Şafak G. GÖKDUMAN
2000- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2001-2002- İstanbul Teknik Üniversitesinde İnkılap Dil Enstitüsü’nde bir yıl İngilizce Hazırlık okudu.(Sanat Tarihi YL) 2005- İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ABD. Yüksek Lisansını tamamladı. Ocak 2017 “1980 Sonrası Türk Romanında Üstkurmaca” başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Doktora programından mezun oldu.Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde Türk Sanatında doktora çalışmalarına devam etmektedir. 1998 yılından itibaren Varlık, Virgül, E, Hürriyet Gösteri, Sanat Antika Koleksiyon ve rh+ artmagazine gibi dergilerde sanat ve edebiyat üzerine makale ve röportajları yayımlanan Şafak Güneş (Gökduman), Kasım 2013’ten beri KolajART’ın Yayın Yönetmenliğine devam etmektedir. Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u adlı incelemesi İBB. Kültür A. Ş. tarafından yayımlanmıştır.

Şafak Güneş Gökduman, Türk Edebiyatı’nda Yozlaşma ve Zümrüt Apartmanı

Share Button

Kendimden utanmalı mıyım bilmiyorum ama Zümrüt Apartmanı kitabını okumadım hatta birkaç güne kadar adını bile duymamıştım. Fakat malum olaydan bir arkadaşım vasıtasıyla haberdar oldum. Sözü edilen kitaptan alınmış bir sayfanın ancak birkaç satırını okumaya tahammül edebildim. Bu satırlar, tahammül sınırımın dışında olsa da söz konusu kişinin ve yayınevi sahibinin iddia ettiği gibi ortada edebi bir eser var da ben eski kafalı olduğum için mi göremiyorum

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Şafak Güneş Gökduman: Edirne Görünümleri

Share Button
90 yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, Osmanlı mimarisini doruk noktasına taşıyan görkemli dini yapıları ve sivil mimarlık örnekleri ile ön plana çıkmış olan Edirne, tarihi ve kültürel varlıkların birikimi ile Türkiye’nin en önemli kentleri arasında yer alır. Aynı zamanda coğrafi konumu nedeniyle Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı niteliğindedir. Uzun yıllardır Edirne’de yaşayan ve çalışan Deniz Gökduman, Türkiye’nin en önemli kentlerinden biri olan Edirne’ye bir de sanatçıların gözüyle bakmak düşüncesinden yola çıkarak Edirne Görünümleri başlıklı bu sergiyi düzenlemiştir. Edirne Görünümleri sergisi Ali Gümülcine, Ayfer Uz, Caner Karavit, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Kerem İşcanoğlu, Mahpeyker Yönsel, Mustafa Orkun Müftüoğlu, Tolga Boztoprak ve Veysel Kurucu’nun birer çalışmasından oluşmaktadır. Sanatçıların çalışmalarına tek tek ele alacak olursak son dönemlerde Fotorealist akıma ilgi duyan ve çalışmalarında fotorealizm tekniğini kullanan Ali Gümülcine’nin Edirne’de tatil düşüncesinden yola çıkarak realist bir üslupla yaptığı Enez’de Bir Yaz adlı çalışmasında sol ön köşeye yerleştirdiği kola kutusuyla da Fotorealizme göz kırparak tüketim toplumuna eleştirel bir gönderme yapmayı da ihmal etmediğini söyleyebiliriz. Ayfer Uz ise kolaj izlenimi veren Keşan adlı çalışmasında, bir araya getirilmiş imgeler aracılığıyla Edirne’nin tarihsel geçmişine ve doğal güzelliklerine masalsı bir atmosferle vurgu yapmıştır. Uzun zaman özgün baskı ve ahşap oyma sanatıyla ilgilenen, yaklaşık on yıldır da geleneksel Çin resmi üzerine araştırmalar yapan Caner Karavit’in sergideki çalışmasının adı Ayşe Kadınlı Deli Sabri’dir. Karavit, öznel bir bakış açısıyla ve karışık teknik kullanarak yaptığı bu çalışmada Ayşe Kadınlı Deli Sabri’nin hikâyesinden yola çıkarak Edirne’ye anılarının penceresinden bakar ve izleyiciyi belleğinden alınmış bir sahneyle Edirne’nin yakın geçmişine götürür. “İnsanın doğasını anlatmanın en iyi yolu büyük dramatik resim kurguları yaratmak bu kurgulara sembolik göndermeler eklemek değil, tüm halleri ile özne’yi tanımaktan geçer” diyen Deniz Bayav’ı odak noktasında figürlerin yer aldığı ve modern dünyanın karmaşıklığı karşısında kendisini çaresiz ve yalnız hisseden bireyin yaşadığı hayal kırıklıklarını, sıkıntıları izleyicilerin tamamlayacağı bir hikâye anlatırcasına tuvale aktardığı çalışmalarında zaman da önemli bir unsurdur. Sanatçı, Yansımalar adlı çalışmasında da Selimiye Camisi’nin suya akseden görüntüsüyle dünü ve bugünü bir arada yaşayan Edirne kentinin tarihsel önemini vurgulamıştır. Çalışmaları politik ve günlük hayat izlenimleri olarak iki ana başlıkta değerlendirilebilecek olan Deniz Gökduman’ın, politik eserlerinin çerçevesini genellikle gündeme yönelik eleştiriler ve önemli simaların portreleri oluştururken, günlük hayattan esinlendiği çalışmalarının merkezinde ise çoğu kez kadın figürü yer alır. Son dönem çalışmalarında kent görünümlerine de yer veren Deniz Gökduman, Hangi Kapıyı Aralasak adlı çalışmasında Edirne’nin sınır şehri olarak önemine dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Kerem İşcanoğlu, ise Lalapaşa adlı çalışmasında ise Edirne’nin doğal güzellikleri yerine kentleşmenin getirdiği göç olgusuna dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Sanatçı, kullandığı kontrast renklerle göçün getirdiği terk edilmişlik ve yalnızlık duygusunu izleyiciye geçirmeyi başarmıştır. Kimi zaman otoportre çalışmaları yaparak kimi zaman da insanı günlük yaşamdaki hâlleriyle resmederek yaşamdan edindiği izlenimleri tuvale aktaran Mahpeyker Yönsel, sergide Süloğlu Barajı adlı çalışmasıyla yer almıştır. Eserlerinde insanın varoluşunu ve insana ait duyguları konu edinen ve bunları kimi zaman portreler aracılığıyla realist bir biçimde kimi zaman da mitolojiden yola çıkarak fantastik biçimde görselleştiren Mustafa Orkun Müftüoğlu ise Uzunköprü’den İzlenim adlı çalışmasında II. Murat döneminde, Mimar Muslihiddin tarafından, 1427-1443 yılları arasında inşa edilen ve dünyanın günümüze ulaşan en uzun taş köprüsü olma özelliğine sahip  Uzunköprü’yü konu edinerek Edirne’nin tarihi yönüne vurgu yapmayı tercih etmiştir. Kimi zaman evsizleri, mültecileri, kimi zaman da şehrin kalabalığı içerisinde kaybolmuş bir şekilde bir şeylere yetişme telaşı içerisindeki insanları konu edinen çalışmalarıyla sıradan insanın varoluş mücadelesini toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla tuvale yansıtan Tolga Boztoprak son dönem çalışmalarında ise doğaya yönelmiştir. Boztoprak’ın sergide yer alan Meriç adlı çalışması ise  “Atölyemde gökyüzünden bir perspektif oluşturarak, Anadolu’nun farklı noktalarını tuvallerime yansıtıyorum.” diyen sanatçının köyden kente göçe ve bunun sonucunda yalnız bırakılan topraklara dikkat çekmek amacıyla figüre yer vermediği son dönem çalışmalarıyla kullanılan renkler ve anlatım dili bakımından bütünlük oluşturmaktadır. Son dönem çalışmalarında hızla değişen ve dönüşen dünyada insanın konumu ve insan ilişkilerini anamorfik perspektif yöntemlerini kullanarak resmetmeye çalışan Veysel Kurucu, Havsa Manzarası adlı çalışmasında ise ilk dönem çalışmalarında olduğu gibi realist bir bakış açısını tercih etmiştir. Sergideki çalışmalara genel olarak bakıldığında Deniz Bayav’ın Yansımalar; Mahpeyker Yönsel’in Süloğlu Barajı, Mustafa Orkun Müftüoğlu’nun Uzunköprü’den İzlenim; Veysel Kurucu’nun Havsa Manzarası adlı çalışmalarında Edirne peyzajlarını realist bir yaklaşımla ele aldıkları görülürken Ali Gümülcine’nin Enez’de Bir Yaz, Ayfer Uz’un Keşan, Caner Karavit’in Ayşe Kadınlı Deli Sabri, Deniz Gökduman’ın Hangi Kapıyı Aralasak ve Kerem İşcanoğlu’nun Lalapaşa adlı eserlerinde Edirne’nin kendilerinde bıraktıkları izlenimleri yorumladıkları söylenebilir. Sergiyle ilgili önemli bir nokta da sergide çalışmaları yer alan sanatçıların çoğunun yolunun bir şekilde Edirne’den geçmiş olmasıdır. Bu da sergiyi, kentin sanatçılar üzerinde bıraktığı tesirin eserlere yansıması noktasından bakıldığında daha da anlamlı kılmaktadır. DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Şafak Güneş Gökduman / Deniz Gökduman: Erhan Bener’in Romanlarında Toplumsal Normlar Bağlamında Suç ve Suçlu Kavramı** (2)

Share Button
Sisli Yaz, başarılı bir boşanma avukatı olan Aydın’ın hayal kırıklığı ile neticelenen aşk hikâyesinin polisiye kurgu eşliğinde anlatıldığı bir romandır. Romanda bir taraftan yaşadığı hayattan bıkmış olan Aydın’ın kendisinden hayli küçük bir kıza olan aşkı anlatılırken bir taraftan da gazete manşetlerinde Bostancı Cinayeti başlığıyla yer alan bir cinayete yer verilir ancak bu cinayet romanın asıl kurgusunu oluşturmaz; aksine Aydın’ın yaşadığı hayatı sorgulamasını sağlayacak bir iç hikâyedir. Romanın başkahramanı Aydın, başarılı bir avukattır ve Buztaş Holding’in hukuk danışmanlığını yapmaktadır. Aydın bu başarısını üniversite yıllarından arkadaşı olan Selma’nın Buztaş Holding’in patronu Hadi Bey’le olan evliliğine borçludur. Aydın üniversiteden arkadaşı olan Selma’ya geçmişte ilgi duymuş ancak bu ilgiyi ciddi bir ilişkiye dönüştürecek cesareti kendisinde bulamamıştır. Üniversite bittikten sonra Aydın stajını tamamlamış, Selma ise Buztaş Holding’in sahibi Hadi Bey’in sekreterliğini yapmaya başlamıştır. Aydın’dan ciddi anlamda bir yakınlık göremeyen Selma kendisinden oldukça yaşlı olan Hadi Bey’in evlenme teklifini kabul ederek sınıf atlamayı tercih etmiştir. Ancak bu evlilik çevresindekiler tarafından eleştirilince Selma bunalıma girmiş, Hadi Bey’le olan evliliğini bitirmeyi düşünmüş ve bu durum Aydın’la Selma’nın gereğinden fazla yakınlaşmalarına sebep olmuştur. Böylece ikisinin arasında çevrelerindeki herkesin bildiği ancak dile getirmeye cesaret edemediği bir ilişki başlamıştır: “Karı koca, birbirlerine ve çevrelerine karşı ne kadar açık davranırlarsa davransınlar dedikodular eksik olmuyordu. Selma’nın avukat Aydın’la düşüp kalktığını bilmeyen yoktu. Genç avukatı Holding’e hukuk danışmanı olarak aldıran da oydu. Yalnız o olsa yine neyseydi. Kocası onun Aydın’la sevişmesine göz yumuyordu(…) Ama o bununla yetinmiyor, önüne gelenle yatıyordu.” [1] Toplumsal normlar açısından her ikisi de suçludur; ancak bu suçluluk duygusu Selma’da görülmez çünkü o Hadi Bey’le bir alışveriş yaptığını düşünmektedir. Bunda ilk evliliğini çıkar ilişkisi üzerine kuran Hadi Bey’in Selma’nın davranışlarına tepki göstermemesinin de payı büyüktür: “Hadi Bey, çevresinde, Selma ile evliliğinin biçimsel bir bağ olduğunu gizleme gereği bile duymuyordu. İlk evliliği sırasında, kendi bildiğince özgür ve başıboş yaşamıştı. Yine öyle yaşıyordu. Selma’nın da dilediğince yaşamasından rahatsız değildi, elverir ki yanından ayrılmasındı. Küçük yaşta tek başına atılmıştı ticarete. Çok güçlük çekmiş, ne badireler atlatmıştı. Daha on altı yaşındayken evlendiği ilk karısı kendisinden yedi sekiz yaş büyüktü ama işi için gerekli parasal olanakları da o sağlamıştı…”[2] Toplumsal normlara önem veren bir ailede yetişmiş olan Aydın ise hem Selma ile yasadığı ilişkiden hem de bu ilişki sayesinde hiçbir çaba sarf etmeden elde ettiği bu maddi rahatlıktan dolayı içten içe huzursuzluk yaşamaktadır. İş ortamından da çevresindeki insanların yapay ilişkilerinden de sıkılmıştır; ancak yeni bir hayata başlama cesaretini gösteremez: “Bu böyle sürüp gidemezdi. Silkinmesi gerekti, ama nasıl? Sıkılıyordu. Karaköy’deki yazıhanesinde, Kadıköy’deki çatı katında, annesiyle babasını görmeye gittiği zaman Suadiye’deki o küçük evde, kendisini sevmediği bir rolü oynamaya zorlanmış amatör bir tiyatro oyuncusu gibi hissediyordu. Ne yapabilirdi, nasıl değiştirebilirdi bu yaşam tarzını? (…) Bizimle birlikte Bodrum’a gel,” demişti Murat. Onlarla gitmenin ne yararı olacaktı ki? İçecekler, tartışacaklar, tıkanacaklar, sarhoş olacaklar, şarkı söyleyecekler, sonra… Sonrası hep aynı” [3] Aydın’ın yaşam biçimi mazbut bir hayat süren annesini de rahatsız etmektedir. Oğluna sürekli evlenmesi konusunda baskı yapar ancak Aydın evliliğe sıcak bakmamaktadır. Sonunda annesi bu konudaki ısrarında başarılı olur. Mahalleden bulduğu Harika adlı kızı Aydın’a gösterir ve Aydın kıza aşık olur. Huriye Hanım’ın Aydın’ı Harika ile evlendirmek istemesinin nedeni kızın çok güzel olması ve yaşının küçük olmasıdır. Ayrıca annesi Şaziye Hanım’ın genç yaşta dul kalmasına rağmen kızını namusuna söz getirmeden büyütmüş olması da Huriye Hanım’ın Harika’yı gelin olarak benimsemesinde önemli rol oynamıştır. Aydın annesinin de etkisiyle Harika’yla evlenmeye hemen karar verir ancak bu kadar hızlı karar vermesine sebep olan şeyin ne olduğunu kendisi de bilmez. Evlilik kararı alındıktan sonra Harika’nın annesi her şeyin geleneklere uygun olması konusunda ısrar ettiğinden ve kızının yaşını bahane ederek Aydın’la kızını yalnız bırakmadığından Aydın, Harika’nın evlilik konusunda tam olarak ne düşündüğünü bir türlü anlayamaz. Harika’dan vazgeçmek istemediğinden onun olaylar karşısındaki tepkisizliğini olumsuz olarak yorumlamaktan da kaçınır. Harika’nın soğuk ve çekingen davranışlarına rağmen Aydın açısından başlangıçta her şey yolundadır Bir gün Buztaş Holding’in gümrük komisyoncusu Cevdet Bey aracılığıyla bir gümrükçü, komşusunun oğlu olduğunu söylediği tamirci bir gencin davası için Aydın’ın bürosuna gelir. Gazetelerde Bostancı Cinayeti olarak geçen bu davada cinayet sanığı olan tamirci genç, kaynanasını hamile kaldığını söyleyerek kendisine şantaj yaptığı için öldürdüğünü itiraf etmiştir. Aydın, Hadi Bey’in bu davayı kendisine göndermesine bir anlam veremez. Arada Hadi Bey olmasına rağmen davayı kabul etmez; ancak gelişmeleri gazeteden takip eder. Aydın’ın davayı almasa da takip etmesinin nedeni cinayet zanlısı olan gençle ortak yanlarının olduğunu düşünmesidir. Evlilik hazırlıkları içerisinde olan Aydın nişanlısından bir türlü ilgi görememekte her şeye genç ve güzel kayınvalidesi karar vermektedir. Önceleri bu durumu nişanlısının gençliğine verse de kayınvalidesinin köşkte beraber yaşamaları konusunda ısrarcı olması ve her konuda Harika’dan önce davranması Aydın’ı giderek tedirgin eder. Roman sonunda Bostancı’da işlenen cinayete kurban giden kadının Selma’nın evinde çalıştığı ve Hadi Bey’in yeğeni Nejat tarafından öldürüldüğü ortaya çıkar. Kadın Nejat’tan hamile kalınca onu amcasıyla birlikte kaçakçılık yaptıklarını polise söylemekle tehdit etmiş, Nejat da kadını öldürmüştür. Suçu kadının damadının üstüne atmışlar, vazgeçmeye kalkınca da onu öldürmüşlerdir. Bu olay polisiye bir kurguya sahip olsa da daha çok Aydın’ın psikolojisini ortaya çıkarmak bakımından önemlidir. Olaylar Aydın’ın korktuğu gibi gelişmese de Aydın’ın istediği şekilde mutlu sonla bitmez. Evlilik hazırlıkları süresince Aydın, kayınvalidesinin köşkünde karşılaştığı ve komşularının oğlu olduğunu öğrendiği Şahap’ın sürekli köşkte bulunmasına bir anlam verememiş ve sonunda komşu Osman Bey’le Şaziye Hanım arasında bir ilişki olduğunu, Şahap’ın Harika’nın kardeşi olabileceğini düşünmüştür. Ancak gerçek bundan çok daha korkunçtur. Düğün gecesi Aydın’la bir araya gelmeyen Harika, düğünün ertesi günü Şahap’a âşık olduğunu ve ondan bir bebek beklediğini belirten bir mektup bırakarak kaçmış, Şaziye Hanım da intihar etmiştir. Bilindiği üzere normlar toplum içinde bireylerin nasıl davranması gerektiğini gösteren ve yaptırım gücü taşıyan kurallar sistemidir ve bu kurallar sistemini “formel” ve “enformel” olarak iki ana başlıkta ele almak mümkündür. Formel normlar, yazılı ya da sözlü olarak ifade edilen kurallardır. Daha çok, karmaşıklaşmış toplumsal sistemlerdeki ilişkileri yönetirler. Resmi ve yazılı olarak ifade edilenler “yasa” olarak nitelendirilir ve sınırları kesin olarak belirlenmiş eylemleri yasaklar. Daha az sayıda bireyler arasında karşılıklı etkileşimden doğan sözlü ya da yazılı biçimde ifade edilmeden, ilişkilerin kendinde bulunan davranış kurallarına da enformel norm denilmektedir. İnsanlar hangi toplumda yaşarsa yaşasın, bu her iki norm sınıfına da uymaya zorlanırlar.[4] Görüldüğü üzere Sisli Yaz romanının kahramanlarının hemen hepsi- avukat Aydın’ın anne ve babası hariç- toplumsal normlar açısından suçludur. Buztaş Holding’in sahibi Hadi Bey’in yeğeni Nejat, birlikte olduğu kadından ayrılmak istemiş ancak kadının amcasıyla birlikte kaçakçılık yaptıklarını polise söylemekle tehdit etmesi üzerine kadını öldürmüş, suçu kadının damadının üzerine atmıştır. Polisin araştırmaları sonucunda suçlu olduğu ortaya çıkınca da kendisine yardım eden Hadi Bey’le birlikte tutuklanmıştır. Selma, para için kendinden oldukça yaşlı bir adamla evlenmiş önceleri pişman olup boşanmayı bile düşünmüş ancak sonrasında kocasıyla yaşayamadığı duygusal ilişkiyi başkalarıyla yaşamaya başlamıştır. Selma’nın evliyken başka erkeklerle ilişki kurması da toplumsal normlar açısından suçtur. Ancak romanın sonunda Selma kocasını polise şikâyet ettikten sonra genç sevgilisiyle yaşamaya devam eder. Toplumsal normları dikkate almadan yaşamayı öğrenmiştir. Harika ise yine hukuki normlar açısından olmasa da toplumun gözünde suçludur. Komşularının oğlu ile evlenmeden cinsi münasebette bulunmuştur. Bu durum toplum tarafından geçmiş yıllara göre biraz daha anlayışla karşılansa da romanın 1984’te yazıldığını düşünürsek toplumsal normlara uymamaktadır. Ancak Harika’nın suçu bundan ibaret değildir. Şahap’la ilişkisi olduğu hâlde Aydın’la nikâh masasına oturması, evlendikten sonra Şahap’la kaçması hukuki açıdan boşanma sebebi ve toplum nezdinde daha suçtur. Ancak annesi Şaziye Hanım’ın kendi çıkarları için onu sevmediği bir adamla evlenmeye zorladığı düşünüldüğünde ve yaşının küçüklüğü göz önüne alındığında Harika’nın kendi yaşında bir delikanlıya âşık olması ve kocasını terk edip onunla kaçması suç teşkil etmez. Romanın en çarpıcı kahramanı kuşkusuz Şaziye Hanım’dır. Şaziye Hanım, yirmi yaşlarındayken kendisinden neredeyse otuz yaş büyük, mektupçuluk kaleminde memur olan bir paşa oğluyla evlendirilmiştir. Kocası ölünce genç yaşta dul kalmış ve hiç evlenmemiştir. Şaziye Hanım’ın kocası öldükten sonra hiç evlenmemiş olması toplum tarafından takdir edilen bir davranıştır. Huriye Hanım’ın, onu oğlu Aydın’a “Kızını üvey baba elinde büyütmek istememiş. Eski terbiye görmüş. Çerkez terbiyesi görmüş bir kadın. Bakma bizim yanımızdaki serbest tavırlarına, seninle öyle konuşmasına. Seni pek sevmiş. Yoksa çok mazbut bir kadın. O kadar genç yaşta dul kalmış da bugüne kadar adına leke sürdürmemiş, kimseye söz söyletmemiş.”[5] sözleriyle anlatması da bu düşünceyi doğrulamaktadır. Aydın, Şaziye Hanım’ın davranışlarından pek hoşlanmasa da annesinin sözleri, Şaziye Hanım’ın mazbut kadın rolü oynaması ve Harika’nın görünüşteki masumiyeti Aydın’ın hislerine kulak vermesini engellemiştir. Romanın sonunda Şaziye Hanım’ın, topluma karşı çizdiği mazbut bir kadın imajını korumak için evlenmediği ortaya çıkar. Toplumun kocası ölen kadından beklentisi yaşı genç de olsa kocasının yasını tutması ve sonraki hayatına sadece anne rolüyle devam etmesidir.  Psikolojik olarak toplumun bu beklentisine cevap veremeyecek durumda olan Şaziye Hanım’ın toplumsal normlara uygun davranmak adına bulduğu çözüm hem kanunen hem de toplumsal normlar açısından suçtur. Romanın sonunda Şaziye Hanım’ın, komşusunun çok da normal olmayan oğluyla ergenliğe girişinden itibaren birlikte olduğu ortaya çıkar. Şaziye Hanım’ın kendi yaşıtı biri yerine  Şahap’ı tercih etmesi ise Şahap’ın eve girip çıkmasının toplum tarafından olumsuz karşılanmayacağını düşünmesidir. Harika’yı evlendirdikten sonra damadının ve kızının kendisiyle birlikte oturmasını ısrarla istemesinin nedeni de bu ilişkiyi komşuların dikkatini çekmeden sürdürmeye devam edebilmektir. Romanda olaylar, Harika ve Şahap’ın birlikte kaçmasının ardından Şaziye Hanım’ın intihar etmesiyle sona erer. Görüldüğü üzere Erhan Bener, Sisli Yaz’da kadın erkek ilişkilerini mercek altına almış,  bireyin özgürlüğüne verdiği önemi vurgulamış ve toplumsal normların bireyin iradesi üzerinde baskı kurduğunu ve bu baskının etkilerinin her zaman olumlu sonuçlar doğurmayacağını gözler önüne sermeye çalışmıştır. Bener’in cinayeti konu edindiği romanlarından bir diğeri de Loş Ayna’dır. Elif’in Öyküsü’nün aksine bu romanda cinayeti kimin işlediği romanın başında belli değildir; ancak olaylar geliştikçe cinayetin nasıl gerçekleştirildiği açığa çıkar. Bu durum okura polisiye bir romanla karşı karşıya kaldığını düşündürse de Loş Ayna’da yazarın amacı okurun ipuçlarını kullanarak katili bulması değildir. Bener, romanında cinayeti, roman kişilerinin psikolojilerini ele almak için bir kurgu yöntemi olarak kullanılmıştır. Romanda toplumla ve birbirleriyle çatışan dört insanın- Mahide, Selçuk, İlhan ve Sahir’in- dramı iç çözümleme, iç monolog ve bilinç akımı tekniklerinden faydalanılarak anlatılırken cinayet, kişilerin psikolojilerini yansıtması bakımından önem taşımaktadır. Romanda cinayete kurban giden Mahide ressamdır. Varlıklı bir dul olan Mahide aynı zamanda nemfoman bir kadındır; romanda anlatıldığı üzere önüne çıkan her erkekle birlikte olmaktadır. Bu durumdan hoşnut olmasa da kendisine engel olamamakta ve yaşadıklarından sonra kendisini suçlu hissetmektedir: “Bir çeşit tapınma duygusu bu. Kaçması olanaksız. Nereye gitse, nereye saklansa kurtulamıyor. Beyninin kıvrımlarına saklanmış sanki. Unuttuğunu, kurtulduğunu sandığı an, karşısına dikiliyor. Acımasız ve görkemli. Aldırmayabilse. Suçluluk duygusunu bir atabilse.”[6] Mahide’nin kültürlü ve güzelliğiyle erkeklerin dikkatini çeken bir kadın olması bu durumu daha da zorlaştırmaktadır. Mahide hiçbir erkeğin kendisiyle uzun süreli bir birliktelik yaşamak istemeyeceğini düşünmektedir; çünkü yasalar önünde olmasa da toplumsal açıdan suçludur. Nitekim savcı yardımcısı Sahir Bey ona evlilik teklif ettiğinde durumunu açıklar ve kimsenin kendisiyle evlenmek istemeyeceğini söyler. Bu durum onun giderek yalnızlaşmasına yol açmıştır. Ölümün kendisi için bir kurtuluş olacağına inansa da bunu yapacak gücü ve cesareti yoktur: “Şimdi yine yalnızım. Daha doğrusu bir ben, bir de loş aynadan bana bakan öteki kadın. Tek kurtuluş ölüm olabilir. Belki. Ama, kendimi öldüremem ben. Sıcak bir yatak gibi bir ölüm. Doyumlardan sonra gelen tatlı bir uyku gibi. Belki öyle bir ölüm…”[7] Sahir Bey ise kırk yaşındadır, savcı yardımcısıdır. İşine son derece bağlı, dürüst bir insandır. Genç yaşta, annesini ve babasını kaybetmiştir. İki kız kardeşi evli olduğundan kardeşi Selçuk’u Sahir Bey büyütmüştür. Ona hem annelik hem babalık yapmıştır.  Hiç evlenmemiş, kendisini kardeşi Selçuk’a ve işine adamıştır: “Genç yaşından beri hep büyük bir sorumluluk duygusu içinde yaşamış, kendisini, ilkel dürtülerin tutsağı olmaması gerektiğine inandırmıştı. Bu yüzden de evlenmeyi düşünmemişti. Yanında kardeşi varken düşünemezdi de. Kimseye âşık da olmamıştı. “[8] Hayattaki en büyük başarının insan tek başına hayatta kalması olduğuna inanmaktadır: “Önemli olan, insanın tekil bir yaratık olduğunun bilincine varabilmesindeydi. Yalnız kendi gücüne dayanabilirdi insan.”[9] Hayatını rastlantılara bırakmayan Sahir Bey, kendi istekleri doğrultusunda kardeşine iyi bir gelecek hazırlamaya çalışmış ancak bunu yaparken de farkında olmadan kardeşi üzerinde baskı kurmuştur. Kardeşinin kendisinden bağımsız bir şekilde hareket edemeyeceğini düşünüp buna üzülse de içten içe bu durumdan memnuniyet duymaktadır: “Kendi güçlülüğünü kanıtlaması bakımından kardeşinin bu tutumu ne kadar hoşuna gitse de huzurlu değildi. Bu böyle sürüp gidemezdi. Şurada iki yıl sonra fakülteyi bitirecek. Askere gidecek. Bir ağabey ne kadar özverili olsa, her zaman yanı başında bulunmaz insanın. Artık kırk yaşını geçtim ben, bir gün pat diye ölüp gidecek olsam, ne yapacak bu? İnsan kendisini yalnız kalacağı günleri düşünerek hazırlamalı. Ağabey olarak kendisine düşen görev, kardeşini insanı yavaş yavaş çökerten yumuşak yürekliliklerden, ince, kemirici, boş duygululuklardan korumak, zamansız, köksüz, hastalıklı sevgilerin, kokmuş bağlanışların, afyonlu tutkuların tutsağı olmaktan kurtarmaktı. Bu dünyada ancak tek başına ayakta durabilecek kadar güçlü olanların yaşama hakkı vardı. Gerçi zor bir meslekti yalnız yaşama mesleği, bunu anlayıncaya kadar insan çok acılar çekiyordu, Selçuk da bunu zor anlıyordu ama er geç anlayacaktı. O anlamazsa, anlatacak bir ağabeysi vardı.” [10] Yirmi iki yaşında bir üniversite öğrencisi olan Selçuk ise Sahir Bey’in kardeşidir. Annesi ve babası öldükten sonra onu ağabeyi savcı yardımcısı Sahir büyütmüştür. Güçlü bir kişiliğe sahip olan ağabeyinin gölgesinde kalan Selçuk, duygusal, hayalci ve silik bir kişiliktir. Kendi kararlarını vermekte bile zorlanmaktadır: “Hiçbir zaman kendiliğinden karar veremeyecek miydi bu çocuk? Hep mi ağabeysinin gölgesi altında yasamak isteyecek, kendi kişiliğini yaratmak için çaba harcamayacak? Böylesi kolayına gidiyordu anlaşılan. Sorumluluktan kaçıyordu.” [11] En yakın arkadaşı İlhan’dır. İlhan’ın teyzesi Mahide’ye aşık olan Selçuk, Mahide’nin evlilik teklifini reddetmesi üzerine bir kızgınlık anında Mahide’yi bıçaklar ve sonunda katil olur. İlhan, Mahide’nin yeğeni ve Selçuk’un okul arkadaşıdır. Babasını kaybetmiştir. Annesi ve ablasıyla birlikte yaşamaktadır. Karaciğerindeki rahatsızlık nedeniyle sürekli hastadır. Erkeklere olan aşırı düşkünlüğü nedeniyle teyzesinden nefret etse de yaptığı maddi ve manevi yardımlar nedeniyle ondan kopamaz. Selçuk farkında olmasa da ona karşı farklı duygular hissetmektedir. Bu nedenle Selçuk’u teyzesi Mahide’den uzak tutmaya çalışır. Selçuk’a olan duyguları nedeniyle neredeyse bir cinayete ortak olmayı göze alan İlhan, toplumsal normlardan ve toplumsal normlara göre hareket etmekten nefret etmektedir. Kendini hiçbir yere ait göremez: “Kendisine gelince, ne bir dernek, ne herhangi bir topluluk, hatta içinde yaşadığı toplum içinde bile bir başkasına bağımlı isimsiz bir üye olarak yaşamayı kabul edecek yaradılışta bir insan değildi o. Daha da öte, salt toplumun üyesi olmak bile onun için katlanılması güç bir külfetti. İnsan ilişkilerinin tiksindirici karmaşıklığından olabildiği kadar uzakta kalmak isterdi hep. Çözecek sorunlar aramak gerekirse, kendi iç sorunları yetip de artıyordu ona ” [12] İlhan’ın zeki ve kültürlü biri olduğunu düşünen Sahir Bey, İlhan’dan pek hoşlanmaz. Bunun nedenini bilmese de aslında bu durumun nedeni İlhan’ın eşcinsel olmasıdır.  “Düşünüyor. Selçuk’un bu çocukla arkadaşlık etmesinden hoşnut mu gerçekte? Değil. Aksine bayağı tedirgin. Gerçi çok zeki, okuyan, akıllı, yetenekli, Selçuk’a karsı kusursuz bir dostluk besleyen, özverili bir çocuk. Ne var ki, konuşuşunda, hâli tavrında, alışılmadık bir yumuşaklık, belki de bir yapaylık var. Bundan ötürü rahatsızlık duyuyor Sahir, kuşkulara düşüyor. Hatta, itiraf etmek istemiyor ama, çekiniyor bu çocuktan. Ne zaman konuşsalar, kendine karşı bir güvensizlik duyuyor içinde, nedenini tam olarak kestiremiyor. Tuhaf yaradılışlı, tuhaf tabiatlı, biraz kendini beğenmiş, sağlıksız bir çocuk. ‘Kadınsı…’ dedi birden. Öyle miydi? Biraz öyleydi. Galiba, onun Selçuk’a gösterdiği yakınlıktan, başlangıçta bu yüzden kaygılanmıştı.”[13] Romanda olaylar, zengin ve dul bir ressam olan Mahide’nin apartmanın kapıcısıyla birlikte olması ve ona bu durumdan kimseye söz etmemesi için oldukça pahalı bir yüzük hediye etmesiyle başlar. Daha sonra Mahide’nin, yeğeni İlhan’ın arkadaşı Selçuk’a ilgi duyduğunu Selçuk’un da Mahide’ye âşık olduğunu öğreniriz. Bu durum İlhan’ı oldukça rahatsız eder; çünkü Selçuk’u çok sevmektedir: “O karmaşık duyguları kim anlayabilir? Kimseye anlatamaz. Üstelik anlaşılacak diye korkar. Yanıbaşında oturan, durgun, çekingen yaradılışlı bu güzel çocuğa olan duygularını dostluk diye nitelendiriyordu o. Oysa, dostluk ya da aşk ne fark ederdi?”[14] Aynı zamanda Selçuk’un Mahide’ye duyduğu aşkın onu derinden yaralayacağını düşünmektedir. Bu nedenle bu aşka engel olmak ister: “Öyle bir sevgi var ki bu genç, deneyimsiz çocuğun yüreğinde, beklediğini bulamayınca, daha doğrusu düşlemeyi bile aklından geçirmediğini buluverince, hiçbir dost elinin iyileştiremeyeceği kadar yaralanması, kırılması ihtimali daha güçlü. O henüz bir kadının bir erkeğe verebileceği tek şeyin ne olduğunu bilmiyor, düşler dünyasında yaşıyor, bulutlarda dolaşıyor, dupduru bir aşk yaşatıyor yüreğinde. Oysa Mahide’nin verebileceği tek şey… Hayır, dostunu bu kadının eline bırakmamalı. Engel olmalı.(…)[15] Teyzesi Mahide’nin Selçuk’un duygularıyla oynayacağını düşündüğünden onu cezalandırmayı bile düşünür: “Cezalandırmak gerek onu. Hiç acımadan cezalandırmak. Engizisyon rahiplerinin yaptıkları gibi. Suçlu etini kızgın kıskaçlarla kopararak. Gözlerini kıpkırmızı şişlerle oyarak. ”[16] Selçuk’un Mahide’ye âşık olması abisi Sahir’i de rahatsız etmektedir. Ona göre Mahide, Selçuk için gelip geçici bir maceradır. Kardeşinin peşini bırakması için Mahide’yi ikna etmeye çalışan Sahir Bey, Mahide’ye aşık olur ve evine gittiği gün  ona evlenme teklif eder. Mahide kendi durumunu anlatarak bu teklifi reddeder. Sahir Bey, gece geç saatlerde sarhoş bir şekilde evine döner. Ertesi gün sabah saatlerinde Sahir Bey İlhan’dan gelen telefonla Mahide’nin öldüğünü öğrenir. Mahide’nin evine giderek İlhan’dan olay hakkında bilgi alır. İlhan, Mahide’nin mücevherlerinin çalındığını ve cinayetin hırsızlık nedeniyle işlendiğini söylemesine rağmen Sahir Bey buna inanmaz; çünkü cinayet sonrasında İlhan, Mahide’nin evinde bulduğu tek kol düğmesini Sahir Bey’e vermiştir ve Sahir Bey o gün bu kol düğmelerini takmadığından emindir ve olayların akışı bu cinayeti Selçuk’un işlemiş olabileceğini düşündürmektedir. Bu arada Mahide’nin verdiği yüzüğü satmaya çalışırken yakalanan kapıcı, cinayet zanlısı olarak tutuklanmıştır. Sahir Bey, bu adamın suçsuz olduğunu düşünmektedir. Sahir Bey, vicdan azabıyla kapıcıyı kurtarmanın yollarını ararken İlhan, Sahir Bey’e her şeyi itiraf eder ve Selçuk’u bu durumdan kurtarması gerektiğini söyler. Mahide’yi bıçaklayan Selçuk’tur; ama onun ölümüne sebep olan kendisidir. Selçuk evden çıktıktan sonra Mahide’yi yaralı şekilde bulmuş doktor çağıracağını söylemiş ama çağırmamış ve onun kan kaybından ölmesine sebep olmuştur. İlhan’a göre polis suçluyu bulduğuna göre olayı daha fazla kurcalamanın anlamı yoktur. İlhan’ın, arkadaşını korumak adına suç ve suçlu üzerine Sahir Bey’e söylediği cümleler oldukça düşündürücüdür. Bener, İlhan’a kapıcı hakkında kurduğu cümlelerle normlar ve onun dayandığı değerlerin, kültürden kültüre farklılıklar gösterdiğini ve toplumun kendinden farklı olanı yok etmeye çalıştığını bir nemfoman olan Mahide’nin ölümü üzerinden anlatmaya çalışır: “Nedir suçluluk, suçsuzluk? Yeryüzünde öyle topluluklar var ki, Mahide gibi birini öldürdüğü için Selçuk’a madalya bile verebilirler.”[17] Aynı zamanda toplumsal normların işlerliğinin de kişinin toplumsal statüsüne bağlı olduğunu ifade eder. Ona göre sıradan insanın dünya üzerinde bir değeri yoktur. İnsana verilen değer onun toplumsal statüsüyle doğru orantılıdır: “Bırakın şu Hazreti Ömer tavırlarıyla konuşmayı bir tarafa. Savcı olduğunuzu da unutun bir an. Kimdir şu suçsuz diye savunduğunuz adam? Kimi uygar ülkelerde bu tür adamları serseri diye hapse atarlar. Neyin nesidir, ne gibi insanlık nitelikleri vardır? İki buçuk milyar iki ayaklıdan biri sadece. Bir hiç. Bir saman parçası. Bir çöp. Yaşayıp yaşamaması sadece bir istatistik konusu olan, yaşaması ile yaşamaması arasında insan toplumu açısından gerçekte hiçbir fark bulunmayan biri. Yüzyıllardır milyarlarca kopyası yaşayıp ölmüş biyolojik bir yaratık. Bir kolera, bir veba, bir karahumma çıkmış, onun gibi yüzlercesini, milyonlarcasını birden silip süpürmüş. Savaşlarda komutanlarına bir zafer armağan edebilmek için bin­lercesi mitralyöz ateşi altında olgun başaklar gibi biçilmiş. Kanlı devrimlerde evleri yakılıp yıkılmış. Efendilerinin kölesi olarak zindanlarda çürümüş. Bir pireden, tahtakurusundan ne farkı var böyle bir yaratığın? Ezilmiş ezilmemiş ne fark eder? Suçsuz ha? Sanki suçsuz olmak yaşamak için yeterli bir sebep! Ne olmuş suçsuzsa? Sanki siz onun ne suçlar işlemiş olabileceğini biliyor musunuz? Gizli kalmış ne suçlar? Birisi öldürülmüş. O öldürülenin de bir farkı yok o kapıcıdan. Yaşaması ile yaşamaması arasında fark olmayan bir başka yaratık. Bir dişi makine. Bir dişi, iki ayaklı hayvan. Katili ha o olmuş, ha başkası. “ Daha önce de belirttiğimiz gibi insanı suça iten kişisel ve çevresel faktörler oldukça fazladır. Ve suç işleyen kişiler üzerinde yapılmış araştırmalar iyi bir eğitim almış, hedefleri olan kişilerin suça olan eğilimlerinin diğerlerine oranla daha az olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda yapılan araştırmalar sonucunda çevrenin ve maddi olanakların da kişinin suça yönelmesinde önemli faktörler olduğu tespit edilmiştir. [18]Kişinin genetik ve psikolojik özellikleri göz ardı edilip yalnızca sosyal statüsü dikkate alındığında muhtemelen birçok kişi eğitimsiz bir kapıcının suç işleme olasılığının bir hukuk öğrencisinden fazla olduğunu düşünecektir. İşte Erhan Bener’in eleştirdiği budur. Ve bunu satır aralarında “Önemli olan suçun cezasız kalmamasıdır.(…) Üstelik, katilin böyle birisi olması, onları rahatlatacaktır bile.” sözleriyle ifade eder. Bu sözler kimi zaman sevdiği birini korumak adına kimi zaman da zorla veya ekonomik sebeplerle başkasının suçunu üstlenmek zorunda kalan mahkûmları da akla getirir. Kendisini toplumun dışında gören İlhan’la adaleti temsil eden savcı arasında geçen diyalogda, Erhan Bener’in İlhan aracılığıyla suç ve suçlu kavramları üzerinden kurduğu cümleler toplumsal adaletsizliğin eleştirisi olarak değerlendirilmelidir: “Peki ceza denilen şeyin dayanağı nedir? Toplum, işlenen bir suçun cezasız kalmasını istemez, Öyle değil mi? Önemli olan suçun cezasız kalmamasıdır. Çünkü toplumu ilgilendiren kişisel sorumluluk değil, topluma karşı olan saldırıdır.  Bu saldırının cezalandırılmasıdır. İyi ya. İşte hazır bir katil size. Elinizin altında. Verin cezanızı. Göreceksiniz, kimse sizi kınamayacak. Kimse sizi kötülemeyecek. Herkes haklı bulacak sizi. Üstelik, katilin böyle birisi olması, onları rahatlatacaktır bile. Düşünün, iyi yetişmiş bir gencin, iyi bir aile çocuğunun cinayetle suçlandırılmasının toplum üzerinde yaratacağı korkuyu ve tepkiyi… Oysa, şu bizim kapıcı gibi yarı insan yarı hayvan bir yaratık­tan herkes her zaman bir kötülük gelebileceğini kabul eder. Hem, önemli olan, işlenen bir suça karşı örgütlü toplumun, bir ceza uygulayacak gücünün bulunduğunu kanıtlamasıdır. Ne suçun gerçekten işlenmiş olup olmadığının ne de suçlunun gerçekten suçlu olup olmadığının önemi vardır. Daha ne istiyorsunuz? Sonra, onu kurtaracaksınız da ne olacak? İki gün sonra, bir şişe kötü şa­rabı kafaya diktikten sonra, gidip bir genelev kadınını bıçaklamayacağını nerden bilebilirsiniz? Kim bu kurtaracağınız adam?”[19] KAYNAKÇA 1.BENER Erhan, Loş Ayna, 4. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul,2000 2.BENER Erhan,  Elif’in Öyküsü,2.Basım, Bilgi Yayınevi, İstanbul,1994 3.BENER, Erhan, Sisli Yaz, Kaynak Yay.,1. Bsm, İstanbul,Mart 1984 4.ÖZKALP Prof. Dr. Enver, Davranış Bilimlerine Giriş, TC. Anadolu Üniversitesi Yayını, No:1355 5.ÖGEL, Prof. Dr. Kültegin , Çocuk, Suç ve Bireyselleştirilmiş İyileştirme, Haziran, 2014, Ankara.,www.cocuklaricinadalet.org 6.İlhan Dağdelen, Mevzuat Dergisi, Yıl:8 Sayı:89, Mayıs 2005 7.http://www.tdk.gov.tr **NOT: Bu makale Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Uluslararası Toplum ve Edebiyat Sempozyumu (28-30 Nisan 2016) Bildiriler Kitabı’nda yayımlanmıştır. (Bartın Ünv. Yay. No: 25 Edeb. Fak. Yay. No:2) [1]Erhan Bener, Sisli Yaz, Kaynak Yay.,1. Bsm,İstanbul,Mart 1984,  s.15 [2] Age.s.12 [3]Age. s.30 [4] İlhan Dağdelen, Mevzuat Dergisi, Yıl:8 Sayı:89, Mayıs 2005 [5] Age.s.84 [6] Erhan BENER,  Loş Ayna, 4. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul,2000, s.12 [7]Age.s.12 [8] Age.s.24 [9] Age.s.24 [10] Age.s.37 [11] Age.s.37 [12] Age.s.53 [13] Age.s32 [14] Age. S.23 [15] Age.s.71 [16]Age. s.71 [17] Age.s.185 [18] [19] Age.s.185 DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Şafak Güneş Gökduman / Deniz Gökduman: Erhan Bener’in Romanlarında Toplumsal Normlar Bağlamında Suç ve Suçlu Kavramı** (1)

Share Button
  Türk Dil Kurumu sözlüğünde  yargılama ve değerlendirmenin kendisine göre yapıldığı ölçüt, uyulması gereken kural, düzgü[1] olarak tanımlanan norm, kültürün belirlediği yerleşik davranış kurallarıdır. Her kültürde toplumsal düzeni sağlayan, bireylere yol gösteren, doğru ve yanlışı, olumlu ve olumsuzu belirleyen kurallar, standartlar ve fikirler bulunur. Bütün bunlara norm adı verilir.[2] Yaptırıma dayanan kurallar sitemi olan normlar toplumda ödül ve ceza ile güvence altına alınır. Yani norma uygun olan bir davranış ödüllenirken uygun olmayanlar cezalandırılır. Ödül ve cezalar resmi veya gayri resmi biçimde de olabilir. Hemen bütün toplumlarda yasak olan bir norm ise (kişi kendisinini korumak zorunda kalan güvenlik güçlerinden değilse)bir insanı öldürme yani cinayettir.[3] Cumhuriyet döneminin üretken sanatçılarından biri olan Hikmet Erhan Bener, polisiye bir kurguyla cinayeti konu edindiği eserlerinde suç ve suçlu kavramlarını bireyin psikolojisini de göz önüne alarak bireyi suç işlemeye iten nedenleri gözler önüne serecek biçimde işlemeye çalışmıştır. Bener’in bir cinayet etrafında gelişen, polisiye roman kurgusundan yararlansa da asıl amacının suç ve suçlu kavramlarını tartışmak olduğu romanları arasında Elif’in Öyküsü, Sisli Yaz ve Loş Ayna gösterilebilir. Elif’in Öyküsü, aslında bir cinayetin öyküsüdür. Romanın başkahramanı olan Elif bir katildir ve işlediği cinayet nedeniyle tutuklanmıştır. Romanda hem kanunlar hem de toplum nezdinde suçlu olan bir insanın başından geçenler anlatılmıştır. Bener, genç bir kızın, cinayeti işlediği ana kadar geçen süreçte yaşadıklarını yani sıradan bir insanın bir katile dönüşme hikâyesini tüm ayrıntılarıyla anlatır romanında. İç içe geçmiş iki ana bölümden oluşan romanda olaylar 1. tekil kişili anlatımla iki ayrı anlatıcı tarafından aktarılır. Elif’in Avukatının Önsözü başlıklı ilk bölümde anlatıcı aynı zamanda bir yazar olan avukattır. Bu bölümde avukatın Elif’in davasını nasıl aldığına ve elimizdeki kitabın oluşumuna dair bilgiler verilmiştir. Avukat anlatıcının anlattıklarından Baro başkanının, avukatı arayarak Elif’in davasını almasını istediğini öğreniriz. Baro başkanının ısrarı sonucu avukat davayı alır, intihar ettiği için hastanede olan Elif’le zor da olsa görüşür. Bir iki kez daha Elif’le görüşen avukat müvekkilini daha iyi anlayabilmek için onun yaşadığı yerleri dolaşır, tanıdıklarıyla konuşur, günlüklerini okur. Ancak Elif suçunu itiraf etmiştir ve kamuoyu önünde de suçludur. Bu nedenle avukat davayı başarıyla sonuçlandıramaz. Baro başkanının aracılığıyla Elif’in kadınlar koğuşuna değil de çocuk koğuşuna alınması elde edilen tek başarıdır. Aradan yıllar geçer. Avukat emekliye ayrılıp başka bir kente yerleşmek üzere evindeki kitap ve dosyaları gözden geçirirken Elif’in tuttuğu defterlerin fotokopilerini bulur. Yaklaşık 150 sayfadan oluşan bu defterler 1960 öncesi bir dönemle, 1960’tan olayın ortaya çıktığı tarihe kadar olan bir süreyi kapsamaktadır. Avukat, Elif’in defterlerini sadece dilbilgisi hatalarını düzelterek temize çeker. Kısaca Elif’in Avukatının Önsözü başlığını ve yazar-anlatıcının, Elif’in günlüklerini temize çekerek oluşturduğu kitabın önsözü niteliğini taşıyan bu bölümle Erhan Bener, romanını üstkurmaca bir romana dönüştürmüştür. Baro başkanının avukatı arayarak Elif’in yaşadıklarının bir roman konusu olabilecek kadar ilginç olduğunu ve -aynı zamanda bir yazar olan- avukatın bunu bir romana dönüştürebileceğini düşündüğünü söylemesi romanın üstkurmaca olduğuna dair okura verilen ilk ipucudur: “Bu olayın hayli ilgi çekici yönleri var. Sen avukattan çok, edebiyat adamısın. Sanırım Alevilik, Bektaşilik üstüne bazı çalışmaların da vardı. Seni düşünmem, hukuk açısından değil, edebiyatçılığın açısından. Bu olaydan esaslı bir roman çıkarırsın diye düşündüm.”[4] Baro başkanına söylettiği bu sözlerle Erhan Bener, bir taraftan hikâyenin çekiciliğine vurgu yaparken bir taraftan da romanın içinde roman yazan bir karaktere yer vereceğine yani karakterlerin kurgusallığının vurgulanması tekniğini kullanacağına dikkat çekmeye çalışmıştır. Erhan Bener’in avukatlık yaptığını bilen okur tarafından bu cümleler romanın biyografik bir roman gibi algılanmasına yol açsa da roman boyunca anlatıcının adının verilmemesi, okurun söz konusu yazar anlatıcının kimliğini kesin olarak tespit etmesini engeller. Eğer Erhan Bener, romanın avukat anlatıcısına Erhan adını vermiş olsaydı -yazarın avukatlık döneminden etkiler taşısa bile- o zaman da romanda yazarın kurgusal alana dâhil olması tekniği kullanılarak roman üstkurmaca bir roman hâline getirilmiştir diyecektik; çünkü söz konusu anlatıcının, romanın ikinci bölümüne yani Elif’in günlüklerine dair yazdıkları, metnin içinde metnin yazımına yönelik yorumları içermektedir bu da yine üstkurmaca romanın özelliğidir: “Yazdıklarında yer yer, ucuz yerli romanlardan, filmlerden esinlenmiş bölümler var gibi geldi bana. Özellikle Göksel Arsoy’a âşık olduğunu anlatan satırlarını okurken bu kuşkuya düştüm.”[5] Yazar-anlatıcının kurduğu bu cümleler romanın ikinci bölümünün yani Elif’in Güncesi başlıklı bölümün yazarının Elif olduğunu düşündürmektedir. Oysaki Elif yalnızca bir roman kahramanıdır ve romanın her iki bölümünün yazarı da Erhan Bener’dir. Görüldüğü üzere Bener, anlatıcının metne müdahalesi tekniğini kullanarak kendi metnine yönelik yorumlarla kurgu ve gerçek sınırını belirsizleştirmeye ve okurun dikkatini metne çekmeye çalışmıştır. Bener, suç ve suçlu kavramlarını mercek altına almaya çalıştığı romanında Elif’in başından geçenleri bir taraftan toplumcu gerçekçi bir çizgide anlatırken diğer taraftan üstkurmaca tekniklerini kullanarak romanını sıradanlıktan kurtarmıştır diyebiliriz. Elif’in Avukatının Önsözü başlıklı bu ilk bölümde Erhan Bener iki yerde suç kavramına değinir. Bunlardan ilki avukatın, Elif’le ilk karşılaştığı anda düşündüklerinden ibarettir. Avukat, intihar ettiği için hastaneye kaldırılan Elif’i gördüğü anda onun bir suçlu olduğunun görünümüne yansıdığını düşünür. Bener, aslında avukatın bu düşüncesinden hareketle metinlerarasılığı kullanarak Lombrosso’nun, suçluların doğuştan gelen bazı fiziksel ve ruhsal bozukluklara sahip olduğunu iddia ettiği L’uomo Delinquente (Suçlu İnsan) adlı eserine gönderme yapmıştır. Ancak avukat aracılığıyla benzer şartları yaşayan herhangi birinin de bir suçlu gibi görünebileceğini de belirtmeyi ihmal etmez:   “Bütün yaşamını altüst edecek bir sarsıntı geçirdikten sonra, bütün bir gece bir karakolun tahta iskemlesinde uykusuz kalan, sorguya çekilen, hemen arkasından polislerle çevrili olarak gazetecilerin karşısına çıkarılan bir kişi, hiçbir suçu olmasa bile Lombrozo’yu haklı çıkaracak bir suçlu görünümünü kolaylıkla kazanabilir.”[6] Bu bölümün suça ilişkin ikinci cümlesi de yine romanın anlatıcısı olan avukata aittir: “Savcı, yargıçlar, tanıklar, gazeteciler, dinleyiciler ve kamuoyu açısından Elif daha baştan suçluydu.” Elif suçunu itiraf etmiş olsa da avukat, çocuk bakıcılığı yapan Elif’in, sevdiği adamı elde etmek uğruna evin hanımını öldürmesini, suç değil de yazgı olarak değerlendirir: “Onun yazgısıydı bir bakıma bu.”[7] Olayların kökenine inmeyi, Elif’in kişiliğini ortaya koymayı amaçlayan bir savunma hazırlamış olsa da Elif’in kaderini değiştiremeyeceğini düşünmektedir: “Ben tek başıma bu yazgıyı değiştiremeyeceğimi biliyordum.”[8] Savunmasında başarılı olamasa da Elif’in suçlu olup olmadığı konusunda birilerinin içine şüphe düşürmeyi başarmıştır: “Bu savunmada başarılı olduğum söylenemese bile, hiç değilse, yargıçlardan en az birinin ve dinleyicilerden bir kısmının yüreğine bazı sağlıklı kuşku tohumları atmış olduğumu sanıyorum.”[9] Romanın içteki anlatısını oluşturan Elif’in Güncesi başlıklı ikinci bölüm ise Elif’in tuttuğu günlüklerden oluşmaktadır. Anlatıcı avukat, savcının dava için kanıt olarak kullandığı bu defterlerin fotokopisini savcının izniyle almıştır. Romanın ikinci bölümünde anlatıcı avukat aradan çekilir ve okuru Elif’in günlükleriyle baş başa bırakır Erhan Bener. Birinci Defter, İkinci Defter, Üçüncü Defter adlı üç alt bölümden oluşan bu bölümde Elif’in doğumundan cinayetin işlendiği ana kadar yaşadıkları  1. tekil kişili anlatımla Elif’in bakış açısıyla anlatılır. Elif Sivas’ın Karayazı köyünde doğmuştur. Babası Hasan, köyün muhtarıdır. Elif Hasan’ın ikinci karısındandır. Hasan, ilk karısını erkek çocuk doğurmadı diye bırakmıştır. Elif’in annesini de yine erkek çocuğu olduğu hâlde kız çocuk doğurdu diye dövmüş ve onun ölümüne sebep olmuştur. Annesi öldüğünde beş altı yaşlarında olan Elif, Ankara’ya ablasının yanına gönderilir. Ablası Fatma ve kocası Gazi geçimlerini kapıcılık yaparak sağlamaktadırlar. Kendi kızlarını da zengin bir aileye evlatlık vermişlerdir. Bir süre sonra Elif’i de evlatlık verirler. Elif’in ilk evlatlık verildiği evin sahibi ihtiyar bir kadın ve adamdır. Çocukları yoktur. Kadın, asık suratlıdır. Elif’e de iyi davranmamaktadır. Adam ise kadının aksine güler yüzlü, iyi niyetlidir. Elif’i çok sever. Elif de ihtiyar adamla iyi anlaşır; fakat kadını hiç sevmez. Kadın sürekli Elif’i ezmektedir. Elif, kadının azarlamalarından, dayağından bıkıp evden ayrılır, köyüne döner. Köye döndüğünde annesinin ölmüş olduğunu, babasının yeniden evlendiğini öğrenir. Bu nedenle evden uzaklaşmak için tekrar Ankara’ya gitmek ister.   İkinci evde genç bir çiftin çocuklarına bakar. Üç çocukları olan çift Elif’e oldukça iyi davranmaktadır. Elif iki yıl yanlarında kalır, mutludur. Ailenin iş nedeniyle Almanya’ya gitme durumu yüzünden köyüne dönmek zorunda kalır. Elif’in üçüncü olarak, bakıcılık yaptığı evin sahipleri ise yeni evli bir çifttir. Kadın yabancıdır. Ev işleri ile pek ilgilenmez. Evin tüm işi Elif’in omuzlarındadır. Elif, kadını işe yaramaz olarak görür ve zaman içerisinde evin beyine âşık olur. Fakat adam ona bir türlü istediği gibi davranmaz. Bir gün Elif hastalandığında çocuğu onun odasına girince kapıyı kapatmadığı için Elif’i azarlar. Elif bunun üzerine ilaç içerek intihara teşebbüs eder. Durumu anlayan adam Elif’le konuşur ve Elif bunun üzerine tekrar köye döner. Elif’in son kez bakıcılık yaptığı evde de olaylar benzer şekilde gelişir. Elif yine genç bir çiftin yanında çalışmaktadır. Küçük bir bebekleri vardır. Evin beyi mimardır. Oldukça kültürlü ve yakışıklıdır. Elif adama aşık olur. Adamın karısı bunu fark eder ve Elif’i evden uzaklaştırmak ister ancak kadının hastalanması nedeniyle -bebek de Elif’e alışkın olduğundan- Elif’i hemen gönderemezler. Evden uzaklaştırılacağını anlayan Elif çareyi kadını öldürmekte bulur. Bir gün, yaptığı kahvenin içine kadının kullandığı damlayı ölçüsünden fazla sıkıp kadına içirir. Görüldüğü üzere Elif’in yaşadıkları Elif’in suçu değil avukatın ifade ettiği gibi yazgısıdır. Elif’in yaşadıklarına ergenlerde suç işleme riskini etkileyen faktörler açısından bakarsak sonucun bir tesadüf olmadığını görürüz. Prof. Dr. Kültegin Ögel’in ifade ettiğine göre suç davranışının etiyolojisi ve nedenlerini araştıran pozitif kriminoloji bu davranışın belli özellikleri olduğunu varsaymaktadır. Nicel ve ölçülebilir olan, deneysel olarak değerlendirilebilen, bilimsel metodolojiyi kullanan, cezai hukuk sistemi veya kanun düzenlemeleri yerine suçlu davranışları üzerine yoğunlaşan, bilimsel yöntemlerle neden-sonuç ilişkileri kurmaya çalışarak suç davranışlarını önceden tahmin etme olanağı sağlayabilen Pozitivist kriminoloji çalışmaları, suçlu davranışlarının, nedenlerinin önceden tahmin edilmesi ile müdahaleye tabi tutularak, anti-sosyal davranışların ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir.[10] Ancak araştırmacıların bazıları biyolojik ve psikolojik faktörler üzerinde yoğunlaşarak suçun nedenlerini kişisel patolojiler ile açıklamaya çalışan ‘bireysel pozitivizm’i benimserken, bazıları da suçun nedenlerinin kişinin dışındaki sosyal ortamlara bağlı olduğunu varsayan ‘sosyolojik pozitivizm’i benimsemiştir. Suç işleme nedenlerinin pozitivizm içersinde de pek çok değişik açıklamaları bulunmaktadır. Bunun bir nedeni de pozitivist yaklaşımın suç işleme davranışı ile yaş, kişilik, arkadaş grupları, kentsel bölgelerde yaşama gibi pek çok etkenle olan etkileşimini ortaya çıkarmasına rağmen, asla tek bir faktörün bütün kavramı açıkladığını iddia edemeyecek olmasıdır.[11] Elbette hiçbir teorinin tek başına genç/çocukların suç işleme davranışını açıklaması beklenemez. Ancak Prof. Dr. Kültegin Ögel’in belirttiği üzere Pozitivist yaklaşım ve suç istatistikleri ile yapılan araştırmalar sonucu genç/çocuk suç davranışlarıyla ilgili evrensel kriminolojik bulgular olarak bazı sonuçlar ortaya konmuştur. Bu sonuçlardan Erhan Bener’in roman kahramanı Elif ile örtüşenler şunlardır: Suç işleyenler çoğunlukla 15-25 yaş arasındadır. Elif de 17 yaşındadır ve Baro başkanının yardımıyla çocuklar koğuşuna alınmıştır. Suç işleyenlerin büyük çoğunluğu bekârdır. Elif de Anadolu’dan gelen bir kızdır. Ankara’da tek başına bir yaşam mücadelesi vermektedir ve cinayeti işlemesindeki amaç kendi ailesini kurabilmektir. Suç işleyenlerin büyük çoğunluğu göç etmiş veya göç edilen bölgelerde yaşayan kimselerdir. Elif de parasızlık ve babasının ilgisizliği nedeniyle Ankara’da önce evlatlık olarak birkaç ailenin yanında yaşamış sonradan bakıcılık yapmaya başlamıştır. Okullarına düzenli bir şekilde devam eden genç/çocukların suç işleme ihtimali diğerlerine göre daha düşüktür. Elif ise evlatlık verildiği aileler tarafından okula gönderilmemiş hatta ailelerin okula giden çocuklarının hizmetçiliklerini yapmıştır. Akademik veya çalışma hayatı ile ilgili yüksek beklentileri olan genç/çocukların suç işleme ihtimali daha düşüktür. Elif’in ise akademik bir hayatı olmadığından çalışma hayatı ile ilgili yüksek bir beklentisi yoktur. En büyük hayali evinde yaşadığı ailelerin hayatına sahip olmaktır. Bu nedenle farkında olmadan evin eğitimli ve kültürlü erkeklerine âşık olurken yerlerini almaya çalıştığı evin kadınlarından nefret eder. Yakın aile ilişkileri olan genç/çocukların suç işleme ihtimali daha düşüktür. Ancak Elif mutsuz bir ailenin çocuğudur. Annesi babasının ikinci karısıdır. Bir erkek çocuk doğurmuş olmasına rağmen sonraki çocuğunun kız olması sebebiyle babası tarafından dövülerek öldürülmüştür. Annesinin ölümü ve babasının yeniden evlenmesi üzerine ablasının yanına gönderilen Elif, eniştesi tarafından istenmeyince biraz da para kazanmak hırsıyla evlatlık verilmiştir. Annesinin öldüğünü bile aylar sonra öğrenen Elif ailesiyle sevgiye dayalı bir ilişki kuramamıştır. Gelişimsel faktörler ve yaşanılan çevre ve şiddete maruz kalma da gençlerin suça itilmesinde önemli etkenlerdir. Nitekim Elif hem aile yaşamında hem de evlatlık verildiği evlerde şiddete maruz kalmıştır.[12] Görüldüğü üzere, kadınların sürekli şiddet gördüğü, erkek çocuk doğurmadığı için öldürüldüğü bir ortamdan çıkmış olması, küçük yaşta annesini kaybetmesi ve sevgi eksikliği Elif’in ruhunda derin yaralar açmıştır. Yaşının küçük olması ve cinselliğini henüz keşfetmeye başladığı yıllarda başında bir ebeveyn bulunmaması içindeki sevgi açlığını yanlış yerlere yönlendirmesine yol açmıştır. Elif Küçük yaşta köyden kente gelmiş olması, herhangi bir eğitim almaması ve ailesinin köyde yaşamaya devam etmesi sebebiyle kent yaşamına tam olarak uyum sağlayamamış köy ve kent kültürü arasında bocalamıştır. Kendisini arada bir gittiği köyde kentli hisseden, kentte ise köylülüğü kendisine hissettirilen Elif, köydeki delikanlıları da yanlarında çalıştığı ailelerdeki eğitimli, kültürlü erkeklerle kıyasladığından sağlıklı bir kadın erkek ilişkisi kuramamıştır. Evlerinde çalıştığı ailelerin mutlu ilişkilerini kıskanmış kendisine talip olan delikanlılarla böyle mutlu bir yuva kuramayacağını düşünmüştür. Evlerinde çalıştığı ailelerin temizlik, çocuk bakımı ve yemek ihtiyaçlarını kendisi karşıladığından ve bu işlerin evin hanımı tarafından yapılması gerektiğini düşündüğünden bir süre sonra kendisi evin hanımı olarak görmeye başlamış ve evin hanımını da işe yaramaz olarak değerlendirmiştir. Bu bakış açısı da doğal olarak Elif’in zihninde evin hanımı yok olduğunda kendisinin evin hanımının yerini alacağı gibi hastalıklı bir fikrin yer etmesine yol açmış ve onu cinayete sürüklemiştir. Görüldüğü üzere Elif’in Öyküsü’nde Erhan Bener, Elif’in hikâyesi aracılığıyla bir insanı cinayete sürükleyen sebepleri gözler önüne sermeye çalışmış, bunu yaparken insanı suça iten kişisel ve çevresel faktörleri oldukça ayrıntılı bir biçimde kullanmış böylece hem toplumsal normlar hem de kanunlar önünde suçlu sayılan Elif’in, yani bir katilin cinayet işlemesinin aslında diğer birçok suçun bedelini ödemek olduğunu gözler önüne sermeye çalışmıştır. Romanın başarısı, kuşkusuz okurun cinayeti işleyen kişinin Elif olduğunu bilmesine rağmen kitabın kapağını kapattıktan sonra kendisine sorduğu “Suçlu Kim?” sorusunda gizlidir. Kaynaklar [1]http://www.tdk.gov.tr [2] Prof. Dr. Enver Özkalp, Davranış Bilimlerine Giriş,  TC. Anadolu Üniversitesi Yayını,No:1355, s.62 [3] Age. s.63 [4] Erhan Bener, Elif’in Öyküsü,2.Basım, Bilgi Yayınevi, İstanbul,1994 [5] Age.s.14 [6] Age.s.15 [7] Age.s18 [8] Age.s.18 [9]Age.s.19 [10] Çocuk, Suç ve Bireyselleştirilmiş İyileştirme, Prof. Dr. Kültegin Ögel, Haziran, 2014, Ankara., s.5, www.cocuklaricinadalet.org [11]Age. s.5 [12] Age.s.9 **NOT: Bu makale Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Uluslararası Toplum ve Edebiyat Sempozyumu (28-30 Nisan 2016) Bildiriler Kitabı’nda yayımlanmıştır. (Bartın Ünv. Yay. No: 25 Edeb. Fak. Yay. No:2) DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Şafak Güneş Gökduman: Sennur Sezer ile Kirlenmiş Kâğıtlar Üzerine

Share Button

                   

Ben şiiri ve belki de edebiyatı önemsemeyen bir çağı çizmek istedim. Özellikle “trenleri” bile tanımadan göçüp giden kalabalıkları anlatan edebiyatı küçümseyenleri. =&0=&=&1=& =&2=& DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Şafak Güneş Gökduman: Bir Tablonun Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden Çöp Tenekesine Yolculuğunun Hikâyesi

Share Button

2008 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği tarafından mültecilik konusunda toplumsal farkındalık sağlamak amacıyla bir proje başlatılır. Bu proje kapsamında çeşitli üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakülteleri’nden projeye uygun eserler göndermeleri istenir. Resim, animasyon, heykel, fotoğraf, karikatür, poster, kısa film, seramik ve gibi alanlarda üretilen sanat eserleri izleyicilerin beğenisine sunulur.  2009- 2010 akademik yılında projeye katılım daha da artar. 2010 yılında 14 – 26 Aralık 2010 tarihlerinde Ankara’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde düzenlenen sergide Afyon Kocatepe, Başkent, Cumhuriyet, Çanakkale 18 Mart, Çankırı, Çukurova, Doğuş, 9 Eylül, Erciyes, Gazi, İstanbul Bilgi, İstanbul Kültür, İstanbul Teknik, Kadir Has, Kocaeli, Maltepe, Mersin, Sakarya, Süleyman Demirel, Yeditepe ve Trakya Üniversiteleri’nin Güzel Sanatlar Fakülteleri’nin öğrencilerinin çalışmaları yer alır. Amaç geleceğin sanatçılarına mültecilik konusunda duyarlılık kazandırmaktır. 14-26 Aralık 2010 tarihinde düzenlenen  ‘Genç Sanatçılar Mültecileri Anlatıyor’ adlı sergide Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Dr. Deniz Gökduman’ın birinci sınıf öğrencilerinin yirmiden fazla çalışması sergilenmiştir. Aradan 5 yıl geçer. 7 Ağustos, 2015 tarihinde Dr. Deniz Gökduman’a bir telefon gelir. Arayan 1sanat’ın sahibi Mehmet Ünal’dır. Mehmet Ünal, Dr. Deniz Gökduman’a öğrencilerinin proje çalışmalarını Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği’nin (Ankara) yanındaki çöp kutusunda gördüğünü, bu duruma çok üzüldüğünü, haber vermek istediğini söyler.  Bu duruma çok şaşıran ve üzülen Dr. Deniz Gökduman Mehmet Ünal’dan tabloları almasını rica eder. Mehmet Ünal, tablolardan temiz ve zarar görmemiş olanları alır ve bu yolla tabloların bir kısmı kurtarırlar. Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinden bir kısmının çalışmaları 1sanat’ın sahibi Mehmet Ünal’ın duyarlılığı sayesinde Edirne’den Ankara’ya uzanan yolculuklarını belediye çöplüğünde sonlandırmaktan son anda kurtulmuştur. Diğer üniversitelerin öğrencilerine ait çalışmaların akıbeti bilinmemektedir. Sayın Mehmet Ünal’ın kurtardığı çalışmalar  -öğrencilere ait olduğundan- bugün maddi bir değer taşımıyor olabilirler; ancak bu çalışmalarda öğrencilerin emeği, alın teri vardır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği’nin yaptığı her şeyden önce emeğe saygısızlıktır. Ayrıca bu gençler geleceğin sanatçıları olacaktır. Şimdi soruyoruz, amacı “geleceğin sanatçılarına mültecilik konusunda duyarlılık kazandırmak” olan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği’ne, siz bize mülteciler konusuna duyarlı olmayı öğrettiniz, peki biz size sanata ve emeğe karşı saygılı ve duyarlı olmayı nasıl öğretebiliriz diye? “Projenin başarıya ulaşmasında emeği geçen tüm üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerine, onların çok değerli hocalarına ve konuya ilgi duyarak yaratıcılıklarıyla birbirinden değerli eserler üreten öğrencilerine UNHCR adına çok teşekkür ediyor ve önümüzdeki yıllarda da projelerimizde birlikte olmayı arzu ediyoruz.”  diyen Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği bakalım bundan sonraki projelerinde gereken ilgiyi görecek mi? Not: 2010 tarihli sergiyle ilgili bilgiler ve tırnak içerisinde ifadeler Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği’ne aittir ve kendi sayfasından alınmıştır. http://www.unhcr.org.tr/?page=14 DEVAMINI OKUYUN
Share Button