Şener Azizoğlu: Nuri Bilge Ceylan’a Uzak’tan Bir Bakış

Share Button

34-uzak-nuri-bilge-ceylan-2002-_5022775

Adını belki de ilk olarak 56. Cannes Film Festivalinde 2002 yapımı “Uzak” filmiyle duydu çokları. Bu vakte kadar “popüler olan iyidir”  düsturu iliklerine kadar işlemiş, -kendi tanımıyla- yalnız ve güzel ülke insanının azımsanmayacak bir yüzdesinin varlığından bihaber olduğu marjinal (!) bir film yönetmeniydi. Oysa ki henüz ilk sinema filmi  “Koza” (1995) ile dünya sinema literatürüne dâhil olmayı başarmıştı. Sonrasında kendi üçlemesi sayılabilecek taşra filmlerini çekti. Pek çok uluslararası film festivalinde gösterime giren otobiyografik “Kasaba” (1997) ve “Mayıs Sıkıntısı” (1999) filmlerinin ardından, geldiği kasabaya yabancılaşan fotoğrafçının kökeninden ve kendinden uzaklaşmasının hikâyesini anlattığı   “Uzak” (2002) filmini çekti ve bu filmle 56. Cannes Film Festivalinde en prestijli ikinci ödülü olan “Grand Prix Ödülü” nü almayı başardı. Bütçeleri, set ve dekorları, oyuncu tercihleri, profesyonel fotoğrafçı olmasının sağladığı görüntü yakalama avantajı ile birlikte Ceylan, kendi tarzını yarattı. Piyasanın gösterdiği kum havuzunda oynamayı reddeden yönetmenin kendi tarzıyla yaptığı filmlerin uluslararası festivallerinden üst üste ödüllerle dönmesi onu popüler kültürün bir öznesi yaptı.

Serinin son filmi “Uzak” tam bu bir Nuri Bilge Ceylan filmidir dedirtecek şekilde başlıyor. İranlı yönetmen Abbas Kierostami’ nin “Zire Darakhatan Zeyton” (1994)  filminin finalini hatırlatan sahnede sabit kameranın uzak çekiminde filmin ana karakterlerinden Yusuf  (Mehmet Emin Toprak/Aynı zamanda Nuri Bilge Ceylan’ın yeğeni) karla kaplı bozkırda bata çıka yürümeye çalışıyor ve seyirciyi bu durağanlık ile adeta hipnotize ediliyor. Yusuf’ un yakın plana girmesiyle birlikte kamera bu kez asfalt yolun ufuk çizgisinde beliren arabanın ilerleyişine kilitleniyor. Film öylesine durağan bir giriş yapıyor ki uzunca bir süre –telesekreterdeki mesaj hariç-  diyalog yaşanmıyor. En yaratıcı sahnelerden biri olan Mahmut’un (Muzaffer Özdemir) evinde bir kadınla ilişkisi de bu sessizlik döngüsünden payına düşeni alıyor. Mahmut’a odaklanmış kameranın arka planındaki yatakta, flu bir kadın bedeni sessizce soyunuyor, kadının yatağa uzanması ile birlikte oturduğu yerden kalkan Mahmut’un uzaklaşırken flulaşan görüntüsü, salt aksiyon ve diyalogdan ziyade, onun önce/sonra, sebep/sonuç ve duyumlarını vermeyi tercih eden yönetmenin bildik tarzını hissettiriyor. Ceylan, sinemanın görsel bir sanat olduğunu ispatlarcasına, bazen bir kamera aksiyonu, bazen duvardaki bir resim, bazen yakılan bir sigarayla yarattığı şiirsel gerçeklik kurgusu içerisinde anlatıyor meramını.

images

Yusuf taşralı bir delikanlının tipik karakter özelliklerini barındırıyor. Safça, çocuksu, gamsız, oldukça savruk. Yaşadığı kasabada çalıştığı işyeri kapatılınca gemilerde çalışmak, macera yaşamak, maaşını dolar olarak almak, enflasyona yenilmemek gibi hayallerle İstanbul’daki yakını Mahmut’un evine iltica ediyor. Başlangıçta birkaç gün ömür biçilen bu zorunlu misafirlik süreci Yusuf’un iş bulamaması ile birlikte özellikle ev sahibini rahatsız edici bir hal alıyor; uzadıkça uzuyor. İş bulma umudu azaldıkça, kendi gibi işsizlik içerisinde kıvranan insanların çürümeye terkedildiği duman altı liman kahvelerinde erimeye bırakıyor vaktinin çoğunu. Şehirli yaşantının tüm vaatlerine aç. Apartman merdivenlerinde rastlayıp ilgi duyduğu genç kızı İstanbul sokaklarında gizlice takip edişi ve trende yanında oturan kızın bacaklarına gösterdiği rahatsız edici ilgisi onun duygusal ve cinsel açlığının dışsal dışavurumları oluyor.

Mahmut derme çatma mobilyalarla döşenmiş evinde yalnız yaşayan orta yaşlı bir sanat fotoğrafçısı; içine kapanık,  bencil. Evliliği de dâhil hayatta başarısız olmuş, geçimini çektiği önemsiz reklam fotoğraflarıyla sağlıyor. Bohem duruşunun yanında takıntılı, evde kuralcı, titiz. Hacimli bir kitaplığı, fotoğraf atölyesi, entelektüel birikimi var ama vaktinin çoğunu televizyon karşısında geçiriyor. Entelektüelliğini ve entelektüelliğinin bir gereği olan yalnızlığını önemsiyor. Ailesi ve kökenleri ile olan bağlarını zayıflatmış.  Annesinin hastalanıp hastaneye kaldırıldığını telesekreter kaydından dinlerken bile büyük bir kayıtsızlık içinde.

Uzaklaşmak istediği taşralılığa dair izleri de beraberinde getiren Yusuf, gelenekselden moderne geçişin sancıları yaşayan Mahmut’un kutsal yalnızlık realitesinin tam ortasına düşüyor.  Yusuf’un gelişi Mahmut karakteri için adeta turnusol kağıdı oluyor; bastırılarak zaman içinde katmanlaşmış uzaklar yeniden yakın olmaya başlıyor. Mahmut, Yusuf’la birlikte entelektüel doğasının gereği olarak (!)  Tarkovski’ nin Stalker filmini seyrediyor (Yönetmen filmografisinde –özellikle 2010 yılında çekeceği “Bir Zamanlar Anadolu’da”-  sık sık Rus yönetmenle özdeşleşmiş metaforlara yer veriyor) . Yusuf’un odayı terk etmesiyle birlikte Mahmut porno izlemeye başlıyor.  Pornoyu külte tercih ederek uzaklaştığı kişiliğinden ve entelektüel kimliğinin kutsadığı imgelerden intikam alıyor böylece. Yönetmen,  Mahmut’un lümpen entelektüelliği üzerinden, çürümüş modern insan tasviriyle dalga geçiyor. Mahmut’un porno seyretmesi ile Yusuf’un yan koltuktaki kadına tacizindeki yöntem farklılığına rağmen düşünce eksenindeki paralelliğine dikkat çekiyor.

Yusuf’un iş arama çalışmalarındaki kayıtsızlığı ve rahatlığı, yalnızlık mabedindeki kırmızıçizgilerine pervasızca tasallutu ev sahibinin ona olan tahammül alanını gittikçe daraltıyor. Bu daralmayla birlikte sıkışan karakterlerin zoraki iletişimi hastalıklı bir ev sahibi-misafir ilişkisini ortaya çıkarıyor. Mahmut’un hala sevdiği eski karısının yeni partneri ile yurt dışına gidiş haberini alışı, Yusuf’un son ümit kırıntıları ile fabrikada işe girebilmek için Mahmut’tan torpil istemesi ikilinin eşzamanlı dibe vurmuşluğunun ve kaçınılmaz dramının son kerteye ulaştığını gösteriyor. Kendine yeni bir yaşam kurmak için sığındığı İstanbul’un bembeyaz silueti, Yusuf’un solan yüzü ile birlikte grileşiyor.

Filmdeki en önemli sahnelerden biri de kuşkusuz mutfağa musallat olan farenin infaz edilişi. Gecenin bir yarısı gözüne düşen parlak bir ışık ve tiz bir sesle uyanan Yusuf kalkarak sesin kaynağına doğru gidiyor ve Mahmut’un başına bela olan farenin nihayet yakalandığına şahit oluyor. Mahmut’un da seyre katılımı ile birlikte ikili farenin kapana kısılmış fareyle duygudaşlık kuruluyor. Yusuf’un kapana sıkışmış fareyi kedilerin sardığı çöp yığınına canlı olarak attıktan sonra geri dönerek duvara vurup öldüğüne ikna olduktan sonra bırakması ile Mahmut’un bu cinayetin azmettiricisi olarak tüm bu gelişmeleri soğukkanlılıkla pencereden seyretmesi film boyunca hâkim olan taşra-kent değer algısı ayrışmasına dikkat çekiyor.

Farenin evden gitmesiyle evde istenmeyen diğer bir yabancı olan Yusuf evi terk etme sırasının kendine geldiğini anlıyor ve geldiği gibi sessizce evi terk ediyor. Yusuf’ un daha önce orda yaşadığına dair tek delil yer yatağının yanında bıraktığı/unuttuğu yarım sigara paketi oluyor. Değerli yalnızlığına yeniden kavuşan Mahmut filmin başında girdiği ilişkinin keyif sigarasını bu paketten yakıyor.

uzak-filmini-yazarken

Film yaşadığı vasattan uzaklaşmaya çalışan uzaklaştıkça kendine yabancılaşan bireyin dramını kazıyor izleyicisinin kafasına. Nuri Bilge Ceylan, sinemanın sanat olabilme nasıllığı konusunda ciddi ipuçları veriyor ve sıradan insanların sıradan hikâyesinden bir başyapıt çıkarmayı başarıyor.

Share Button

Yorumlara kapalıdır