiyarın kehanetlerinden. Rahip Parker kitaplar yazardı, Fraser ise onları mantık gücüyle tuzla buz ederdi, çocuklarını vaftiz etmezdi… Gerçekten de, ne yaman iş- dini yok etmek!” (Woolf, 126- 127)

Kendi yaşamında da Tanrı’nın varlığı inancına mesafeli bir duruş sergileyen Virginia Woolf’un yarattığı karakter açıkça bu duruşunu yansıtmasa da Jacob bu mesafeyi az çok koruyan bir yabancıdır. Albert Camus’nün Mersault’u gibi Jacob da toplumun benimsediği her türlü değer ve kavramı yok sayar. Bu bağlamda zaten hiç kilisede ya da dua ederken görmediğimiz Jacob’a tanrı tanımaz demek yanlış olmaz.

Gençlik evresini geride bıraktığı rahatlıkla anlaşılan Jacob, gözlerini Yunanistan’a dikmiştir. Ancak Yunanistan’a gitmeden önce de Jacob’un, dolayısıyla Virginia Woolf’un, bir süredir imalarla eleştirdiği bir yaşam alanı daha vardır. Jacob, genel olarak sessiz bir insandır. İnsanlarla çok içli dişli konuşmalara girmez. Bu durum ötekiler arasında olan yapmacık ilişkilere dâhil olmak istemediğini gösterir:

“ ‘Vah vah,’ dedi Mr. Bowley. ‘Jimmy’yi kahvaltıya davet edeceğim.’
‘Fakat kıza kim hayır diyebilir ki?’ diye bağırdı Rose Shaw. ‘Clara, canımın içi- biliyorum çok meşgulsün ama…’
‘Siz ve Mr. Bowley korkunç iki dedikoducusunuz, biliyorum,’ dedi Clara.
‘Hayat zalim- hayat korkunç!’ diye bağırdı Rose Shaw.” (Woolf, 104)

İnsanların birbirine karşı son derece yapmacık davranmasına yönelik yabancılaşma hatta nefretin romanın odaklarından birini oluşturması, Virginia Woolf’un Birinci Dünya Savaşı öncesi İngilteresi’nde gördüğü ve hiç hoşlanmadığı çirkinliğin eleştirisi olma ihtimalini pekiştirir.

Jacob Flanders sonunda Yunanistan’a gitmeyi başarır. Orada beklediği duruluğu, açıklığı ve samimiyeti; antik uygarlığın kalıntıları arasında arar. Beğendiği yazarlardan birkaçının vatanı olan Yunanistan’da dinginliğini bozan her hareketin karşısında öfkesiyle durur:

“Jacob hafifçe doğruldu., çünkü yerleşiklik ve denge vücudu ilk olarak etkileyen şeylerdir. Bu heykeller her şeyi o kadar sıfıra indirgiyorlardı ki! Onlara dikti gözlerini, sonra arkasını döndü, Madame Lucien Gravé’yi elinde başına nişan alınmış bir Kodak, bir mermer parçası üzerine tünemiş buldu… ‘Allah kahretsin bu kadınları- Allah kahretsin!’… ‘Nasıl da tadını kaçırıyorlar her şeyin,” (Woolf, 182)

Yunanistan’da evli bir İngilizle, karşılaşan Jacob, kısa zamanda onunla (Sandra Wentworth’la) yakınlaşmaya başlar. Evli bir kadından hoşlanması, ona âşık olması, onun kabul edilmiş ahlak kurallarını hiçe saydığını gösterir ki bu tutum bir yönüyle değer yargılarına yabancılaşan birey için yadırganmamalıdır. Yüzeysel ilişkilerle örülü İngiliz toplumuna yabancılaşan Jacob’un Yunanistan’da duygusal bir ilişkisi yaşamasının bir anlamı daha vardır: Yunanistan uygarlığı; gerek edebiyatıyla, gerek bireyler arası ilişkilerdeki açıklığı ve sadeliğiyle Jacob’a İngiliz toplumundan çok daha uygundur. Burada Wolf’un özlediği ‘açık toplum, dürüst yaşam alanları’na duyulan özlemin iması da sezilebilir.

Yapıtları yüzünden Nazi Almanyası’nın kara listesine alınan, ceplerine taş doldurup kendini köprüden bir nehre bırakmadan önce kocasına yazdığı intihar mektubunda psikolojik rahatsızlığının artık baş edilemez olduğunu yazan Woolf’un, toplumdan bu kadar uzak olan bir birey olarak ve kardeşinin kaybı nedeniyle duyduğu acılar sonucu intihar etmesi de kaçınılmazdır.

“Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum… Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim… Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum… Artık savaşacak gücüm kalmadı… Hayatını daha fazla mahvedemem…” (Virginia Woolf)

Virginia Woolf’un buhranları romanlarının üsluplarında da hissedilir. “Jacob’un Odası”nda üslubu ilk iki romanına göre özgündür ve Jacob’un toplumdan uzaklaşması gibi o da üslubunu normalden uzaklaştırır. Öncesinde kullandığı somut kavramlar ve betimlemeler, realist anlatım yerini soyutlamalara bırakmıştır. Romanın merkez kişisi Jacob yaşayarak anlatmaz daha çok gözlenir ve anlatılır. Bu tercih yabancılaşmış bir bireyin ötekilerce anlatılması gibi özgünlüğü de beraberinde getirir.

Diyalogların mutlak ifadelerden uzak oluşu kitabı çok anlamlı ve dikkatle okunması gereken bir metin hâline dönüştürür. Uzam ve zamanın anlaşılmasını bulanık bir anlatımla zorlaştıran Woolf’un amacı çok kutuplu ve çok anlamlı bir metin yaratmaktır. Olay yerine durumu betimleyen anlatı, doğal olarak bilinç akışına sarılır.

Bilinç akışı, yabancılaşma, öteki gözler, öteki bakışlar, duyarsızlık, çok anlamlılık, kaçınma, değerler eleştirisi vb. Virginia Wolf’un başyapıtlarından biri olan Jacob’un Odası okurların kapısını açmasını bekliyor.

Share Button

Yorumlara kapalıdır