Doç. Dr. Ulaş Başar Gezgin: İmparator Anıtı’nı Neden Yıkıyoruz?

Share Button

Republic_by_DarthAtreus

Ulaş Başar Gezgin, 30 Temmuz 2013, ulasbasar@gmail.com
Tüm Yapıtları: http://www.slideshare.net/dr_gezgin/gezgin-kaynakca-17-haziran-2013-istanbul

Bugün burada İstanbul Cumhuriyeti’ni anmak için biraraya geldik. Rusya’yla tutuştuğu savaştan yenik ayrılan İmparatorluk hükümeti; başkenti, İstanbul’dan Konya’ya aldırmıştı. Rus kuşatmasında açlıktan öldü İstanbullular. Binlercesi, otoyol kenarlarındaki ağaçların köklerini kemirerek sağ kaldı. Başkalarının neler yemek zorunda kaldığını tahmin etmişsinizdir.

Olağanüstü koşullar, olağanüstü insanlar yaratıyor. Rus kuşatmasına karşı, İstanbullular, hükümetin aldığı ateşkeş kararına uymadılar. Onun yerine, kaçan imparator ordusunun silahlarını toplayıp silahlandılar. Konya ve Moskova hükümetlerinin olası saldırısına karşı, E-5’i, TEM yolunu ve 3. köprü yolunu, hepsini kapattılar. Barikatlar için, Kanal İstanbul’dan çıkan hafriyatı kullandılar bol bol; bir de Rus savaş uçaklarının bombalı saldırısında yerle bir olan Dolmabahçe’nin taşlarını…

İstanbul Cumhuriyeti, bugünkü devrim hükümetimiz için bir dönüm noktasıdır. Cumhuriyet’le büyüyen kuşak olan bizler, cumhuriyetçilerin hayal edip de gerçekleştiremedikleri düşü başarmış bulunuyoruz. Artık onları anmanın zamanı geldi. Kimdi bu cumhuriyetçiler? Kim değillerdi ki?..

İşte bir ressam: Mithat Buluşur. Onun İmparator Anıtı hikâyesini anlatmadan olmaz. Ressam Mithat’ın, Cumhuriyet’in ilanından sonra, ünü dağlar, kıtalar aşmıştı. Galeriler, onun resimlerini sergilemek için adeta birbirini eziyordu. Aslında, bu kadar ünlü olmasına şaşmalı; çünkü o, resimlerinde tüm ötekileştirilmişlere yer veriyordu. Boğaz’ın yalılarının aristokratik tasvirleri, yerini balıkçılara bırakmıştı. Sanki kraliyet ailesiymişler gibi büsbüyük tuvallere çiziyordu balıkçı ailesini… Demek ki, sanat dünyası, hâlâ form peşindeydi. Form, içeriğe baskın geliyordu. Her neyse… Ressam Mithat, İmparator’un cumhuriyetçilerle uzlaşma çabasında sık sık gündeme geldi. İmparator, Mithat’a madalya vererek cumhuriyetçilerin ağzına bal çalmayı, böylece onları yatıştırmayı düşünüyordu. Ama Mithat, madalyayı reddetti. İmparator da bunu bir yere kaydetti.

İmparator’un, İran Seferi’nden sonra, Eminönü’ndeki Yeni Cami’nin yanına diktirdiği İmparator Anıtı, cumhuriyetçilerin de gündemine geldi. Türkiye’ninkiler de dahil olmak üzere, emperyalist savaşları reddeden cumhuriyetçiler, “Bu ucubeyi yıkalım.” diyorlardı. İstanbul Cumhuriyeti’nin Kültür-Sanat Bakanı seçilmiş Ressam Mithat ise, “Parçalara ayıralım ve müzede yeniden birleştirip sergileyelim. Faşizm ve emperyalizm, artık müzelik oldu. Yıkarsak, unutulur; sergilersek, anımsanır ve böylece her zaman tetikte olunur.” diyordu. Bakan’ın önerisi geçerli olmadı; halk, milyonlarca evladını kurban eden savaşçı politikalara karşı öfkeliydi. İmparator Anıtı, müzede sergilenmemek üzere yıkıldı. Sonrası ise, az biliniyor: Cumhuriyet yıkılıp İmparator, İstanbul’u yeniden ele geçirdiğinde, kurşuna dizdirdiği on binlerce yurttaşı kestirip attıktan sonra, dert oldu içine yıkılmış İmparator Anıtı. Rusya’nın yardımıyla girdiği şehirde, kendisine dair hiçbir şeyin olmamasına; duvarlara, eskiden olduğu gibi “Kahrolsun İmparator!” gibi yazıların bile yazılmamasına çok içerledi İmparator; çünkü Cumhuriyet’te, negatif lider bile olamamıştı. Anıtı yeniden diktirmek için Rusya’dan yardım istediğinde, Rusya’nın yanıtı kısa oldu: “E, peki bizim savaş tazminatlarını ne zaman ödüyordun?” İşte o zaman aklına geldi, Ressam Mithat’tan intikam almak. Yıktıran o değil miydi? Bakan o değil miydi? Hapse attığı yetmezmiş gibi; ondan, anıtı bir daha yaptırmak için para istedi. “Madem ki sen yıktırdın; yeniden yaptırmak için parayı sen öde” dedi. Mithat, kamuoyunun baskısıyla, serbest bırakılsa da milyon dolarlık borcu sürdü. Her yıl, kendisinden belli bir miktar istendi. “Sürgünde kahrından öldü” desek şaşar mıydınız? Biz onun da düşünü gerçek kılıyoruz. Bugün, burada, İmparator Anıtı’nı yıkmıyoruz; onu parçalara ayırıp Faşizm ve Emperyalizm Müzesi’nde yeniden birleştiriyoruz.

Peki Cumhuriyet’in başfotoğrafçısı? Dilsiz ve sağır değil miydi o? Yalnızca görüyordu; beş duyulu fotoğrafçılarınkinden daha iyiydi bu nedenle, onun fotoğrafları… Cumhuriyet düştüğünde, nereye gitti? Nereye gitti, duymadan ve konuşmadan ve yalnızca görerek ve bakarak? Fotoğrafları bıraktı geride. Ve o fotoğraflardan saptadı tüm cumhuriyetçileri, daha sonra İstanbul’a giren İmparator Ordusu. Bugün, hükümetimizde, isteyen, istediği fotoğrafı çektirebilir. Anıtı parçalarken poz verebilirsiniz. Bir korkunuz olmasın. Artık yıkılmaz bir kaya gibi yükseliyor ülkemiz.

Ya peki şu generale ne demeli? Hani şu Kavala soyundan gelen prens general. Hani Rus Ordusu’nda generalken Çar’a karşı gizli bir örgütün kurucuları arasına girmişti. Hani sonra yakalanıp Sibirya’ya sürülmüştü. Hani kaçmıştı sonra; nereye? İstanbul’a. İstanbul’un Savaş Bakanı da o olmuştu. Suriye İç Savaşı’ndan; Mısır İç Savaşı’ndan; Rio Meydan Muharebesi’nden, İstanbul’a gelen binlerce asker ve komutanın bir bildiği vardı elbette. Bu imparatorluklar çağında, nerede cumhuriyet varsa savunmak gerekiyordu. Biz de, bunun için, başka diyarlarda imparatorluklara karşı savaşanlara binlerce gencimizi gönderiyoruz. Seve isteye gidiyorlar onlar. Onlar ki, yeni bir feda kuşağı…

Palta Adası’na sürülenler, oradaki yerlilerin isyanına da katıldılar. Onlar da, isyancı yerliler de yakında yanımızda olacaklar. Artık saçları ağarmış olsa da, zar zor yürüyor olsalar da, gelecekler ve burada anlatacaklar bize ne isterlerse… Ağlayacağız belki birlikte, güleceğiz belki birlikte… Göreceğiz. Adadan kaçabilenler, adada kalıp direnişe destek verenler, vermeyenler, adadan kaçmaya çalışırken boğulanlar… Hepsini yazdı tarih, hepsini…

Empire_by_DarthAtreus

İmparatorluk bakanı, hakkında sert yazılar yazan gazeteciyi düelloya davet etmişti hani… Silahların aşk yerine özgürlük için çınladığı günlerdi o günler. Kardeşi bakan, kendisi isyancı general olan bir ailenin ülkesiydi buralar… Her şey bambaşka şimdi; her şey bir başka güzel. İşte bunun için zamanı geldi onları anmanın ve bu ucube İmparator Anıtı’nı müzeye kaldırmanın… Buraya bir anıt gerekmiyor artık; çünkü tüm ülke, demokrasinin ve özgürlüğün anıtı oldu, Samanyolu’ndan bile görülebilen…

Share Button
Doç.Dr.Ulaş Başar Gezgin

Hakkında Doç.Dr.Ulaş Başar Gezgin

1978 İstanbul doğumlu Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da 17 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda (doktora), Avustralya (ortak proje) ve Latin Amerika’da (gazetecilik) araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Araştırma ve öğretim konuları, iletişim, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı, Asya çalışmaları vb. gibi geniş alanları kapsamaktadır. Eğitimini Darüşşafaka, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve yurtdışında tamamlayan Gezgin’in yayınlanmış 14 kitabı, internette yayınlanmış 16 elektronik kitabı, yayınlanmayı bekleyen 5 kitabı olmak üzere toplam 35 kitabı ve çok sayıda kitap bölümü, makalesi, gazete yazısı ve yazınsal çalışmaları bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe’ye kazandırmaktadır. Son dönem çalışmalarına yazın ve toplumbilim tartışmalarıyla yüklü güncelerini de katmıştır. Çalışmalarını Orta Vietnam kenti Hoi An’da, 1983’de babasının ölümünün ardından 2017’de yitirdiği annesinin anısı için oluşturduğu Edibe Gezgin Sanat Evi’nde sürdürmektedir. 1990’dan bu yana tüm yapıtlarının dökümü için bkz. Gezgin Kaynakça (1990- ) https://www.slideshare.net/dr_gezgin/gezgn-kaynaka

Yorumlara kapalıdır