Şener Azizoğlu; Trier’in Alternatif Kıyameti: Melancholia

Share Button

Kirsten_Dunst_jeune_actrice_actress_comedienne_Melancholia_lars_von_trier_film2-800x336

“Çok yalnızız. Hem de o kadar yalnızız ki tüm evrende ve topluca yalnızız. Geleceğimiz belli: bu hayat bitecek. Yapacak hiç bir şey yok; öleceğiz. Öyle bir öleceğiz ki evrende izimiz kalmayacak. İşte bu yüzden melankoli kaçınılmaz ve bu melankoli de sonumuz olacak. Dünyayı melankoli bitirecek.”  diyor sinemanın yaramaz çocuğu Lars Von Trier bir röportajında. Bakmayın kendisine yaramaz çocuk dendiğine; altmışına merdiven dayamış, hem yaramazlıkları da öyle ağzına biber sürüp geçiştirilecek cinsten değil. “Benim işim tahrik etmek çünkü bu şekilde iyi film yaparsınız” diyor. İlhamı buradan almış olacak ki 64. Cannes film festivalinde Hitler’i anladığını söylüyor.

Antichrist (2009) ile başlayıp Nymphomaniac I-II (2013) ile nihayete eren üçlemenin ikinci filmi Melancholia (2011) Lars Von Trier’ in “ mal da yalan, mülk de yalan, gel biraz da sen oyalan” projesi. Bir nevi postmodern Danimarkalı sufiliği yani. Trier çok da memnun olmadığı, kendi melankolisinin biricik kaynağı, şeytanın kilisesi olarak gördüğü doğayı içindekilerle birlikte bir kaşık suda boğmaya niyetli. Ne idiği belirsiz Melancholia gezegenini musallat ediyor güzelim dünyamızın başına ve yok oluşun eşiğine gelmiş zavallı ahalinin beyhude gayretini seyrediyor ön koltuktan.

images (1)

Trier terapistinden alığı ilhamla çıkmış yola. Depresiflerin ve melankoliklerin zor durumlarda sakin davrandıklarını, normal insanların ise paniklediğini söylemiş. “Melankolikler öyle durumlara hazırdırlar. Onlar cehenneme gittiğimizin farkındadırlar.” diyor. Baş döndüren hareketli kamerasıyla, depresif hâli kapı pencere açtıran Justine (Kirsten Dunst) ile anaç, -göreceli- normal kız kardeşi Claire (Charlotte Gainsbourg)’in yaklaşan felaket ile başlayan karakter değiş-tokuşu sürecini anlatıyor. Karakter transformasyonu ve filme hakim olan karamsar atmosfer aynı zamanda yönetmenin kendi iç bölünmüşlüğünü ve melankolik hâlini yansıtıyor.

Film alışılmışın dışında bir şekilde başlıyor. Trier’in selefi Tarkovsky’ ye selam çaktığı bölümde “Tristan und Isolde” eşliğinde yaklaşık sekiz dakikalık geniş plan çekim slow-motion gösterimde bir belgesel izliyor hissine kapılıyoruz. Bu süre zarfında yönetmen filmin bir ön gösterimini yapıyor. Tüm aksiyonlarını en başta veriyor ve algılarıyla keyfince oynamak için boş alan yaratıyor seyircinin zihninde. Hassas dengesi bozulunca hırçınlaşan doğanın, insanlık tarihi birikimi üzerinden silindir gibi geçişi, yıkılan gökdelenler, gözü pek kahramanlar, bol adrenalin, en nihayetinde mutlu son bekleyen klasik kıyamet filmi izleyicisini elemek istiyor böylece. Kendi kafasındaki mutlu son kurgusuna davet ediyor kalan sağları. Nerede olduğu meçhul bir malikânede yaşayan birkaç kişiyle karşılıyor kıyameti. Dünyanın geri kalanını umursamıyor.

melancholia_-kiefer-_twilight

Her yeni filminde devir teslimini yaptığı deli gömleğini bu kez Kirsten Dunst’ un sırtına geçiriyor Trier. İtiraf edelim ki üstüne çok da güzel uyuyor ve buradaki performansı ile sanatçı 2012 Cannes Film Festivalinde “En İyi Kadın Oyuncu”  ödülüne layık görülüyor. Yine de Antichrist filminde Charlotte Gainsbourg’ un canlandırdığı şeytani kadın karakteri bu filmdeki Justine’ e rahmet okutturuyor.

Kız kardeşlerin isimlerinin verildiği bölümlerin ilkinde küçük kardeş Justine’in düğünü anlatılıyor. Mükemmeliyetçi, varsıl kız kardeş Claire’ in eşiyle birlikte organizatörü ve finansörü olduğu düğün, gelinin depresif hâlleriyle bir iç hesaplaşma, meydan okuma, terk etme/edilme ayinine dönüşüyor. Bir dolu çelişki, sosyal dayatma, riyakârlık içerisinde hâlâ pişkinlikle gülümseyebilen insanlara samimiyetsizce gülümsemek zorunda bırakılıyor Justine. Her gün yaşadığı hayattan çok farkı yok bu düğünün.  Lars, boşanmış depresif anne, çapkın baba ve hâlden bilmez despot kız kardeş tasviriyle birlikte, ezelden beri hazzetmediği aile kavramının içini boşaltmaya devam ediyor.

Cinsel birliktelik olmayan film çekemiyorum diyor Lars . 1996 yapımı “Breaking the Waves”   filmini hatırlatan sahnede, mezarlıklar gibi sonsuz ve melankolik dediği golf sahasında, Justine’in üstünde gelinliği olduğu hâlde, sosyal hiyerarşinin en dibindeki stajyerle olan cinsel birlikteliğiyle itibarsızlaştırıyor modernitenin fetişleşleştirdiği değerleri. “Antichrist” ve “Nymphomaniac”  filmlerinde benzerlerine şahit olduğumuz Ophelia metaforunu burada da kullanıyor.  Justine bakir doğada Melancholia gezegeninin mavi ışığı altında çırılçıplak sere serpe uzanıyor. Çıplak bedenini ve tüm varoluşunu adıyor kurtarıcısına. Trier çıplaklığı, özellikle kadın bedeninin çıplaklığını çekmeyi seviyor. Kadın imgesinin ondaki tüm olumsuz çağrışımlarına rağmen kadın bedenini bu denli estetize edişi onun filmlerine hâkim kontrastı hissettiriyor.

melancholia-pic-4

Claire’ in kocası, mantığın ve akılcılığın simgesi John (Kiefer Sutherland), kontrol delisi. Eldeki bilimsel dayanakları ve görkemli teleskobundan gördükleriyle mavi gezegenin dünyaya çarpmayacağından fazlasıyla emin. Claire kocasına güveniyor; ancak medyada gördüğü alternatif kıyamet senaryolarıyla tedirginlik yaşamaktan geri duramıyor. Sonun kaçınılmaz olduğu anda kullanılmak üzere intihar için haplar hazır ediyor gizlice.  Neticede sezgi mantığa galebe çalıyor, kontrolden çıkan başıboş gezegen John’u çıldırtıyor ilk önce. İnandığı ve hükmettiğini düşündüğü her şeye dair mananın buharlaşması yaşamını da değersiz kılıyor ve ilk o terk ediyor batmakta olan gemiyi. Ölümü bile kendi eliyle olsun istiyor. Karısının ölüm projesini çalıyor, kimseyle vedalaşmadan, sessizce ve korkakça son veriyor hayatına.

Dünyeviliğin temsilcisi büyük kız kardeş Claire şüphesiz yaşama en bağlı olan. Lars’ ın öteki yüzü. Çok cömert davranmış hayat ona; lüks bir yaşantı, eş ve çocuk. Hâliyle seviyor yaşamayı.  Bu yüzden Trier en çok onun kıyametinden keyif alıyor. Topyekûn kıyametten golf arabasıyla kaçırmaya çalışıyor ve kendi yaşadığı 19 numaralı deliğe gömerek geçiyor dalgasını, onun hayatta kalma içgüdüsüyle.

İlk bölümün baş belası olan Justine ikinci bölümün bilge kişisi oluyor. Tüm somut verilere rağmen yaklaşan felaketi seziyor; ama onun kendi kıyameti var, yenisi ilgisini çekmiyor. Melancholia Justine’ in ıstırabını anlıyor. Başkaları için felaket olan şey onun kurtuluşu.

Finalde, kaçınılmaz sonla mücadele etmek yerine nihayet koşulsuz teslimiyette buluyor huzuru cevval kız kardeş Claire.  Kardeşi ve oğlu ile ağaç dallarından inşa ettikleri – ulemanın Platon’ un mağara alegorisine gönderme olduğu hususunda ittifak ettiği- uyduruk, sihirli (!) mağarada el ele karşılıyorlar son melankoliyi.

Lars Von Trier beklendiği üzere konvansiyonel sinema izleyicisini ters köşeye yatırıyor. Rasyonalist paradigmanın karizmasını çizerken, melankoliyi yüceltiyor. Yarattığı karamsar ve boğucu atmosfer seyirciyi içine çekiyor ve bir an bile nefes almasına imkân vermiyor. Film her şeye rağmen kurgusu ve sinema diliyle özgün olmayı başarıyor ve Trier sinemasından beklentileri karşılıyor.

Share Button

Yorumlara kapalıdır