Şafak Güneş Gökduman: Mitoloji ve Semboller (Mehmet Ateş İle)

Share Button

Venus of Willendorf

Mehmet Ateş 1998 yılında İngilizce olarak yayımlanan “Mitoloji ve Semboller” adlı kitabında sembol üreten insanların tarihi evrelerini ve Ana Tanrıça kültünün odak nok­tasını oluşturan kadının tarih­teki rolünü inceliyor. Sembol sözlüklerinde toplanmış mito­lojik bilgilerin durağan anlam­larını yeniden bir araya getir­mek yerine, bu sembollerin niçin bu anlamları erdikleri­ni araştırmaya ağırlık verdiğini belirten Mehmet Ateşin ki­tabı, bu güne dek masal, efsa­ne gibi değerlendirdiğimiz mi­tolojilerin ardında yatan bilim­sel gerçekleri gün ışığına çıka­rarak mitoloji ve sembol kavramına yeni bir bakış açısı ge­tiriyor. Sembolleri ve mitolo­jileri anlamanın insanlık tari­hinin geçirdiği evreleri anlamakta anahtar olarak kullanılabileceğinin altını çizen Ateş, kitabıyla İlk Çağ insanlarına bakışımızı da sorguluyor. Meh­met Ateş’le kitabı üzerine söyleşiyoruz;

 

Şafak Güneş Gökduman: Mitoloji ve Semboller üzerine çalışma düşün­cesi nasıl doğdu?

Mehmet Ateş: Aslında mitolojiler ve semboller konusuna ben halılardan geldim. Kapadokya’da Ayşe Nine­’den bir halı almıştım, halının üstündeki motifleri merak edip, “Bu nedir?” diye sorduğumda “Doğurganlık” cevabını aldım, Ayşe Nine’den. “Neden?” dedim, “Bilmem, anamdan duydum.” dedi. Anasına sorsak büyük ihtimalle o da aynı cevabı verir. Gördüğüm başka bir halının üzerinde de inek başı şeklinde bir motif, başın üst tarafında boynuzlar ve boynuzların uçlarında da gözler var. Gözlü boynuz olmaz, bunda bir yanlışlık var, kadının söyledikleri de yanlış olmalı, diye düşündüm. Aynı motiften birkaç halıda daha görünce, bu işte bambaşka şeyler var, bu meseleyi nasıl irdeleyebilirim, diye düşünmeye başladım.

Sembolizm dediğimiz şeyde iki ayrı olay var. Birebir, gerçekçi çizimler ve bir de onun mitolojik çizimleri var. Örneğin; kartal ile yılanın kavgasını anlatan Kafkasya mitolojisi, yılanla spermanın hikâyesidir. Bu hikâyenin realist mitolojik olarak resimlenmiş şekillerini görürüz: Bunların hepsi sembol değildir, bazıları birebir çizimdir. Neden halıcılar aynı motifleri değiştirmeden tekrar tekrar çizerler? Kutsaldırlar, kutsal değiştirilemez de ondan. Neden bugüne dek geldiği de bununla açıklanabilir.

1998’de sembollerle ilgili birtakım ipuçları yakaladım, bunların üzerinde araştırmalar yaptım. Ve birbirini takip eden süreçlerde, binyıllarda, periyodlarda bütün bunların bir devamı olduğunu gördüm.

Yani bunlar tesadüfen bir yerlere çizilmiş birtakım şeyler değildi. Tekrar tekrar çizilmiş olduklarını gördüğümde bunun altında güçlü bir mantık bağı olduğunu düşündüm. Araştırmalarımın sonucunda Mitolojiler ve Semboller 1 (ing), ardından meseleyi biraz daha derinden irdelemeye çalıştığım Mitolojiler ve Semboller 2 çıktı. Daha doğrusu teorize etmeye, bilimsel bir tabana oturtmaya çalıştım.

IMG_20140901_032305

Ş.G.G.: Kitabınızın önsözünde bilimsel çevrelere birtakım göndermelerde bulunuyorsunuz. Sizin kitabınızın farkı nedir?

M.A.: Benim kitabımın en önemli farkı metodudur. Bugüne kadar biz sembolü karşımıza koyduk ve bizde bıraktığı intibaya göre yorum yaptık. Hayır! Sembol, yorum kabul etmez. Sembolün bir tek anlamı var, onu bulmalıyız. Ben yoruma girmekten kaçındım ve sembol meselesinin yorumla çözülemeyeceğini anladım. Sembolü yorumlayamayız.

Neden mi? Eğer ortak noktaya varılamıyorsa bu, bilim değildir. Yorum yaparsak, kişisel bir şey olur ancak, bizim konumuz psikolojik bir konu değil. Ben, sembolün tekil bakışla çözülemeyeceğini, başka kaynakları, bağları olduğunu kavradım. Bunun anlamı bir yerlerde vardır; ya sözlü olarak ya da ritüelik olarak söyleniyordur diye düşündüm. Mitolojiler de baştan sona sembolik ögelerden kuruluydu. Sembollerin asıl anlamlarının gizli olduğu yerin mitolojiler olduğuna inandım. Burada çözümlenmesi gereken konu, semboller değil mitolojilerdi. Mitolojilerin de mantığı apayrı bir mantık. Ne zaman yazıldıkları da belirsiz. İlk insanların, ilk ürettiği bir anlatım biçimi. İlk insanların zamanını anlatan bir döneme ait. Bu tarihi, antropologlar, arkeologlar belirleyecek Peki, nasıl anlatacak? Dese ki “Senin cinsel organının içinde minicik yılanlar var. Hanıma geçiyor ve orada yumurtayı ısırıyor, parça parça oluyorlar, büyüyorlar ve çocuk olarak doğuyorlar.” Adam buna inanmaz. O zaman, sana anlatayım inanmazsan inanma, ama böylece ezberle, diyorlar. Spermi yılanla, yumurtayı kuşla özdeşleştiriyorlar. Ve buradan itibaren başlıyor. “Yılan yumurtaya sarıldı, ondan sonra yumurta ikiye bölündü, dörde, sekize, on altıya bölündü. Ondan sonra fetüs oluştu, çocuklar oldu.”, biçiminde, ayetler şeklinde ezberletiyorlar. Mitolojinin kurgusu, antikalığı, buradan geliyor. Doğadaki verileri kullanarak mikro ve makro göstergeleri aynı düzlemde anlatma sistemi. İnsan bilimleri söz konusu olduğunda aşağı yukarı on, on beş dal var. Hepsi bir insanı anlatmaya yönelik. Bütün bu dallar o kadar ilerledi ki derinlemesine sonuçlar alındı. Ancak hiçbiri, diğerine veri vermiyor. Hatta birbiriyle çelişiyor. Şunu düşündüm, İlk Çağ insanlarının bu mitolojileri, sembolleri üreten insanları belli bir rahip kısmının tekelindeydi. Eski zamanlardaki rahipler, aynı zamanda astronom, fizikçi, matematikçi. Böyle komple bir bilim kurgulamış bu insanın bilimini parçalarına bölme yöntemiyle incelemek mümkün değildir. Yapılacak tek akıllıca şey, onların kurguladığı metodu aynen alıp bir bütünlemeye doğru gitmek.

Onun için ritüeli, mitolojiyi, sembolü bir arada inceledim. Birisi, bir ritüelik dans, eylem yaparken neden o şekilde yaptığını anlamak artık mümkün. Bir denge söz konusu. Burada bizim bilimimizin yanıldığı en büyük mesele metot. Bu kadar sene, bu kadar veriye sahip olmuşuz, artık bu verileri incelemek söz konusuysa eskilerin metotlarıyla birleştirerek gitmeliyiz ki onların anlamlarına ulaşalım.

Bir diğer konu ise ilkel-modern ne demek? Bunu da değiştirmek lazım. Kitapta dipnot olarak verdim. “İlkel’ terimi yerine “mitolojik kültürlü toplum” sözünü kullandım. Hindistan, atom bombası üretmiş bir ülke, ilkel mi? Ama ineği oradan kaldıramazsınız; çünkü inek onun inanç biriminin kültürel öğesi. Bilimin kendi içinde ne kadar çelişkili olduğu buradan belli. Buradaki asıl sorun, bilimin kendi içindeki sorun. Çünkü anlaşılmayanı daha da anlaşılmaz kılmak gibi bir sistemle bilim yapılmaya çalışılıyor. Zaten bu bilimi de biz yapmıyoruz; Sam Amca yolluyor bize. Biz o ne diyorsa onu yapıyoruz. Böyle olmamalı. Gayet basit bir dille en karmaşığı en basit şekle indirgeyerek ortaya koymak gerekir. “İlkel” terimini lügatimizden atacağız ya da ilkel dönemi yeniden inceleyeceğiz. Çünkü belli terimleri kullandığınız zaman sonucunu zaten onun içine koyuyoruz. İlkel dersek, ilkeldir. Hiçbir şeyden haberi yoktur. Bu düşünceyle bakmaya başlıyoruz olaya. Dolayısıyla bizim ürettiğimiz bilim bugüne kadar bu. Bu kitap, Türkiye’de pek ses çıkarmadı ama Avrupa’yı ayağa kaldırdı. Bilim, kurguladığı eşellerden dolayı kendi içindeki sorunları görmedi. İlkel, gelişkin, modern, vs., olay öyle olmadığı için de bugüne kadar hiçbir soruna varamadık; yorumlara gittik. Neden sembol bunu ifade ediyor diye ilk soran ben değilim ama belki de ilk defa birazcık altından kalkabilen benim. Belki de kimse bunu sormadı veya sorsa da oturup yazmadı; yazamadı. Öyle bir yayın yok. Aslında konu karmaşık değil. Konu, bizim anlamadığımız dilde, anlamadığımız bir şekilde yazılmıştır. Biz, mitoloji-sembol-ritüel üçgeninde pandoranın kutusunu açtık. İçinden ne çıkacağını bilemezsiniz. Biz bir anahtar bulduk; içinden bunlar çıktı. Bunlar da bugün bile aynı şekilde anlayabileceğimiz şeyler.

IMG_20140901_032338

Ş.G.G.: Kitabınızdan mitolojilerin aslında bilimsel bir arka planı olduğu, bilimsel gerçeklikleri şifreli bir dille anlattığı sonucunu çıkarabiliriz. Peki, sanat tarihi, arkeoloji gibi mitolojinin önemli bir yer tuttuğu bölümlerde mitolojilerin bu bilimsel açılımlarından söz ediliyor mu?

M.A.: Bugüne kadar hiç kimse mitolojilerin gerçeklerle ilintili olacağını düşünmedi. Ta ki bana kadar. Çünkü delice, saçma sapan hikâyeler. Aslında böyle değil. Anlatma biçimi bambaşka bir sistem. Ne gibi? Yazının olmadığı bir dönem, M.Ö. 30.000’li yıllar. Yazının söz konusu olmadığı, insanlık için son derece önemli olayların, büyük afetlerin meydana geldiği günler… Biraz daha ileri gidersek, dinsel kitaplara göre Adem’le Havva’nın oluştuğu günler. Mutlaka bunun bir tarihi vardır. Bunlar, insanların olaylarıdır ve bunu anlatacaklardır. Bunun ötesinde doğum olgusunu, gökyüzündeki gezegenlerle ilgili bilgilerini anlatacaklardır. Sizin de belirttiğiniz gibi İlk Çağ insanlarının son derece bilgisiz, aptal insanlar olmadığı ortaya çıktı. Önce iki ayak üzerinde durdu, sonra eğildi, sonra dikildi, gibi olmamış olay. Öyle olmuş olsaydı bütün bu mitolojik bilgilere ulaşamazdık. Bunun mantığı bellidir, bu, Avrupa’nın ürünüdür. Marksizm’e böyle yapışılmasının temeli de oradan çıktı. En altta gerzekler var bu merdivenin en üstünde de Avrupalılar var demek içindir. MÖ. 30,000 yıl evvelki insanlar doğumun nasıl olduğunu çizmiş, bırakmış. Demek ki bunu bilen birileri varmış. Mağara dediğimiz mabetlerde yaşayan adamlar, halkı toplayıp onlara birtakım sembolik işaretlerle doğumu, oluşumu, Tanrıyı, öteki dünyayı vs. anlatıyorlar. Ve onlara diyorlar ki bunu böylece ezberleyin, tekrarlayın ve dua edin. Biz bugün de böyle yapıyoruz. Demek ki kanun değişmemiş,

Ş.G.G.: Anlattıklarınızdan ve okuduklarımdan bilim adamlarının binlerce yıl öncesinde keşfedilmiş bir şeyi yeniden keşfettikleri düşüncesine kapıldım.

M.A.: Gayet tabii. Daha bugün bilim adamlarının keşfetmediği ancak çok önceden keşfedilen şeyler var. Biz, kromozom y’nin son şifresini hala çözemedik. Ama bunu insanlar binlerce yıl öncesinden çizmişler.

IMG_20140901_032316

Ş.G.G.: Tüm Ortadoğu’yu kaplayan Ana Tanrıça figürünün yüzü, önceleri net olarak belirtilmiyordu. Ancak, M.Ö. 6000’lerde Çatalhöyük ve Hacılar’da Ana Tanrıça’nm yüzünün belirginleştiğinden söz ediyorsunuz, Ancak kitapta buna ilişkin bir açıklamaya rastlamadım.

M.A.: İsterseniz Ana Tanrıça’dan biraz bahsedeyim. Ana Tanrıça, otuz, kırk bin yıl gündemde kalmış bir kadın tanrıdır. Hala bilinemeyen bir olgudur bu. Bu kadın tanrı, gerçekten maddi bir varlık mıydı, yoksa bir mitik ana mıydı? Bu konuda bilim henüz net değil. Ben de değilim. Benim en fazla kabul ettiğim şey bir mitik ananın, ilk ananın imajıdır. Kim o? Havva Ana. Ananın en büyük güzelliği doğurganlıktır, nesil üretir. Bu tanrıça, dinsel olguda ne işe yarar? Doğumları kontrol eder, düzenler, bol kılar. Sizin de belirttiğiniz gibi, genellikle tanrıçaların yüz hatları detaylı bir biçimde gösterilmez. Doğurgan organları abartılı biçimde gösterilir. Bunu araştıracağız ama bence bu, tabudur. Bir adet daha var. Bunların kafaları çoğunlukla kırılır. Bunun nedeni de tam olarak bilinmiyor. Bilinen şey şu: Bu tanrıça, hamilelik sırasında kadının yanında bulunuyor ve kadın ona dua ediyor. Tanrıçanın doğum işlerinde önemli bir yere sahip olduğu açık. Bugün Orta Asya’da da hâlâ mevcut. Orta Asya’daki genç kızlar, çaputtan Ana Tanrıça heykelciği (Umay) yaparlar ve yastıklarının altına koyarlar. Bilhassa hamilelik dönemine girdiklerinde bunu boyunlarında taşır, hamilelik bittikten sonra çıkarırlar. M.Ö. 20.000’li yılların Ana Tanrıçalarına baktığımızda 2-3 cm. ve delikliydiler. Demek ki boyna takılıyor  veya bir yere asılıyordu. Başlarının kırılması ise, bir ihtimal doğumun başarılı veya başarısız geçişinin sonucu yapılan bir eylem. Çünkü Ana Tanrıça’nın iki yüzünden bahsediliyor, hem iyi hem kötü. Yüz hatlarının belirlenmesine gelince, Çatalhöyük’de var.

KD3

Ş.G.G.: Daha sonraki zamanlarda değil mi?

M.A.: -Aslında daha evvel de var. Ama o dönemde o tanrıça mı, kadın mı, yoksa rahibe mi, onu bilmiyoruz. Yüz belirlenmesi olayını ben yine mitik anayla özdeşleştiriyorum. Rus arkeologlar da şöyle diyor: “Ana Tanrıça aslında maddi bir varlıktır. Ailenin en eski anasını temsil eder.” Şimdi iki imaj birden var. Ama gerçek ana öldüğü zaman da mitikleşiyor. Neden yüz hatlarının belirlenmediği meselesi henüz belirlenmedi. Bence bu, tabudan dolayıdır. Onu tam açıklayacak bir bulgu yok. Ama Ana Tanrıça, doğurganlığı sembolize eder.

Ş.G.G.: Günümüzde pek de sevimli bir kuş sayılmayan akbaba, mitolojide hayli önemli bir yere sahip. Bundan biraz söz edebilir miyiz?

M.A.: Çatalhöyük’de cenaze bir çardağın üzerine konur. Orada bir ay kadar bekletilir. Akbabalar gelir ve ölünün etini yer. Sonra cenazeyi alıp evin tabanına gömerler. Orta Asya’daki bazı işaretler de bunu gösteriyor. İki ruh söz konusu: biri uçucu olan ruh, diğeri kalıcı olun ruh. Kalıcı olan ruhun kemiklerde olduğu kabul ediliyor ve evin içine konuyor. Akbaba, sonuçta bir kuş, hakikaten sevimsiz bir kuş. Ama daha önce söylediğim gibi kuş, yumurtayı temsil ediyor. Akbabanın da yukarıdan aşağıya insanlara ruhu getirdiğine inanılır. Ruh ögesi çok önemli. Mutlaka yeniden doğacaklarına inanmışlar. Bunun için her şeyi yapmışlar Bunun temeli M.Ö. 5500’lere ulaşır.

Goddess Of Wilendorf

Ş.G.G.: Türk destanlarının ünlü motiflerinden biri olan ağaç sembolünden biraz söz edebilir misiniz?

M.A.: Ağaç, tam anlamıyla plasentayı temsil eder. Mitolojiye göre her kadının içinde bir ağaç vardır. O ağaçta kuşlar vardır. Kuş, yumurtayı temsil eder. Yumurta, plasentaya yapışır ve oradan doğar. Bunlar, zamanı gelince uçacak olan can kuşlarıdır. Ağaç sembolü, ilk çağlardan itibaren kadın heykelciklerinde görülür. Bugün  hâlâ Kuzey İran’daki yerli göçebe kadınlar, göbeklerine ağaç motifi çizerler. Bazı yerlerde de ağaçları oyup ölen küçük bebeklerini içine gömüyorlar; yeniden doğması için. Ben dikkat ettim, bizim mezarlıklarımızda da her mezarın başında bir ağaç vardır.

Ş.G.G.: Halk arasında İslamiyet’e uygun olmayan bazı davranışların alışkanlık hâlinde devam ettiğini görüyoruz. Ağaca bez bağlama da bunlardan biri. Bunları geçmişin bir uzantısı olarak değerlendirebilir miyiz?

M.A.: Elbette. Otuz bin yıl sürmüş bir inanç, iki bin yılda yok olabilir mi? Ben size daha garip bir şey söyleyeyim, Osmanlı’nın mezar taşları, fallus biçimindedir. Biz birçok şeyi göremiyoruz; oysa bunların anlamı var. Kültürel olarak binlerce yıldan beri gelmiş şeyler. Yok olmuş bu inanç biçimleri hâlen Orta Asya’da taze olarak var. Aslında Türkologların rota değiştirmesi lazım. Tek başına bir Türk mitolojisi bu kitaptan çok daha fazla şey verir bize. Bununla bizim mitolojik kültürümüzün ne kadar saf, sade ve güçlü olarak var olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bu kayıp kültürün bulunabileceği tek yer Orta Asya. Şunu unutmayalım, aklın yolu birdir. Bir şey üretmek zorunda değiliz, sembolleri yorumlayamayız. Sembolün bir anlamı vardır; ya buluruz ya bulamayız. Bulamazsak da yorumlamaya kalkmamalıyız. Onu bulmak için aramak gerek.

Not: Bu yazı daha önce Sanat Antika Koleksiyon dergisinde (Nisan 2003, Sayı: 4, S.87-90) yayımlanmıştır.

Share Button
Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

Hakkında Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

2000- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2001-2002- İstanbul Teknik Üniversitesinde İnkılap Dil Enstitüsü’nde bir yıl İngilizce Hazırlık okudu.(Sanat Tarihi YL) 2005- İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ABD. Yüksek Lisansını tamamladı. Ocak 2017 “1980 Sonrası Türk Romanında Üstkurmaca” başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Doktora programından mezun oldu.Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde Türk Sanatında doktora çalışmalarına devam etmektedir. 1998 yılından itibaren Varlık, Virgül, E, Hürriyet Gösteri, Sanat Antika Koleksiyon ve rh+ artmagazine gibi dergilerde sanat ve edebiyat üzerine makale ve röportajları yayımlanan Şafak Güneş (Gökduman), Kasım 2013’ten beri KolajART’ın Yayın Yönetmenliğine devam etmektedir. Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u adlı incelemesi İBB. Kültür A. Ş. tarafından yayımlanmıştır.

Yorumlara kapalıdır